Dört Köşeli Yadigâr - Hüseyin KAYA
Sizin de
her renkte mendilleriniz olmuştur. Sizin de kalbinizin üstünde muska gibi
taşıdığınız, avuçlarınızdan su gibi kayan kenarı işlenmiş ipek mendiller
dilinize bin türkü, bin şiir düşürmüştür de, bugün diliniz dönmez bu türkülerin
hiç birine.
Erken solan hatıralar
Belki de sırf yıllar sonra biz öyle hatırlayalım diye
her şeyin siyah beyaz olduğu bir dönem sunuldu bizim çocukluğumuza. Ve biz,
bize verilen bu iki renkten ancak gri bir dünya kurabildik kendimize yıllar
sonra.
Yalnız iki rengi doya doya yaşadığımız çocukluğumuzdan
bu güne, siyah beyaz fotoğraflarımız kaldı okul kayıtları için çektirilmiş.
Sararmış albümlerde babamızın askerlik fotoğraflarını çocuksu, kederli
bakışlarla seyrederken, bir gün kendi siyah beyaz fotoğraflarımıza da aynı
kederle bakacağımızı elbette düşünemezdik.
Evet, her şey siyah beyazdı. Bizi gündüz vakti dahi
perdeleri çekilmiş odaların köşelerine tıkabilen, sadece bir kanaldan ibaret ve
ancak günün belli vakitlerinde yayın yapan, hali vakti yerinde evlerin baş tacı
televizyon henüz renklenmemişti. Yalnız televizyon mu, öğretmenlerimizin kim
bilir hangi ders için haftada bir gün almamızı ve sınıfa getirmemizi istediği
gazetelerin çoğu da renksizdi. Defterlerimizin kenarlarını desenlerle
renklendirsek de ders kitaplarımız hatta zaman zaman ders kitaplarımızın
arasına yerleştirdiğimiz çizgi romanlar dahi siyah beyazdı. Siyah önlük, beyaz
yakalıkla okul bahçelerinin ve belki biraz da hayatın renksiz çiçekleriydik.
Her mendile işlenen hüzün
Geride kalan her şeyin rengi, kokusu yıllar geçtikçe
uzaklaşsa da zihninizden, bazen kalbe düşen küçücük çağrışımlar, ayrıntılar
büyük bir dünyanın eşiğine taşır ve canlandırır silinmeye yüz tutan renkleri,
hatıraları.
Güneşli bir bahar günü mahallenizdeki okulun önünden
geçersiniz. Okul bahçesinden dışarı taşan onca uğultu ve çocuk sesi arasında
yalnız bir ses diğerlerinden ayrılır ve doğrudan kalbinizin üzerinde yürümeye
başlar: “Yağ satarım, bal satarım…” Arkanıza bırakılan bir mendilin renkleriyle
aydınlanır tüm hatıralar ve güneşin tüm renkleri bir mendilden dolar ruhunuza.
Dokunmak için uzanırsınız, aynı mendil elden ele dolaşır bu kez bir mendil
kapmaca oyununda ve sonunda katlanır, düzeltilir, önlüğünüzün üst cebine
konulur. Bir temizlik kontrolünde, tırnakları kesilmiş parmaklar onun üzerinde
sergilensin diye. Ki bu yüzden adı temizlik mendilidir ve okullara yakın
bakkalların hepsinde itina ile muhafaza edilerek satılır.
Yalnızca kenarlarında ince çizgiler bulunan beyaz bir
bez parçasıdır o. Ancak dolaşır durur zihninizde; rengini, yerini arar
dünyanızda. Her haliyle yeniden gelir hatırınıza ve her gelişinde başka başka
yerleri çizer kalbiniz üzerinde.
Çocukluktan, gençlikten başlayarak hayatınızın her
dönemi bir başka mendilin ucuna bağlanmıştır da yıllar sonra fark edersiniz
bunu.
Bir sonbahar günü kalabalık bir mecliste hapşırıp da
ortada perişan kaldığınızda yardımınıza koşan, ninenizin yeleğinin iç cebindeki
mendildir ki, en çok böyle durumlar için hazır tutulmuştur hep orada. Bir
bayram sabahı öptüğünüz elin size uzattığı harçlık, küçücük ellerinize küçük
bir mendille tutuşturulmuştur.
Herkes cebinde bambaşka mendiller taşısa da en çabuk
yıpranan mendil dedelerinkidir. Zira kâh bohçaya dönüştürülüp yazın
bostanlardan siyah erikler, olgun armutlar taşınır torunların önüne, kâh
tarlada çatlamış alınlardaki teri siler. Bazen en ağır yaralar onunla sarılır.
Bazen bir yağmur sonrası bayırdan toplanmış mantarlar onunla getirilir.
Mevsimlerden kış ise soba kenarında kurumayı bekleyen mendil de dedenizin
mendilidir ve muhtemelen bir abdest sonrası havlu yerine kullanılmıştır. Sıcak
bir yaz öğlesi başınıza gün geçmesin diye dedenizin dört ucuna dört düğüm
atarak başınıza bir şapka edasıyla bıraktığı şey de mendildir aslında.
Mendilim sende kalsın
Sizin de her renkte mendilleriniz olmuştur. Bir halayın
başında serçe parmağınıza dolayıp başınızda çevirdiğiniz, ilk gençlik
yıllarınızda kanayan kalbinizin yarasına bastırdığınız ve bir zaman sonra nerede
yitirdiğinizi unuttuğunuz…
Sizin de kalbinizin üstünde muska gibi taşıdığınız,
avuçlarınızdan su gibi kayan kenarı işlenmiş ipek mendiller dilinize bin türkü,
bin şiir düşürmüştür de, bugün diliniz dönmez bu türkülerin hiç birine.
Siz görmeseniz, yerini bilmeseniz de kına izleriyle
sandık köşelerinde saklanan ve zaman zaman üzerine damlayan gözyaşlarıyla
muhafaza edilen mendilleriniz de vardır.
Bir tren istasyonunda ya da bir otobüs garında, beyaz
bir mendilin elinizde yüreğinizin yerine çırpındığı da olmuştur yolcu
ettiklerinizin ardından. Belki de bu yüzden her mendil biraz da ayrılıktır;
memleketten, eşten, dosttan.
Her beyaz mendil kim ne yazarsa onunla değer bulan,
renklenen bir beyaz kâğıttır. Bazen sevgiliye yazılmış bir mektup olur, bazen
gözyaşlarıyla yıkanmış dilsiz bir dost. Umutlar ona işlenir, ayrılıklara onunla
tahammül edilir. Kan da onunla silinir, ter de... Onu cami önüne serilmiş dört
köşeli bir umudun ortasında da görebilirsiniz, mahcup bir ordunun yere
indirilmiş bayrağının yerinde de. Ve doktorların dahi söyleyemediği ölümcül
hastalıkları yalnız o fısıldar sahibine.
Hatıralarınız kendini mendillere işler ve siz mendil
taşımasanız da mendiller size fark ettirmeden hatıralarınızı taşır yıllarca.
Bir mendil niye kanar
Yerini kâğıt mendile bırakıp, tüm renkleriyle çoktan
karanlık sandık köşelerine ve mazinin renksiz sayfalarına saklanmış olsa da,
her mendilin köşesinde bir dünya, her dünyada onlarca hikâye saklıdır. Yalnız
hâl ehlinin okuyabileceği hikâyeler... Bazen güneşli bir bahar günü
mahallenizdeki okulun önünden geçerken sizi kendine çağırır, bazen bir türkünün
rengârenk aydınlığında düşer içinize. Zarafet medeniyetinin en içli yadigârıdır
o; ki hatırlandıkça kanar, unutuldukça kanar kendi kendine.