Mührün Zalimin Eline Verildiği Ülke Hindistan - Ali DEMİRTOPUZ
İngilizlerin
Hindistan’daki din politikası, başından beri mücadele bilincine sahip müslümanlara
karşı hinduları desteklemek olmuştur. Üst kastlara mensup hindular da müslümanların
etkisinin kırılması açısından İngilizlerle işbirliğini tercih etmiş ve
özellikle 1793’te çıkan toprak kanunu uygulaması çerçevesinde müslümanlara ait
araziler üst kastlara mensup hindulara dağıtılmıştır.
Hindistan’da binlerce yıldır devam eden kast sistemi,
insanlık tarihinin kaydettiği en kötü düzenlerden biridir. Kuzeyden gelip Himalayaları
aşarak Hindistan’a egemen olan ve burada kast sistemini inşa ettikleri kabul
edilen Aryanlar, Alman ırkçılığının diline doladığı üstün ırk masalının
kahramanları olan Arî ırk mensupları olarak kabul edilir.
Kast sistemi ya da din
kılıfında zulüm
Kast sistemi hindu inancının temel esaslarından biridir
ve bu inancın en tepesindeki rahipler ve onlarla işbirliği içindeki soylular
tarafından zorbalığın din kılıfına sokulmuş şeklidir. Bu sistemi kurgulayanlar
dört ana kast tespit etmişlerdir. Buna göre her doğan çocuk gözlerini
ana-babasının kastına, yani onun sosyal ve meslek sınıfına mensup olarak açar
ve bunu asla değiştiremez.
Rahipler -ki bu sistemi kurgulayanların soyundan
geldiklerinde hiç şüphe yoktur- en üst kastı oluştururlar. Soylular sınıfı da
hayatından memnundur ve bunların vazifesi savaşmaktır. Üçüncü kastı tüccarlar
ve dördüncüsünü de çiftçiler oluştururlar. Din adamı, savaşçı, tüccar ve
çiftçi…
İlk bakışta o kadar da zalimane bir tabloymuş gibi
durmuyor. Ne var ki tabloda hâlâ bir eksiklik var. Bu düzeni, saydığımız bu
kastlar için esas eğlenceli kılan şey hiçbir kasta dahil olmayan ve kendilerine
“dokunulmazlar” denilen yığınlardır. Bunlara “dokunulmazlar” denilmesinin
sebebi mazlum olmalarından dolayı kendilerine ilişilmemesini öğütleyen merhamet
dolu bir düşünce değildir elbette. Bunlar dokunulmazdır, zira aşağılık
varlıklardır. Pek çok hayvanı kutsal kabul eden Hinduizm dininden
bahsettiğimize göre hayvanlardan daha aşağılık kabul edildiklerini söylemeye
gerek yok.
Hayata gözlerini “dokunulmaz” bir ailenin çocuğu olarak
açanlar, son nefeslerini verinceye kadar artık bu kafesten
kurtulamayacaklardır. Diğer kast mensuplarının her türlü işini görmeye, onların
her türlü hakaret ve zulmüne katlanmaya mecburlardır. Bunlarla aynı sofraya
oturulmaz, kullandıkları kap kullanılmaz ve fiziksel temasta bulunulmaz.
Zaman içerisinde “dokunulmazlar” sınıfı da kendi
içerisinde ayrışmıştır. Mesela bir çamaşırcının çocuğu da dünyaya ister istemez
bir çamaşırcı olarak gelir. Rahiplerin onların kulağına fısıldadığı tek ümit,
her şeye katlandıkları taktirde bir dahaki hayatlarında dünyaya kast mensubu
olarak gelebilecekleri yalanıdır.
Bu kâbusla baş edebilmek için kendilerinde hiçbir maddi
ve manevi güç bulamayan zavallı insanlar, İslâm’ın ışığı Hindistan’ı
aydınlatmaya başladığı andan itibaren artık özgürlüğün o muhteşem kokusunu da
almaya başlamışlardı. Dokunulmazlar akın akın İslâm’a koşarken, rahipler bu
avuçlarından kayıp giden kalabalıkların ardından ancak parmaklarını ısırmakla
yetinmek zorundaydılar. Aksi halde Babür İslâm Devleti’nin kılıcı enselerine
inebilirdi. Böylece bugünkü Pakistan ve Bangladeş halkıyla, Hindistan’da
yaşayan yüz elli milyon müslümanın ataları binlerce yıllık zincirleri kırdılar.
İmandan nasibi olmayan pek çoğu ise Budizm ve Sihizm gibi Hinduizm’den kopan ve
kastları reddeden versiyonlarda karar kıldılar.
Değişen çok şey yok
Bugün Hindistan’ın siyasal rejimi cumhuriyettir ve kast
sistemi de anayasa tarafından ortadan kaldırılmıştır. Hatta Hindistan için pek
çok zaman nüfusuna atfen “dünyanın en büyük demokrasisi” denir. Ama gerçekte
durum hiç de böyle değildir. Kast sistemi Hindistan’da hâlâ yaygın bir şekilde
uygulanmakta ve milyonlarca “dokunulmaz” kast mensuplarının işlerine
koşulmaktadır.
Bu durumun ne kadar gerçek olduğunu merak edenler youtube.com
sitesinden “untouchables” veya “dalits” kelimelerini arattırabilir ve bugün
Hindistan’ın gözlerden ırak bölgelerinde kast sisteminin hâlâ nasıl uygulanmaya
çalışıldığını ve canına tak eden “dokunulmazlar” ile üst kastlar arasındaki
silahlı çatışmaları konu alan belgeselleri izleyebilirler.
Kast sistemi ve Gandi
Peki bu durumla Hindistan bağımsızlık tarihinin en
popüler siması olan Gandi’nin o barış güvercini edalarını nasıl
bağdaştıracağız. İnsan Gandi’nin halini görünce sorması gereken tüm soruları da
unutuveriyor. Elinde asasıyla ve o asadan farksız vücuduyla halkı için
kendisini helak eden bir ruh savaşçısı için böyle sorular sormak hiç yakışık
alır mı? Ama o da bir hindu değil miydi? Madem ki öyleydi şu kast denilen
ilkelliği kafasında nereye oturtmuştu?
Bu konuda bize yardımı dokunacak bir açıklama,
bağımsızlık sonrasının adalet bakanlarından Ambedkar’dan geliyor. Ambedkar bir
dokunulmaz olarak doğmuş, ancak daha sonra Budizm’e geçmişti. Şöyle diyordu:
“Kast sisteminin dokunulmazlara çektirdiği acıların tamamı Gandiizm’de aynen
muhafaza edilmiştir.”
Gandi’nin imajının bu konuda yanıltıcı olabileceğine
dair önemli işaretler bu açıklamayla geliyor. Mantıklı olan da bu değil mi?
Hinduizme inanmış bir adamın insanlığa sunabileceği şeylerin ancak bir Hinduizm
mensubunun sunabileceğinden ibaret olduğunu hatırlayıveriyoruz. Üstelik o, kast
sisteminin en tepesindeki bir hindu olarak doğdu ve öyle de öldü. Hinduizm’e
gerçekte ne kadar bağlıydı bilinmez ama kendisi bağlı olduğunu söylüyordu. Bir
keresinde kastlar arasındaki aşılmaz duvarlardan kendisine sual edildiğinde
ilginç bir cevap vermişti:
“Eğer aynı sofraya oturmak, aynı kabı kullanmak,
istediğin insanla evlenmek barış getiriyorsa neden Avrupalılar dünyayı kana
boğmuştu?”
Kast sisteminin yanlış anlaşıldığından ve yanlış
uygulandığından şikayet ediyordu. Binlerce kastın türemesinden rahatsızdı ve
işin özüne dönülmesini istiyordu. İşin özü dediği şey ise dört ana kastı esas
alan uygulamaydı. Bunu söylediğinde karşısındaki muhabir şöyle demişti: “İyi
ama bu binlerce kast zaten temelde bu dört kasttan zuhur etmedi mi?”
Gandi dokunulmazlara şefkat gösteriyordu. İşin gerçeği
şuydu ki dokunulmazlara verilmesi gereken şey şefkat değil adaletti. Bir
zamanlar Avrupa’da din adamlarının adalet yerine cennetin anahtarını vermeyi
daha ekonomik bulmaları gibi. Anayasada dokunulmazlık resmen kaldırıldı ama
kast sistemi herkesin içine işlemişti.
Hindulara İngiliz desteği
Geçmişten günümüze Hinduizm ve kast sistemi anlayışı
böyle. Görüldüğü gibi değişen pek bir şey yok. Ancak yürek acıtanı ülkeye
adaleti getiren müslümanların zamanla yönetim erkini tamamen kaybetmiş olması.
İşin ilginç yanı üst kastlara mensup hinduların sömürge
döneminde İngilizler’le işbirliği yapmak için birbirlerini çiğnemelerine
karşın, sonuçta bağımsızlığın bir Hindu liderin yürüttüğü hareketle kazanılmış
olmasıdır.
İngilizlerin Hindistan’daki din politikası başından beri
mücadele bilincine sahip müslümanlara karşı hinduları desteklemek olmuştur. Üst
kastlara mensup hindular da müslümanların etkisinin kırılması açısından
İngilizlerle işbirliğini tercih etmiş ve özellikle 1793’te çıkan toprak kanunu
uygulaması çerçevesinde müslümanlara ait araziler üst kastlara mensup hindulara
dağıtılmıştır.
İngilizlerin müslümanlara yaklaşımını gösteren en
çarpıcı örneklerden biri de Bengal bölgesindeki memuriyetlerin dağılımıdır.
Bölgede müslümanların nüfus oranı % 90 iken memuriyetlerin ancak % 4‘ü müslümanlara
verilmişti.
Buna karşın hinduların payı % 30’du ve kalanı da
İngilizlere aitti. Bu tabloda nüfuslar karşılaştırıldığında hinduların müslümanlara
karşı 50 kat daha fazla memuriyete sahip oldukları görülmektedir.
Müslümanları aradan
çıkartınca
İngiliz-Hindu işbirliğinin mantığı son derece açıktı.
İngilizler Hinduları destekliyordu, çünkü direnmiyorlardı. Müslümanları
eziyorlardı, çünkü direniyorlardı. Hindular ise dokunulmazlarla bir tuttukları müslümanları
zaten sevmiyordu. İngilizleri de sevmeyebilirlerdi ama silah ve güce karşı
zaafları vardı. Üstelik önce müslümanları aradan çıkarmak daha mantıklıydı.
Bu üçlü münasebeti H.T. Lambrick kısaca şöyle ifade
ediyor: “Müslümanlara Britanya ve hıristiyanlığın tabii düşmanı olarak
bakılmaktaydı.”
Hindistan’ın İngiliz Sömürge İmparatorluğu’nun bir
parçası yapılmak istendiği andan itibaren direnişin merkezinde daima müslümanlar
olmuştur. Özellikle İmam-ı Rabbanî hazretlerinin mücadeleci fikirlerini miras
alan Nakşibendî halifeleri bu direniş hareketlerini desteklemiş ve çoğu zaman
da bizzat organize etmişlerdi.
Ama bu hareketler karşılarında sadece İngiliz ve hinduları
bulmamış, işgal kuvvetlerinin hayranı kimi müslüman din adamlarının
muhalefetiyle de karşılaşmışlardı. İngilizler’in ibadet serbestisi tanıdığına,
bu yüzden onlarla mücadele etmenin isyan sayılacağına dair fetvalar müslümanların
kafalarını allak bullak ediyordu.
Bu din adamlarının akılları, Yunan’a karşı mücadele
etmeyi isyan sayan fetvaları İngiliz uçakları tarafından Anadolu halkına
atılan, bu yüzden de din karşıtlarına bir malzeme ziyafeti çeken
bizimkilerinkiyle ne kadar da uyuşuyor! Yine Çeçen direnişini dünyaya,
özellikle de müslüman kamuoyuna Vahhabî hareketi olarak göstermeye çalışan Rus
manevrası, İngilizler tarafından daha 19. yüzyılın ikinci yarısında
Hindistan’da denenmişti.
Zayıf halkayı seçmek
Böylece mücadelenin yükünü uzun zaman müslümanlar
çekmesine rağmen ülkeyi bağımsızlığa kavuşturma ödülünün neden Gandi’ye ve
dolayısıyla hindulara kaldığının cevabı da kendiliğinden ortaya çıkıyor.
Doğrudan sömürge uygulamasının ekonomik olmaktan çıkıp
yeni sömürü tekniklerinin devreye sokulduğu bir dönemde, resmen çekildikleri
bir ülkede giderayak kimi güçlendirmeliydiler? En zor anlarında bile
inançlarından aldıkları kuvvetle zulme meydan okuma fikrinden asla vazgeçmeyen
ve dünyaya söyleyecek çok fazla sözü olan müslümanları mı, yoksa yeryüzünün
dört bir yanını gezip ışıktan, aydınlıktan dem vurarak Hinduizmin mistik
safsatalarını paraya tahvil eden dolandırıcılar dışında insanoğluna verebilecek
hiçbir şeyi olmayan putperest hinduları mı?