Dünya Hali - Halil AKGÜN
Avrupa’daki Türkler
Türklerin Avrupa’daki yarım asırlık yaşam mücadelesi
devam ediyor. Zaman zaman onlara “orada bir köy var uzakta...” muamelesi yaptık
ama onları hiç bir zaman unutmadık. Çünkü akrabalık bağları, dost meclisleri, “Alamancı
ziyaretleri” hiç kesintiye uğramadı.
Fakat Avrupa’daki Türkleri gerçekten tanıdık mı?
Dertlerine derman olduk mu? Can kulağıyla onları dinledik mi?
Yaklaşık beş milyon Türk, ülke dışında dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşıyor. En
fazla yoğunlaştıkları yer, Avrupa. Entegrasyon, asimilasyon, göç, uyum,
ayrımcılık, eğitim, dil, geleneğin muhafazası, geçim sorunlarıyla dört milyona
yakın Türk Avrupa’nın çeşitli ülkelerine dağılmış durumda. Kimisi iş kurmuş,
kimisi “misafir işçi” olarak yaşamaya devam ediyor.
Bütün göçmen ve azınlık topluluklar gibi, Avrupa’daki
Türkler de Türkiye ile derin bağlara sahip. Almanya’nın, Fransa’nın, Avsuturya’nın
gündeminden çok Türkiye’nin gündemini takip ediyorlar. En fazla Türk
gazetelerini okuyorlar. En fazla Türkiye’nin sorunlarıyla ilgileniyorlar. Fiziken
Avrupa’da, zihnen Türkiye’deler. Bu, özünde yanlış bir şey değil. Zira “orada”
olmakla “burada” olmak arasında bir dinamizm var. Sorun, bunu bir artı değer
haline getirmek.
1950’lerin sonu ve 1960’ların başında Avrupa’ya giden
Türkler, bugün hem başka bir Avrupa’da yaşıyorlar, hem de başka bir Türkiye ile
irtibat halindeler. Yarım asırda nehrin iki yakasında da çok şey değişti. Şimdi
temel sorunumuz şu: Her gün ölçek büyüten Türkiye’ye yurt dışında ve özellikle
Avrupa’da yaşayan Türkler nasıl ayak uyduracaklar? Avrupa ile Türkiye
arasındaki makasın giderek daraldığı, göreceli avantajların giderek azaldığı ve
yer yer Türkiye lehine döndüğü bir dönemde Avrupa’daki Türkler nasıl bir
vizyona sahip olmalı?
Avrupa’daki Türkler bundan sonra yaşadıkları ülkelerin
kıyısında köşesinde, ürkek ve çekingen bir şekilde yaşayamazlar. Nasıl Türkiye
bölgesinde yükselen bir güç haline geliyorsa, Avrupa’daki Türklerin de
Avrupa’nın geleceğinde söz sahibi olmasının zamanı gelmiştir. Avrupa’daki
toplumsal, ekonomik ve siyasi hayatın kıyısında değil, merkezinde yer almaları
artık bir zaruret halini almıştır. Türkiye’nin insan sermayesi, dünya vizyonu,
ekonomik gücü buna müsaittir. Avrupa Türkleri bundan sonra eğitim, sosyal
örgütlenme, ekonomi, siyaset planlarını buna göre yapmalıdır. Bu kadar Türkün
yaşadığı Avrupa’da siyasi temsilin bu kadar cılız olması, ekonomik gücün sosyal
bir sermayeye dönüşmemesi kabul edilebilir bir durum değil.
Burada hem Türkiye devletine hem de Avrupa’da yaşayan
Türklere büyük görevler düşüyor. Bunun için önümüze büyük ve güçlü bir vizyon
koymamız gerekiyor. Bu vizyonu hep beraber oluşturacağımızı unutmayalım.
Ah İstanbul...
İstanbul bu yıl, Alman Essen ve Macaristan’ın Peç
şehirleriyle beraber Avrupa Kültür Başkenti seçildi. Görkemli bir açılışla
başlayan faaliyetler yıl boyu devam edecek. Amaç, İstanbul’u Avrupa çapında
tanıtmak. Bu ünvan, her yıl bir başka Avrupa şehrine veriliyor. Amaç büyük
ölçüde turistik. Sonuçta İstanbul’un ve Türkiye’nin tanıtımı açısından önemli
bir fırsat bu. Fakat İstanbul’u tanıtmak için öngörülen programlar bizi ne
kadar yansıtıyor? Israrla Avrupalılara “biz de sizin kadar batılıyız” diyen
sanatçılarımız sahneye çıktıklarında kendileri olabiliyorlar mı? Yoksa bir
başkasının sanatını ve kültürünü taklit ederek aslında kendi kimliklerinden
taviz mi veriyorlar? İstanbul’u İstanbul yapan onun tarihi derinliği, kültürel
zenginliği, engin hafızası, insan manzaraları, yüzlerce yıl boyunca demlenerek
bugüne gelmiş “sakin gücü”... İstanbul’u farklı kılan gökdelenleri, modern
sanat gösterileri, büyük alışveriş mağazaları, vs. değil. İstanbul ve
İstanbullular bu gerçeği kavradıkları zaman kendilerini bulacaklar. Aslında
bunu en iyi İstanbul’a gelen turistler anlıyor. Onlar İstanbul’a geldiklerinde Galeria
ya da Reina’yı değil, Topkapı’yı, Sultan Ahmed’i, Süleymaniye’yi, Eyüb’ü...
yaşamak istiyorlar. Umarız 2010’da insanlar İstanbul’u doğru tanırlar.
Bir Balyoz Daha!...
2003 yılında yapıldığı ileri sürülen bir darbe planı
daha ortaya çıkarıldı. Bu seferki darbe planının adı “Balyoz”. Epey okkalı bir
isim. İnsan duyunca irkiliyor. Ardı arkası kesilmeyen bu darbe senaryoları
karşısında nasıl bir vaziyet almak lazım? İnsan bir taraftan üzülüyor. Zira
demokratik bir ülkede bu tür şeyler senaryo olarak bile konuşulmaz,
konuşulmamalı. Bir taraftan da seviniyoruz çünkü Allah’a şükür bu planların hiç
biri hayata geçirilemedi. Balyoz planında bir de gazeteciler listesi var. Daha soğrusu
iki liste. Birinci liste “düşman listesi” yani darbe olduğunda içeri
alınacaklar. İkinci liste “dost listesi” yani darbeden sonra “istifade
edilecekler”. Bu liste Türk basınını ikiye böldü. Zaten amipler gibi
bölündüğümüz memlekette bir de şimdi darb listeleri yüzünden bölündük. Kimileri
“ben niye bu listedeyim?” diye hayret ifade ederken, kimileri de “benim bu
listede ne işim var?” diye öfkeleniyor. Her halükarda ortada anormal bir
durumun olduğu açık. Temel sorunumuz da bu zaten. Yani normalleşememek.
Normalleşmiş, demokratikleşmiş, kendi insanına güvenen, vatandaşlarına hain
gözüyle bakmayan bir ülkede böyle garabet senaryoları yazılır, çılgınca şeyler
konuşulur mu? Tabii ki konuşulmaz. O yüzden demokratik normalleşme süreci,
hepimizin selameti için gerekli.
Arapların Derin Uykusu
Arap dünyası uzun süredir derin bir uykunun içinde. Ne
kendine çeki düzen verebiliyor, ne bölgesine hakim olabiliyor. Arap dünyası
derken aslında Arap alemine önderlik eden iki büyük ülkeyi Mısır ve Suudi
Arabistan’ı kastediyorum. İkisi de siyaset üretemeyen, risk alamayan, hayal
kuramayan, statükoyu korumak için mücadele veren ülkeler. Mısır bir zamanlar
Arap fikir ve siyaset dünyasının kalbiydi. Şimdi Mısır’ın önderliğini,
ağırlığını pek kimsenin taktığı yok. Son olarak Filistinli gruplar arasındaki arabulucuk
rolü dahi sorgulanır oldu. Hamas, Mübarek rejimine güvenmiyor. Çünkü Mısır
merkezli Müslüman Kardeşler hareketiyle beraber kendisini hasım olarak
gördüğünü biliyor. Suudi Arabistan da benzer bir hantallık içinde. Suud kralı
sanki biraz değişim işareti verir gibi oldu. Bazı reformlar yaptı. Dinler arası
diyalog başlatarak Suudi Arabistan’ı dünyaya açmaya çalıştı. Ama stratejik
konularda Suudi Arabistan’ın ürettiği bir akliyet, dinamizm, siyaset yok.
Statükoyu, herşeye tercih ediyorlar. Çünkü Suud halkı üzerinde mutlak bir
hakimiyet kurmuşlar, Amerikayla da ilişkilerini iyi tutuyorlar. Böylece ne
içerden ne de dışardan onlara meydan okuyacak bir muhalefet ortaya çıkamıyor.
Ama kaybeden Mısır ve Suudi Arabistan’ı yöneten kadrolar değil, Arap halkları
ve bölgemiz. Bu iki ülke Türkiye’nin son yıllarda gösterdiği performansın onda
birini gösterse Ortadoğu ve İslâm âlemi çok kısa sürede çok daha iyi bir
noktaya gelebilir.
Obama’ya Kötü Haber
ABD Başkanı Barak Obama, başkan seçildiğinden bu yana en
kötü haberi Savunma Bakanından ya da CİA başkanından değil, Massachusetts
eyaletindeki Amerikan seçmeninden aldı. Demokratlar’ın kalesi olan Massachusetts’deki
seçimi bir Cumhuriyetçi kazandı. Geçen yıl vefat eden Kennedy’nin yerine, bu
eyaletin tarihinde ilk defa bir Cumhuriyetçi aday seçildi. Böylece Kenndy
ailesi de Amerikan siyasetinden çekilmiş oluyor. Obama için bu kötü bir haber.
Çünkü Kenndy gibi Amerikan siyasetinde sembol haline gelmiş bir ismin yerine
Cumhuriyetçi bir adayın seçilmesi ve bu hadisenin Massachusetts eyaletinde
yaşanması, Amerikan seçmeninin Obama’dan ve Demokratlar’dan gerçekten rahatsız
olduğunu gösteriyor. Bu trend devam ederse ara seçimlerde Demokratlar da ciddi
bir darbe alabilir. Bu da Obama’nın ikinci dönem başkan seçilmesini ciddi bir
şekilde zora sokabilir. İçerde ve dışarda sıkışan Obama bundan sonra ne
yapacak? Sadece konuşmaya devam mı edecek? Yoksa bir kaç tane büyük başarı
hikayesine imza mı atacak? Herkesin ittifak ettiği bir nokta var: Obama’nın
kitleleri büyüleyen konuşmalarını, ortaya koyacağı somut ve başarılı
politikalar tamamlamalı. Obama’nın sadece iyi bir hatip değil, aynı zamanda
gerçek bir lider olduğunu bu eleştiriler karşısında göstereceği tutum
belirleyecek.
Kısa
Kısa
Haitideki deprem faciasından sonra bir insanlık dramı yaşandı. Dünyanın dört
bir tarafından yardım ekipleri kısa sürede ülkeye ulaştı ama yıkım o kadar
büyük ki onların da yapabilecekleri sınırlı. Ölü sayısının 200 bini bulmasından
endişe ediliyor. Allah bu gariban Haiti halkının yardımcısı olsun. Bu tür doğal
afetler bizim insanlığımızın test edildiği anlar. Umarım bu imtihanda sınıfta
kalmamışızdır.
***
İstanbul yıllar sonra kar gördü ama ne yapacağını da bilemedi. Eli ayağına
dolandı. Şehir bir kaç günlüğüne felç oldu. Bence olsun! Arada bir rutinin
dışına çıkıp biraz yavaşlamanın kime ne zararı var? Vatandaş mağdur olmadığı
müddetçe bir kaç günde evde oturmak, çoluk çocukla vakit geçirmek ne güzel
olur! Tabii evde oturup akşama kadar televizyon karşısında vakit öldürmemek
kaydıyla!
***
Hayatının her döneminde merakla izlenen Mehmet Ali Ağca, otuz yıllık hapis
cezasını tamamladı ve serbest bırakıldı. Dışarı adım attığı andan itibaren de
medyanın ilgi odağı oldu. Ağca henüz konuşmadı ama sarfettiği bir kaç kelime
onlarca senaryoya dönüştürüldü bile. Şimdi herkes Ağca’nın bundan sonra ne
yapacağını merak ediyor. Eminim önümüzdeki günlerde Ağca’yı daha sık duyacağız.
***
Yeni Anayasa tartışması yeniden gündemde. Yeni Anayasa yapılacak mı? Kim nasıl
yapacak? Hükümet bunun işaretlerini verdi ama daha fazlasını söylemiyor. Galiba
onlar da daha işin başındalar. Muhalifler şimdiden karşı çıkmaya başladılar.
“Rejimin altı oyuluyor...” lafları tekrar duyulmaya başladı. Siyasi çekişmeleri
bir tarafa koyalım. Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyaç duyduğu gün gibi
ortada. 21. yüzyılda Türkiye’nin bir darbe anayasasıyla yönetilmesi mümkün mü?