Dün Bugün Yarın - Sadık ILGAZ
Aydınların Toplumsal Sorumluluğu
600 yıllık Osmanlı tarihinde yetişmiş en önemli
münevverlerden (aydın) birisi de Kâtip Çelebi’dir. 1609-1657 yılları arasında
yaşayan Kâtip Çelebi, 48 yıllık kısa ömrüne tarih, coğrafya, biyografi,
bibliyografya gibi ilmî alanlarda “Cihannüma”, “Fezleke”, “Fezleketü’t-Tevarih”,
“Keşfü’z-Zunûn” başta olmak üzere yirminin üzerinde kıymetli eser vermiş,
yazdığı kitapların dışında büyük bir kütüphane de bırakmıştır.
Devlet meselelerine de yakından ilgi duyan Kâtip
Çelebi’den kalan şu anı, bir münevverin toplumsal sorumluluklarına dair önemli
mesajlar içermektedir:
Kâtip Çelebi, devlet maliyesini düzeltme çareleri arayan
bir heyette görev almıştı. Hazırladığı bir raporu Divan-ı Hümayun’a sundu.
Raporda, idarî bünyedeki bozuklukların sebeplerini ortaya koyarak nasıl
düzeltilebileceğini anlattı. Bu layihada, canlılığını hâlâ koruyan şu sözleri
sarf etmekten de çekinmedi:
“Raporun dikkate alınmayacağını, dediklerimin
uygulanmayacağını daha raporu vermeden biliyorum. Fakat yarın kıyamet günü
Allah bana soracak ve diyecek ki: ‘Sen ki memleketin münevver bir insanı idin,
neden bu bozuklukları görüp de çarelerini söylemedin, üzerine düşeni yapmadın.’
O zaman ben, üzerime düşeni yerine getirdiğimi bu raporumla gösterip kendimi
vebalden kurtarırım. İşte raporumu bu düşünce ile yazdım.”
Şu olay da onun kişiliğine dair ipuçları taşır:
Kâtip Çelebi bir gün Şeyhülislâm Yahya Efendi’nin
konağına misafir olmuştu. Biraz sohbetten sonra Yahya Efendi:
– Çelebi, hanenizde Tevarih-i Âli Osman’a ait pek çok
eser olduğu söyleniyor, doğru mu, diye sordu. Kâtip Çelebi cevaben:
– Olması gerekir, diye cevap verdi.
Fakat bakışlarından şeyhülislâm efendinin kendisine
inanmadığını sezince ertesi gün yirmi katır üzerine 1300 yazma kitap yükleterek
Yahya Efendi’nin konağına getirdi. Yahya Efendi katırlar dolusu kitabı görünce
şaşırıp kaldı. Kâtip Çelebi:
– Efendi hazretleri, bunlar yalnız ciltli olanlardır,
ciltsizleri fakirhanemde, diye ilave etti.
Hukuksuz Köyde Değneksiz
Vaziyetler
Son birkaç yıldır Türkiye’de ilginç bir süreç yaşanıyor.
Derin devlet olarak isimlendirilen bir yapılanmanın deşifre edilmekte olduğu
yazılıyor, çiziliyor. Bu kapsamda bulunan silah ve mühimmatlar, yapılan
(asker-sivil) tutuklamalar, gözaltılar, devam eden mahkeme süreçleri, açığa
çıkan darbe yapılanmaları... İşin tuhafı bu yapılanmalara dair açığa çıkan
bilgi ve belgelere göre, birileri doymak bilmeyen iktidar hırsları uğruna
toplumla ve siyasetle kendilerince oynamaktan çekinmeyeceklerini gösteriyorlar.
İddia edilen kimi planlarda farklı dinî ve etnik
kökenden vatandaşlarımızı birbirlerine düşürmek, kimisinde bir denizaltıya
yerleştirdikleri bombayı patlatıp çoluk çocuğu havaya uçurmak, kimisinde
camilere bomba koyarak namazdan çıkanları öldürmek, komşu bir ülkeyle
ilişkileri gerip sıkıyönetim ilan ettirmek için kendi uçağımızı düşürmek gibi
akla ziyan senaryolar yer alıyor.
Tüm bunlar doğruysa, anlaşılıyor ki birileri bu ülkede
kendini hukuktan da, halktan da, halkın iradesinin tecelli ettiği yer olan
TBMM’den de üstün görüyor. Hukuksuzluğun ayyuka çıktığı bir ülkede birileri
kendi düşüncelerini gerekirse her türlü hukuksuzluğa başvurarak dayatmayı
kendilerine hak olarak görebiliyor.
Tam da bu noktada şu soru önem kazanıyor: Türkiye bir
hukuk devleti değil mi? Şu bir gerçek: Hukukun olmadığı yerde zorbalık hakim
oluyor. Güç hukuka galebe çaldığında, geriye bin parçaya ayrılmış hayatlar,
insanlar, devletler kalmıyor mu? Tıpkı 362 yıl önce Hezarpâre Ahmed Paşa’nın
başına gelenler gibi...
Yıl 1648. Sultan İbrahim’i tahtından indirmek için
ayaklananlar, ilk önce Sadrazam Ahmet Paşa’yı yakaladılar ve Vezir Sofu Mehmet
Paşa’nın Şehzadebaşı’ndaki konağına götürdüler. Sofu Vezir, Ahmet Paşa’ya iyi
davrandı, istirahat etmesi için kendisine harem tarafında bir oda tahsis etti.
Ama bir yandan da Şeyhülislâm’a haber göndererek katli için fetva aldı. Bu
arada hayatını kurtarmak şartıyla Ahmet Paşa’dan bütün malını mülkünü istedi.
Buna dünden razı olan Ahmet Paşa, bütün servetini bağışladıktan sonra odasından
alındı, aşağı indirildi. Cellat Kara Ali, Paşa’yı boynuna kement atarak boğdu.
Ahmet Paşa’nın cesedini bir beygire bağlayıp sürükleye sürükleye
Sultanahmet meydanına getirdiler ve meşhur çınarın altına bıraktılar. Asıl
facia bundan sonra ortaya çıktı. Yeniçeri kıyafetine bürünen bir eşkıya, “İnsan
yağı mafsal ağrılarına iyi gelir!” diye etrafa haberler uçurdu. Zavallı
Sadrazamın cesedini parça parça edip beşer onar akçe karşılığında satmaya
başladı. O gün cesedin geriye kalan parçaları alınarak gömüldü. İşte bundan
sonra Sadrazam Ahmet Paşa “Hezarpâre, yani “bin parça” diye anılmaya başlandı.
Kraldan Fazla Kralcılara
Osmanlı Devleti’nin 6. padişahı olan Sultan II. Murad
(1404-1451) zamanında askere ulûfe (üç ayda bir verilen maaş) dağıtılan bir
gün, huzura gelen sadrazam:
– Hünkârım, leşker-i hümayuna (askerimize) ulûfesini
dağıttık. Lakin bir miktar akçe arttı. Şayet ferman-ı hümayununuz olursa artan
kısmını ihtiyat akçesi olarak ‘hazine-i hassa’ya koyup muhafaza edelim, dedi.
Padişahın yüzü karardı ve:
– Bak vezir! Her zaman ulûfe dağıtılırken akçe artmaz
iken bu kere fazla gelmesinin sebebi ne ola, diye sordu. Sadrazam başını eğip
susuyordu. Hünkâr devam etti: “Herhalde defterdar, bize yaranmak için fazla
akçe toplamış ki hazinemizde akçe birikmiş!”
Suskunluk sürdükçe Sultan’ın öfkesi giderek artıyordu.
– Bize, padişaha yaranmak için halka zulmeden ve halkın
malını elinden alan defterdar gerekmez, diyerek defterdarı görevinden azletti.