Binbir Damla - Yusuf YAVUZ
İmam-ı Rabbanî
Hindistan’ın Sirhind şehrinde doğan (971/1564) büyük
veli, alim ve arif, müçtehid ve müceddid Ahmed ibn Abdülahad el-Farukî / İmam-ı
Rabbanî (ilâhi bilgiler sahibi alim), Nakşibendiyye tarikatının Müceddidiyye
kolunun kurucusudur (ö.1034/1624). Sünnet çizgisinde İslâmî düşünce ve anlayışa
kazandırdığı meşru ıslahat ve yenilikten dolayı “müceddid-i elf-i sânî /
(hicrî) ikinci bin yılın yenileyicisi” namıyla anılır.
Dinî ilimleri bütünüyle tahsil ettikten sonra, zamanın
büyük mürşidi Bâki-billah hazretlerine intisap ederek, onun yakınlığı ile
ilimde, irfanda, tasavvufta yüce mertebelere ulaştı. Mürşidinden aldığı irşad
icazetiyle onun zamanında ve ölümünden sonra, Hindistan ülkesinde bütün gücüyle
irşad faaliyetini sürdürdü. Eserleri içinde pek kıymetli bir hazine olan ve
fıkıh, akaid, edeb ve tasavvuf bahislerinde yazdığı 534 mektubu toplayan “Mektubat”
kitabı, üç cilt halinde Farsça ve Arapça olarak ayrı ayrı basılmış, Türkçeye de
çevrilmiştir.
İmam-ı Rabbanî’yi yanlış anlayan veya onu çekemeyen bazı
muhalifler, zamanın Babür hükümdarı Cihangir’e şikayette bulundular (1619).
Hükümdar da onu yanına çağırıp kendisiyle görüştükten sonra, verdiği
cevaplardan memnun kalarak serbest bıraktı. Fakat hasetçi ve fesatçılar, şeyhin
hükümdar huzuruna çıkınca selam ve saygı olarak yere kapanıp secde etmediğini,
sultana karşı kibirlendiğini ve ona tevazu göstermediğini iddia ederek
cezalandırılması gerektiğini ileri sürdüler. O zaman hükümdarları secde ile
selamlama bid’atı yaygındı. Hükümdar da bu dedikodu ve ilave bahanelerle
huzursuz olarak İmam-ı Rabbanî’yi Gevaliyar Kalesi’ndeki hapishaneye gönderdi.
Cihangir’in oğlu Şah Cihan ise İmam-ı Rabbanî’ye hürmet
ederdi. Memleketin müftüsünü adamlarıyla ona yollayarak, sultanları selamlama
secdesinin caiz olduğunu, hükümdar babasının yanına girince secdeyle
selamlayıverirse kendisine hiç zarar verilmeyeceğini bildirdi. Şeyh hazretleri
bunun zaruret halinde caiz ve ruhsat olduğunu, asıl ve azimet olarak Allah’tan
başkasına secde edilemeyeceğini söyledi. Birkaç yıl hapiste kalan imam, orada Kur’an-ı
Kerim’i ezberledi. Sonra serbest kalarak hükümdar ve askerlerine ders verdi.
Bir süre sonra memleketi Sirhind’e döndü. Orada ölümüne kadar ilim ve irşatla
meşgul oldu.
Abdülhay el-Hasanî, el-İ’lam / Nüzhetü’l-Havatır
(Beyrut 1999), 2/479-80; İslâm Ansiklopedisi, 22/194-195.
Yırtılan Sihirli Kağıt
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin talebelerinden biri şöyle
anlatmıştır:
Din düşmanlarının ve hasetçilerin iftirası üzerine
Sultan Cihangir, İmam-ı Rabbanî hazretlerini Gevaliyar Kalesi’ne hapsetmişti. O
günlerde büyücülerden biri bana dedi ki: “Ben Hintçe bazı isimler biliyorum.
Eğer bunları bir namaz vaktinden diğer namaz vaktine kadar okursan, o gün
düşman helak olur. Bu iş çok tecrübe edilmiştir.” Sonra o isimleri bir kağıda
yazarak bana verdi ve “Evinin tavanında bir yere koy” dedi. Alıp evimin
tavanında bir yere koydum. “Yarın salı günü bunları okurum” dedim.
O gece rüyamda üstadım İmam-ı Rabbanî birden karşıma
çıktı. “Dostlarımızın böyle bir işi yapması hayret bir şey! Sakın o işi yapma,
o bir sihirdir!” dedi. Bu uyarı üzerine büyücünün verdiği o yazıları okumaktan
vazgeçtim. Sonra Sultan Cihangir İmam-ı Rabbanî’yi hapsettiğine pişman oldu ve serbest
bıraktı. Hapisten çıktıktan sonra huzuruna gittim. Evde gizlediğim o sihir
kağıdını hâlâ saklıyordum. Bir defa da olsa o sihirle düşmana bir ok saplamak
istiyordum. İşi açıklamayıp gizlemek niyetindeydim. Mürşidim hapisten çıkınca
üç gün boyunca yanına gidip geldim. Düşmana karşı elimdeki bu imkanla bir
şeyler yapmayı düşünüyordum. Üçüncü gün ziyarete gittiğimde beni kalabalık
arasından çağırttı ve buyurdu ki: “O hintçe isimleri okuma, çünkü onlar
sihirlidir!” Elimde öyle bir şey olmadığını söyleyerek işimi gizlemek istedim.
Bunun üzerine: “Bana neden böyle söylersin! Sen o isimleri falan sihirbazdan
öğrendin.” diyerek o sihirbazın ismini söyledi. Sonra da: “O öğrendiğin
şeylerin yazılı olduğu kağıt evinin tavanında saklı değil mi? Sihrin tesiri vardır
ama sihir yapmak haramdır. Şimdi git de o kağıdı yırt!” buyurdu. Ben
mahcubiyetten başımı önüme eğdim. Sonra bana: “O işi yapmayacağına ve sihirli
kağıdı yırtacağına söz ver.” dedi. Elimi tutup üzerine hafifçe vurdu.
Ben bu durum karşısında hayret etmiştim. Çünküyapmayı
düşündüğüm o işi kimse bilmiyordu. Hemen eve döndüm. Sihir yazılı kağıdı
tavandaki yerinden çıkardım ve yırtarak imha ettim. İmam-ı Rabbanî’ye çocuksuz
bir adam geldi, çocuğu olması için dua istedi. O da: “Çocuğun başka hanımdan”
dedi. Adamın eşi öldü, yeniden evlendi ve iki çocuğu oldu.
İslâm Ansiklopedisi, 15/353.
Ashab-ı Kiram’a Hürmet
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin vefatından sonra, onun “Mektubat”
kitabını okuyan genç bir seyyid şunları anlatmıştır:
Hz. Ali’ye karşı savaşan sahabileri, bilhassa Hz Muaviye’yi
hiç sevmezdim. Bir gece İmam-ı Rabbanî’nin Mektubat’ını okuyordum. Okuduğum
yerde: “Hz. Muaviye’ye buğzetmek ve onu kötülemek, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’i buğzedip
kötülemek gibidir. Ona söven kimseye, bunlara söven kişiye verilen cezayı
vermek gerekir.” yazıyordu. Bunu okuyunca canım sıkıldı. İsabetsiz şeyler
yazmış diye Mektubat’ı yere atıverdim. Sonra yatağıma uzanıp uyudum. Rüyamda
İmam-ı Rabbanî kızgın bir halde yanıma geldi. İki eliyle kulaklarımı çekerek
dedi ki: “Be cahil çocuk! Sen bizim yazdığımızı beğenmiyor ve kitabımızı yere
fırlatıyorsun. Benim yazımı okuyunca şaşırdın ve inanmadın öyle mi? Ama gel,
seni bir zata götüreyim de gör!”
Beni çekerek bir bahçenin kapısına götürdü. Kendisi
uzaktaki bir bölüme doğru yürüdü. Orada nur yüzlü bir zatın oturduğunu gördüm.
Saygı ile o zatı selamladı, önünde diz çökerek oturdu. Ona bir şeyler söylüyor,
beni gösteriyordu. Bakışlarından benden bahsedildiği anlaşılıyordu. Biraz sonra
İmam-ı Rabbanî kalktı, beni çağırdı: “Bu oturan zat Hz. Ali’dir. İyi dinle, bak
neler söylüyor.” dedi.
Yanlarına gidip selam verdim. Hz. Ali r.a.: “Sakın ha
sakın! Rasulullah Aleyhisselam’ın ashabına karşı kalbinde soğukluk ve dargınlık
bulundurma! O kişilerden hiçbirini asla kötüleme. Aramızda görülen anlaşmazlık
ve muharebelerin, hangi iyi niyetlerle ortaya çıktığını biz ve sahabi
kardeşlerimiz iyi biliriz” dedi. İmam-ı Rabbanî’yi de gösterek: “Bu zatın
yazılarına da sakın karşı gelme!” buyurdu. Bu nasihati dinledikten sonra,
bendeki tereddüt ve soğukluğun hâlâ kalbimden çıkmadığını gördüm. Bu halimi
anladı ve öfkelendi. İmam-ı Rabbanî’ye bakarak: “Bunun gönlü daha temizlenmedi.
Suratına bir tokat indir!” dedi. Şeyh hazretleri, yüzüme şiddetli bir tokat
vurdu. Tokadı yiyince kendi kendime dedim ki: “Ben bu zatı sevdiğim için
ötekilere düşmanlık etmiştim. Halbuki kendisi bundan çok incinmektedir. Bu
halden vazgeçmeliyim.” Ardından kalbimi yokladım. Gönlüm düşmanlık ve
kırgınlıktan temizlenmişti. O halimle uyandım, şimdi de öyleyim.
İslâm Ansiklopedisi, 15/357.