Tasavvuf Klasikleri - Sülemî’nin Risaleleri - Ali KAYA
Fakirlik ve Zenginlik
Sufiler o kimselerdir ki Allah, peygamberini onlar için
uyarmış: “Sabah akşam Rablerinin rızasını isteyerek O’na yalvaranları (Kureyş
büyüklerinin isteğine uyarak) yanından uzaklaştırma...” (En’âm, 52) demiştir.
Ve yine onlar hakkında peygamberine demiştir ki: “Sabah akşam rızasını
isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber bulun. Gözlerin dünya hayatının
süsünü isteyerek onlardan başka yana kaymasın.” (Kehf, 28)
Çünkü onlar bizim muradımıza uydular, hükümlerimize
sarıldılar. Onlar dünyadan tamamen yüz çevirdiler. Dünyadan ancak dinin terkine
müsaade etmediği ölçüde bir şey aldılar. Ayıplarını kapatacak bir elbise,
farzları yapmaya güç verecek miktarda gıda aldılar. Dünyadan az miktarda bir
şey almayı, ondan yüz çevirmeyi şiar edindiklerinden dolayı onlara fukara adı
verildi. Yüce Allah buyurdu: “Allah yoluna kendini adamış o fakirler ki…”
(Bakara, 273)
Onların seçtikleri ve adlandırıldıkları fakr, bilinen
dünya yoksulluğunun ötesinde bütün kâinattan yoksul olmak, kâinatı tamamen terk
etmektir. Yalnız Allah’a muhtaç olmak, başka bir şeye ihtiyacı bulunmamaktır.
İnsanın bir şeye ihtiyacı olduğu zaman onu elde edince ihtiyacı kalkar.
Allah’tan başka bir şeyle zenginlik isteyen kimse kötü bir zenginlik içindedir.
Sufileri ise Hak’tan başka hiçbir şey zengin etmez.
Çünkü onların, O’ndan başkasına ihtiyacı yoktur. Onlar
yalnız Allah ile zengin olurlar. Bundan dolayıdır ki Peygamber s.a.v.:
“Fakirlik nerdeyse küfür olacaktı...” demiştir. (Ebu Nuaym; Beyhakî). Yani
Allah’tan başkasına ihtiyaç duymak, nerdeyse küfür (hükmünde) olacaktı
demiştir.
Gerçek fakir başkasına değil, yalnız O’na muhtaç
olandır. Fakirlik zenginliğin zıddıdır. Yüce Allah, kendisini zenginlikle,
kullarını da fakirlikle nitelendirmiştir: “Ey insanlar, siz Allah’a
muhtaçsınız. Zengin ve övgüye layık olan Allah’tır.” (Fâtır, 15)
Nasıl Hakk’ın zatî sıfatlarından biri olan zenginliğinin
fakirliğe dönüşmesi caiz değilse, kulların fakirliğinin zenginliğe dönüşmesi de
öyle caiz değildir. Kul zengin olamaz. Fakirlik kulun sürekli vasfı, zenginlik
de Allah’ın sürekli vasfıdır. Kulların fakirliği zenginliğe dönüşmez, yalnız
istiğnaya (zenginlik hissine, hiçbir şeye ihtiyaç duymamaya) dönüşür. Bu
duyguları onlarda Allah’a ihtiyacı artırır, yalnız O’na muhtaç olurlar. O’nun
varlığıyla kâinata ihtiyaç duymazlar. İşte bunlar fakirliğin ve istiğnanın bir
yanıdır. Bu fakirlik, özel bir fakirliktir.
Daha sonra genel anlamıyla fakirlik gelir. Kimi fakir
dünyaya muhtaçtır, dünyanın varlığı onu zengin eder. Kimi fakir baş olmaya
muhtaçtır, arzusuna kavuşması kendisini zengin eder. Kimi fakir veli olmaya
muhtaçtır, veli olması onu zengin eder. Bunların hepsi kötü olan fakirliktir. Hz.
Peygamber s.a.v. böyle fakirlikten Allah’a sığınmıştır. O’nun duasında:
“Fakirlikten sana sığınırım!” dediği rivayet edilir.
Yine Hz. Peygamber s.a.v. buyurmuştur ki: “Zenginlik mal
çokluğuyla olmaz, zenginlik ancak nefs (ruh) zenginliğidir.” (Buharî; Müslim; Tirmizî;
İbn Mâce)
Sufilerin Edebi
Ebu Ubeyd en-Nesevî şöyle dedi:
“İbadette edepli olmak, günün sıcaklığında uzun zaman
susuz, geceleri uykusuz kalmaktan daha üstün ve daha iyidir. Zira edep Allah’a
yakın olma sonucunu doğurur. Allah için susuzluk ve uykusuzluk (devamlı oruç ve
uzun gece ibadetleri) ise ecir ve sevap getirir. Kimde müritlerin adabı
görünürse melekler onu görmekten sevinç duyar, cennet halkı onu görmekle
övünür.”
Sabihî şöyle demiş: “Evliyanın üç özelliği vardır:
Takva, edep ve ibadet.”
Sehl b. Abdullah da şöyle demiş: “Nefs arzusundan ancak
peygamberler ve sıddıkların da sadece bir bölümü kurtulur, hepsi değil. Ancak
edebe sarılan nefsin isteklerinden kurtulur. Hikmet ehli ‘Kula en yakışan şey
edeptir’ demişlerdir.”
Yine Sehl demiş ki: “Edebi küçümsemek, haramı
küçümsemeye götürür. Haramı küçümsemek saygıyı terke götürür. Saygıyı terk
etmek ise şükrü terk etmek demektir. Şükrü terk etmenin de imandan ayrılmaya
sebep olacağından korkulur. Kulun imanı yalnız edeple doğru olur. Edepsizlik
ise ilâhi bilginin azlığından ileri gelir.”
Ebu Osman şöyle demiş: “Kul için güzel edepten daha iyi
bir mertebe görmedim. Zira aklın hayatı edeptir. Kul edep ile iki alemde yüksek
hallere, yüce derecelere ulaşır.”
Şöyle de denilmiş: “Edep konuştuğun zaman dilini
korumaktır; yalnız kaldığın zaman da kalbini korumaktır.” Ve denilmiş: “Edep
senden üstün olana hürmet etmek, senden aşağı olana şefkat etmek, dengin
olanlarla da güzel geçinmektir.” Denildi: “Edep dili tutmak, korumak; nefsi
küçültmek, kalbi temizlemektir.” Denildi: “Arifin edebi, her edebin üstündedir.
Çünkü manevi bilgisi onun kalbini terbiye eder.”
Serî es-Sakatî şöyle demiş: “Güzel edep aklın
olgunluğundan ileri gelir. Nefsi şehvetlerden arzulardan men etmek sufilerin
edebi gereğidir.”
Kelimeler Kavramlar
Havf ve reca (korku ve ümit):
Korku ve ümit, kulu frenleyen iki dizgindir. Hallerinde,
işlerinde ve vakitlerinde kişiyi doğru olana yönlendirirler. Bunlardan biri
fazla olursa kul yolda kalır (ikisinin dengeli olması lazımdır). Bundan dolayı
korku halinde kulun Allah’tan ümidini kesmemesi, ümit halinde de Allah’ın
gazabından emin olmaması gerekir ki doğru hareket edebilsin, işi hatalardan
arınsın. Korku galip geldiği zaman kulu ümitsizliğe düşürür; ümit galip geldiği
zaman da aşırı güvenle ameldeki kusurlarını görmemeye yol açar.
Recanın alameti kulun gücü yettiğince ibadete yönelmesi,
havfın alameti de bütün dine aykırı davranışlardan kaçınmasıdır. Havfın
hakikati ancak reca sahibinde (umanda), recanın hakikati de ancak havf
sahibinde (korkanda) kendisini gösterir.
Peygamber s.a.v. buyurmuştur ki: “Müminin ümidiyle
korkusu tartılsaydı birbirine tam denk gelirdi.” (Beyhakî; Ahmed)
Fena ve beka (yokluk ve sonsuzluk):
Zahirde fena, kuldan her türlü kötü huyun gitmesi, beka
da her türlü iyi huyun kulda kalmasıdır. Hakikatte ise fena, kulun kendi
sıfatlarından yok olup Allah’ın kendisinden istediği sıfat ve hallerle baki
olmasıdır. Fena, kulun kendi hallerinden geçip, halleri evirip çeviren Allah
ile baki olmasıdır.