Duyarsızlaşıyor muyuz - Kürşat Salih YAMAN
Duyarsızlaşmış
bir insan ve toplum işitir ama duymaz. Bakar ama görmez. Düşünür ama anlamaz.
Kalbi çarpar ama vicdanı sızlamaz.
İnsan iki türlü ölür. Ya bildiğimiz şekilde bu dünyadan
ayrılma biçiminde ya da olaylar karşısındaki hassasiyetini yitirerek.
İkincisinde beden her ne kadar hayat devam ediyor olsa da his ve vicdan
etkinliğini yitirmiştir. Böyle hassasiyetini yitirmiş birinin etrafında olan
bitenlere tepki vermesini, tavır koymasını beklemek, devenin iğne deliğinden geçmesini
beklemekten farksızdır.
Burada hemen sözünü ettiğimiz hassasiyetle her canlıda
türlü şekilde var olan doğal refleksleri ayıralım. Hastalığın acı vermesi,
acının göz yaşartması, susayınca su içmek... bunlar reflekstir. İnsan bahis
mevzu olunca, bu türden basit reflekslere bir de şakanın gülümsetmesi, müjdenin
sevindirmesi gibi psikolojik olanları da ilave edelim. Tüm bunlar insanın
hissettiğini yani hayatta olduğunu, biyolojik varlığın devam ettiğini gösterir.
Böyle biyolojik ve psikolojik refleksler olmasaydı ne avı elinden alınmış vahşi
hayvanın öfkesinden söz edebilirdik ne de annenin şefkatinden. His bütün
mahlukat için önemlidir, insan için daha da önemlidir. Hislerin tam ve kararında
olması, biyolojik ve psikolojik bakımdan sağlıklı olma haline işaret eder.
His ve hassasiyet aynı şey mi?
Peki, hisseden her insan hassasiyet sahibi sayılır mı?
Ne yazık ki bu soruya “hayır” cevabı vermek durumundayız. Çünkü hissetmek
başka, hassasiyet sahibi olmak başkadır. Hassasiyet sahibi olmaya duyarlı olmak
da denilir. Her insan duyabilir, ama duyarlı olamaz. Duyarlı insan, etrafında
olan bitene kayıtsız kalmayan, hadiseler karşısında tavrını koyabilen, gaye ve
ilke sahibi kimse demektir. Ve bu hal insan olmanın, hele de müslüman olmanın
en temel gereklerinden biridir.
Duyarsız insan ise iç aleminde inşa ettiği küçücük
dünyasında ağaç kabuğuna tutunmuş mantar gibi yaşayan, basit zevklerin dışında
dünyaya kapılarını kapatmış, dünya yansa bir kalbur samanı yanmayan kişilerdir.
İlkesiz ve gayesizdirler. Bencillik ve adalet duygusundan yoksunluk, ayırt
edici özellikleridir.
Hassasiyet sahibi bir insanı şaşırtacak, derinden
etkileyecek nice ibretlik olay, duyarsız kimseyi sinek vızıltısı kadar dahi
etkilemez. Onun sırtı pek, karnı toksa gerisi hikâyedir. Hele bir de kendince
maddi ya da manevi bir tatmin bulmuşsa daha ne olsun!
İşte bu şekilde etrafta olan biten haksızlığa, zulme, liyakatsızlığa,
maddi manevi trajedilere duyarsız biri, herkes açısından bir ziyandır. Çünkü bu
tavırlarıyla hassasiyet sahibi insanlara sinir krizleri geçirttikleri gibi,
başkalarını da kötü etkilerler. Duyarsızlık salgın hastalık gibidir, hızla
yayılır. Bir noktaya geldikten sonra da içine girdiği toplumu son ferdine varıncaya
kadar etkilemeden bırakmaz.
Duyarsızlaşmış bir insan ve toplum işitir ama duymaz.
Bakar ama görmez. Düşünür ama anlamaz. Kalbi çarpar ama vicdanı sızlamaz. Belki
Kur’an-ı Kerim’de sözü edilen “bel hüm edal” (hatta daha şaşkındırlar) ayetinin
bir muhatabı da bunlardır. Eğer öyleyse kendileriyle hayvanlar arasındaki çizgi
kaldırılmış, hatta hayvandan daha aşağı bir yere itilmiştir.
Biz ne kadar duyarlıyız?
Ne yazık ki kabul ve itiraf etmek zorundayız: Bireyler
ve toplum olarak duyarlılığımızı önemli ölçüde yitirmiş durumdayız.
O hale geldik ki gözlerimizin önünde cereyan eden
hadiselere, ne kardeşlik, ne akrabalık, ne komşuluk, ne de dindaşlık hatırına
el uzatmıyoruz. Sanki vicdanlarımıza narkoz verilmiş, duygularımıza neşter
çekilmiş de birbirimizi fark edemez olmuşuz.
Apartman komşumuzun evine ateş düşse, yanıbaşımızda bir
kendini bilmez ırza namusa tasallut etse bırakın müdahale etmeyi, dönüp bakma
gereği bile duymuyoruz. Haber bültenlerindeki müslüman kıyımı, açlık, şiddet,
cinayet haberlerini stand-up seyreder gibi seyredebiliyor, onurumuz ayaklar
altına alınırken gülebiliyor, dinî ve örfî değerlerimizi yaşama ve yaşatma
noktasında son derece kayıtsız kalabiliyoruz.
Müslüman duyarsız olabilir
mi?
Belki bu halin başka toplumlarda görülmesine bir anlam
verilebilir. Peki ya müslüman toplumun duyarsızlaşmasına ne demeli? Hamiyyet-i diniyye
ya da gayret-i diniyye sadece eski sözlüklerde kaybolup gitmiş birer kelime
midir?
“Komşusu aç iken kendisi tok yatan bizden değildir.” (Buharî)
diyen, “Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin. Buna
gücü yetmezse diliyle onun kötülüğünü söylesin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle
ona buğz etsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim) diye emreden bir
dinle duyarsızlığı bir arada zikretmek mümkün mü?
Değil mi ki gerçek mümin Allah’ın yeryüzündeki
halifesidir. Değil mi ki AllahTealâ’nın güzel gördüklerini insanlara duyurmak,
kötü gördüklerinden onları sakındırmak için dünyadadır. Ve değil mi ki
mahlukata merhamet onun en belirgin özelliği olmalıdır. Şu halde çevresinde
meydana gelen hadiselere ilgisiz kalması, kulaklarını, gözlerini, ağzını
kapatarak üç maymunu oynaması ona yakışır mı?
Değişiyor muyuz
değiştiriliyor muyuz?
Görünen o ki, “İnsan insanın kurdudur” felsefesinden
beslenen bugünkü hakim kültür, diğerleri gibi bizi de ben merkezli bir
anlayışın içine hızla çekmekte. Hissiyatımızı kısırlaştırmak suretiyle bizi
bizden koparmaktadır.
Aslında topu kitle iletişimin üretip yaydığı kirli
kültüre atıp kendimizi sütten çıkmış ak kaşık gibi görmek kolaycı bir anlayış
olur. Bu noktaya gelmemizde bizim hiç mi suçumuz olmadı? Zorla mı
değiştiriliyoruz, yoksa kendimizi mi bırakıyoruz? Samimi bir muhasebe yapmamız
lazım.
Şu bir gerçek ki, biz öz değerlerimize gerçekten duyarlı
olsaydık böyle olmazdı. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor: “Ey iman edenler,
siz kendinize bakın. Siz doğru yolda iseniz sapıtanlar size zarar veremezler.”
(Maide, 105)
Niyet ve hamle
Bu seküler ve hazcı kültüre kendimizi bıraktıkça
duyarsızlaşıyor, duyarsızlaştıkça dinî ve insanî değerlerimize uzaklaşıp
yabancılaşıyoruz.
Halbuki Peygamber Efendimiz s.a.v. egoyu (nefsi) hayatın
merkezine alıp, onun tatmini peşinde koşmanın hissiyatı kör edeceğini bakın
nasıl haber veriyor:
“Nefsinizin isteklerine (hevâya) uymaktan sakının.
Çünkü o sizi sağır ve kör eder.”
Yine Kur’an-ı Kerim, nefsinin tatmini peşinde koşanları:
“Hevâsını (kötü duygularını) kendisine ilâh edinen
kimseyi gördün mü?” (Furkan, 43) ayetiyle
hayret ve kınamayla anıyor.
O halde şimdi çölleşen vicdanlara su serpmenin,
hadiselere karşı duyarlı olmanın, iyiliği emredip kötülükten sakındırmanın ve
ortak değerlerimizle yeniden barışmanın tam vaktidir. Hatırdan çıkarmayalım,
müminler, kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığında, onlara karşı sağır
ve kör davranmazlar. (Furkan, 73)