Ölüm: Hayattan Daha Gerçek - Taha YILDIZ
Üzerimize
doğru gelen bir şeye gözlerimizi kapatmamız onun gelmesini nasıl durdurmazsa,
ölüm yokmuş gibi yaşamamız da ölümün bize gelmesini engellemez. Öyle veya böyle
ölüm gerçeğiyle hepimiz bir gün yüzleşeceğiz.
Küçük yaşlardayken yaşlı amcaların konuşmalarını
dinlerdik. Yaşadıkları hayattan bir şey anlamadıklarını, her şeyin bir rüya
gibi geçip gittiğini söylerlerdi. Kitaplarda da benzer şeyleri okurduk. Hayatın
çok çabuk geçtiği, çocukluk gençlik derken ihtiyarlığın gelip çattığı ve ölüm
gerçeğiyle yüzleşildiği anlatılırdı.
Şimdi yaşımız elliye yaklaştı. Şüphesiz bu yazıyı
okuyanlar içinde yaşı bizden fazla olanlar da vardır. Geçmiş yıllarımı gözümün
önüne getirdiğimde, bir zamanlar dinlediğim, okuduğum şeyleri şimdi derinden
hissettiğini görüyorum. Bunca yılın nasıl geçtiğini anlayamıyorum. Ömrümün
geçmiş yılları sanki bir rüzgârdı, esti geçti. Sanırım sizler de aynı şeyleri
hissediyorsunuzdur. İnsan birkaç saniye süren rüyasında anlatmakla
bitiremeyeceği şeyler görür. Hayat da tıpkı bunun gibidir işte. Yaşadığımız
onca şeyi anlatmaya kalksak vakitler yetmez ama tıpkı rüyalarımız gibi her şey
bir hayal gibi geride kalmıştır.
İnsan böyle hissettiğinde, kalan ömrünün de aynı şekilde
geçip gideceğini anlaması zor olmuyor. Bizden önceki insanlar geçmiş günleri
için neler hissedip vefat etmişlerse bizler de aynı duyguları hissederek ömür
sermayemizi tüketiyoruz. Mezarlıklar bizim gibi ömür sürmüş milyonlarca insanla
dolu. Ayette belirtildiği üzere: “Her insan ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân,
185). Tadıyor. Eğer yaşadığımız şu hayat Allah katında çok önemli olsaydı,
herhalde onu geçici kılmaz, hayatı ahiretin köprüsü yapmaz, cennet ile
cehennemi yaratmazdı. Bu hayat ebedi hayata göre daha kıymetli
olsaydı, onu en çok hak eden insan hiç şüphesiz ki Efendimiz s.a.v. olurdu.
O’na bile ebedi kılınmayan dünya başka kim için ölümsüzlük yurdu
olabilir? Ayette belirtildiği gibi: “Senden önce hiçbir insanı ölümsüz
kılmadık, sen ölürsün de onlar baki kalır mı?” (Enbiyâ, 34)
İçimizden biri hepimizin
acısını tadacak
Akşam evinizde bir arada çaylarınızı yudumlarken aile
fertlerinize bir bir bakın. Aranızdaki gönül bağını, onlara olan sevginizi,
geçirdiğiniz mutlu ve hüzünlü günleri, onlara dair planlarınızı düşünün. Ondan
sonra da aklınıza şu ölümsüz gerçeği getirin: “Burada oturanlardan biri diğer
herkesin ölüm acısını tadacak.” Evet, aile fertlerinden biri diğer herkesin
ölüm acısını değişik zamanlarda yaşayacak ve sevdiklerini birer birer
kaybedecek, ahirete yolcu edecek. Sonra gün gelecek, o da sevdiği birinin
kalbine ölüm acısını kondurarak dünyayı terk edecek. Fani dünya hayatı bu
şekilde ahirete dek sürüp gidecek.
Oysa ölümü kendisine hep uzak tutar. Ölümün kendisi
kadar gerçek olduğunu, ebedi yaşamın verildiği tek bir Allah’ın kulu
bulunmadığını bilmesine rağmen uzak tutar. Sanki başkalarının yüzleşeceği bir
gerçekmiş gibi yaşar. Cenaze merasimlerinde şahit olduğumuz gibi, önümüzdeki
musallada uzanmış meyyit bile bizleri ölüm gerçeğiyle karşı karşıya getirmez.
İbret almayız. Cenaze merasimine katılan insanların konuşmalarına kulak
verdiğinizde, cenazenin onlar için pek de bir şey ifade etmediğini, adeta bir
görevi savmak için orada toplandıklarını, gündelik işlerini konuşmayı
sürdürdüklerini görürüz.
Gerçekten de ölümü kendimize o kadar uzak tutmaktayız
ki, şu an yeryüzünde yaşayan insanlardan bir tanesine ebedi yaşam hakkı
verilecek dense, bunun biz olduğunu sanırız. Birkaç milyarda bir ihtimale umut
bağlarız, dünyanın bize kalacağını sanırız. Oysa “Hiç bir şeyi yoktu, sabah
beraberdik.” dediğimiz pek çok insanı ahiret yolculuğuna uğurlamış olan yine
bizleriz. Bizim de yolda yürürken ayağımızın kayması, bir trafik kazası,
başımıza yukarıdan bir şey düşmesi, bir kalp krizi sonunda aniden
ölmeyeceğimizi kim garanti edebilir? Ahirete yolcu ettiklerimizin yerinde hiç
beklemediğimiz anda bizim olmayacağımızın bir güvencesi mi var? Elbette yok. Bu
nedenle Veysel Karanî hazretleri insana ölümün ne kadar yakın olduğunu ifade
etmek için; “Ölümü, yattığında yastığının altında, kalktığında da karşında
bil.” dermiş. Ölümün her an insanın yanı başında olduğunu hatırlatırmış.
Hayatı değerli kılan
kulluktur
İbret almasak da, kendimizden uzak tutsak da öleceğimiz
gerçeği değişmiyor. Bu durumda, “geçici hayat karşısında asıl ve değerli olan
nedir” diye çok basit bir soru sormak gerekir. Bu basit sorunun cevabı da çok
basittir: Önemli olan, insanın kalbiyle yani inancıyla barışık bir hayat
sürmesidir. Kendisi yani kul olabilmesidir. İnançlarıyla çelişkili bir hayat
sürmemesidir. Kısaca ölüme gerçekten inanmasıdır.
Ölümü kendimize uzak tutmamız, ahiret sermayemizi
artırmayışımızın en büyük sebebidir. Ölümü kendimize ne kadar uzak tutarsak,
hazırlığımız da o derece az oluyor. Ölüm sonrası hayatla ilgili hazırlığın
yetersiz olması imanının yoğunluğuyla ilgili bir durumdur. İnsan Allah’a
yakınlık kazanır, Hz. Peygamber’in getirdiği dini gönlüne hükümran kılarsa bu
yönde bir çaba içerisinde olur. Ancak İslâm’ın güzellikleri ile Allah’ın
kullardan beklentileri gönle tam olarak yerleşmezse ahiret sermayesini artırma
çabası da o nispette az olur.
Hz. Peygamber’i ve ondan sonra günümüze kadar gelmiş
geçmiş olan ve Allah dostu olarak andığımız insanların hayatını bir gözümüzün
önüne getirelim. Allah sevgisi ve Rabb’e yönelme iştiyakı onları her zaman
ölüme hazır tutmaktaydı. Bu nedenle de hayatları tam bir istikamet üzere ve
Allah’ın rızasını her daim gözeten bir çizgide sürmekteydi. Onlar ölüme, Rabb’in
huzuruna yürümeye her an hazırdılar.
Ne kadar hazırız?
Biz her an ölmeye hazır mıyız peki? Canımızın birden alınıverilmesi
durumunda çıkınımız dolu mu? Kendi kendimize bunu sormamız gerekir. Biz bu
satırları okurken Rabbimiz bizlere son nefesimizi verdirecek olsa, acaba onun
huzuruna nasıl varırız? Boynu bükük olarak mı, yoksa Yaratanımızı hoşnut etmiş
olarak mı?
İnsan elbette kendisini hiçbir zaman olmuş bir kul
olarak göremez, ancak o yönde bir çaba içerisinde olup olmadığını bilir. En
azından Allah’ın merhametine sığınmaya yüzü olup olmadığının farkındadır.
Kalbinde bir titreme yoksa, farz ibadetlerini yerine getirmekte zorlanıyorsa,
insanlarla olan ilişkilerinde haram-helal çizgisine dikkat etmiyor ve sadece
menfaatini öne çıkarıyorsa, tanıdıkları onun ardından hep olumsuz şeyler
söylüyorlarsa, bu insanın ölümle birdenbire yüzleşmeye hazır olmadığı açıktır.
Bütün bu anlattıklarımızdan ortaya çıkmaktadır ki,
gerçek anlamda kulluk yapan, her an ölüme hazır olan insandır. Allah’a isyan
anında insanın ruhunu teslim etmesi, bir haramı işlerken dünyasını
değişmesinden daha kötü ne olabilir? Günah ve ardından tevbe etmek elbette
insan içindir. Ancak günah Allah Teâla’nın istediği bir şey değildir. Bundan
dolayıdır ki Rabbimiz ve O’nun Sevgili Peygamberi günahların hemen peşinden tevbe
edilmesini isterler. Bir an önce günahının karattığı amel defterini
temizlemesini arzularlar. Çünkü ecel her an onu yakalayabilir:
“Kim haksız davranışından sonra tevbe eder ve durumunu
düzeltirse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Allah çok bağışlayıcı ve
esirgeyicidir.” (Mâide, 39)
“Kötülükleri işleyip dururken, ölüm kendisine geldiği
zaman; ‘Şimdi tevbe ettim.’ diyenler ile kâfir olarak ölenlerin tevbesi makbul
değildir. İşte onlara elem verici azap hazırlamışızdır.” (Nisa, 18)
Ölüm gerçeği hayata küsmeyi
gerektirmez
Unutmamak gerekir ki, üzerimize doğru gelen bir şeye
gözlerimizi kapatmamız onun gelmesini nasıl durdurmazsa, ölüm yokmuş gibi
yaşamamız da ölümün bize gelmesini engellemez. Öyle veya böyle ölüm gerçeğiyle
hepimiz bir gün yüzleşeceğiz.
Bununla birlikte, ölüm gerçeğini insanın kalbinde
hissetmesinin anlamı, dünyayı ihmal etmesi, el etek çekmesi, insanlardan
uzaklaşması, gülüp konuşmaması değildir. Rabbimiz, üzerinde ömür sürdüğümüz bu
dünyayı bizim yaşamamız ve mamur hale getirmemiz için yaratmıştır. İçindeki
nimetler bizim içindir. Bu nimetlere bizler O’na kulluk etmeyenlerden daha layıkız.
Burada önemli olan, kulluğu unutmadan, yaratılış gayesinden uzaklaşmadan dünya
nimetlerinden helal ölçüler çerçevesinde istifade etmek ve her şeyi kulluğa
dönüştürebilmektir. Kulluğu sadece namaz kılmak, oruç tutmak gibi aklımıza
gelen ibadetlerle sınırlamamaktır.
Biz iyi ve halis niyete sahip olduktan sonra hayatımızın
her anı ibadete dönüşecektir. Ve bu durum bizi Rabbimize daha yakın kılacaktır.
Böyle olduğumuzda ise ölümle yüzleşmeye hatta onunla kucaklaşmaya daha hazır
olacağız demektir. Zira biz ölümü En Sevgili’ye kavuşma anı olarak biliyoruz.
Öyleyse insana düşen, bu kavuşma anına yaraşır bir hazırlıkta olmasıdır.