Emin Muhammed sav - Saadettin ACAR
Bir hayat
düşünün ki, hiçbir anı bir öncekinden eksik kalmasın. Bir hayat ki gönlünü ona
açanlara her günüyle armağanlar sunsun. Ve bir hayat ki kelimenin tüm anlamlarıyla
mükemmel olsun. İşte bu, ancak O’nun hayatıdır.
Mükemmel bir tablo olarak başladı O’nun hayatı. Zaman geçtikçe
bu ilahî tablo kendini anlamak isteyenlere açtı. Herkes kendi zaviyesine,
seviyesine ve birikimine göre o tabloda güzellikler gördü. Ama varlığı
tartışılmaz olan, güneş gibi parıldayan, herkesçe görülen boyutlar da vardı
tabloda. Dostun-düşmanın inkâr edemediği boyutlar…
İşte “emin” vasfı bu mucizevî tablonun... Emin, yani
dürüst, güvenilir. O’nun her yönüyle mükemmel ahlâkının her zaman ve herkese
parıldayan, göz alan boyutu.
Dostu düşmanı şahitlik eder
ki...
O, güzel hayatının her anında bize emin vasfını
hatırlattı. Cahiliye toplumunu bu vasfıyla büyüledi. Ticaret hayatında bu
yönüyle temayüz etti ki, bununla annemiz Hatice’nin dikkatini çekti.
Hicret ederken emanetçi bıraktı. Veda hutbesinde emaneti
vurguladı.
Emin olmayı müminin, tersini ise münafığın alameti
olarak saydı. Çünkü “emin”, emniyet, emanet, eman, iman, müminle akraba bir
kelimeydi.
İlk kim gelirse
Hayatı boyunca tüm hareket ve sözleriyle bu emin vasfını
pekiştirdi.
Kâbe duvarı yeniden örülürken mesela. Orada sıra tarih
boyunca değerine değer katan mübarek Hacer-i Esved’e yani “siyah taş”a gelince,
onu tüm kabilelerin ileri gelenleri kendileri yerine koymak istedi. Bu onuru
kimse diğerine kaptırmak istemiyordu. Tartıştılar. Kılıçları çekip bunun için
savaşmayı bile göze aldılar.
Birisi bir teklifte bulundu: “Dışarıdan harem bölgesine
ilk kim girerse kararı o versin.” Öneri kabul gördü. Herkes ilk kim gelecek
diye beklerken O çıkageldi. Memnun olmuştu herkes O’nun gelişinden, baştan razı
olmuşlardı verilecek karara. Çünkü o “el-emîn”di. O yaşına kadar kimsenin
hakkını yememiş, yalan söylediği görülmemişti.
Bir örtü getirterek Hacer-i Esved’i üzerine koydu ve
birer ucundan tutturarak onu tüm kabilelere taşıttı. Konulacağı hizaya gelince
mübarek elleriyle taşı aldı, yerine yerleştirdi. Aralarında yaşlılar, bilgeler,
güngörmüşler, sonrasında O’na şiddetli işkenceler yapacak olanlar vardı. Ama
tüm Mekkeliler henüz peygamberlikle müşerref olmamış 35 yaşındaki bu adamı
“el-emîn” diye çağırıyordu.
Çünkü O doğruydu, dürüsttü, iffetliydi, güvenilirdi,
sözünün eriydi.
Dağın arkasında düşman var
desem
Aynı “el-Emîn”, peygamberlikle görevlendirildikten sonra,
tüm müşrikleri davet ederek onlara bu vasfını bir kez daha şöyle tasdik
ettirecekti:
– Şu dağın ardından bir ordunun geldiğini haber versem
bana inanır mısınız?
– Evet, diyeceklerdi istisnasız. Ve insanlık tarihine şu
notu düşeceklerdi: Çünkü senin yalan söylediğini asla görmedik. Kandırdığını,
aldattığını hiç duymadık. Sen doğru söyledin, dürüst yaşadın.
Ama dağın arkası ile ilgili sözlerine inananlar,
perdenin ötesine dair söylediklerine inanmayacaklardı.
Halbuki O’nun, verdiği söze ne denli sadık kaldığını,
aleyhine de olsa asla yalan söylemediğini, ihanet etmediğini çok iyi
biliyorlardı. Hatta hiç geç kalan bile olmadığını gözleriyle ve defalarca
görmüşlerdi.
Hiç seni terk eder miydim
Aynı vasfı, hicret günü bir daha billurlaşacaktı. Yurdundan
çıkarılırken, evinden, vatanından, dostlarından ayrılırken…
Aynı zamanda, Hz. Ebu Bekr’in “Yolculuk benimle mi?”
diye sorduğu, O’nun da “Evet, seninle..“ diye cevapladığı ve kızı Aişe’nin “O
güne dek, Ebu Bekr’in bu cevabı aldığında ağladığı gibi, bir kişinin sevinçten
ağlayabileceğini bilmiyordum” dediği hicret günü…
Hani, bir tepeden dönüp Mekke’ye son kez baktığı ve
“Ahalin beni çıkarmasaydı seni bırakır mıydım...” dediği gün…
Hani yıllarca Mekke’sine kavuşacağı günü hasretle
bekleyeceği zoraki yolculuğa çıkacağı zaman…
İşte o vakit geride bıraktığı amcaoğluna, kendisine
bırakılan emanetleri verecekti. Ve tarih, şunu en şerefli sayfasında altın
harflerle kaydedecekti: O emanetler O’nu yurdundan çıkmaya zorlayanlara aitti.
Çünkü aslında O’nun doğru söylediğini biliyorlardı. O
kadar ki, O’nu yok etmek için planlar yaptıklarında bile, emanete sadakatinden
şüphe duymamışlardı.
Birbirlerine güvenmiyorlar ama O’na güveniyorlardı.
Çünkü haksızlığa uğrasa da haksızlık etmeyeceğini biliyorlardı. Bunu tertemiz
ve şaibesiz hayatının her döneminde ispatlamıştı onlara.
Ama bir perde gözleri kör etmişti: Kulun emanetine bu
kadar riayetkâr birinden, kendi emanetlerine ihanet etmeyeceğinden emin
oldukları insandan, Allah’ın emanetine ihanet etmesini istiyorlardı. Bu ne
yaman çelişkidir ki, bir taraftan emanetlerinin onda emniyette olacağına emin
olurken, “en büyük emanet”e ihanet etmediği için onu yurdundan çıkmaya
zorluyorlardı.
Ama o müstağni duruyordu. Dünyalığa, insanların
elindekine meyletmiyordu. Zenginliği başka yerde arıyordu. Kalp ve gönüllere
sahip olmayı, maddi sahipliklere tercih ediyordu. Bu da O’nu emin kılıyordu.
Geldiği gibi tertemiz
Bu durum fani dünyamıza son kez nefes verişine kadar
devam etti:
Son demlerini yaşıyordu, yorulmuştu, Hz. Aişe’nin
göğsüne yaslamıştı başını. Sevgili annemiz, yumuşatmak için çiğnedikten sonra
kendisine misvak vermiş, O da bütün güzel kokuların kaynağı mübarek ağzını,
güçsüz düşen vücuduna rağmen son kez fırçalamış ve o haldeyken kendisini
kaybetmişti. Bir müddet sonra gözlerini açmış ve son nefeslerini vermeye
hazırlanırken birkaç gümüş paradan oluşan tüm servetinin hemen o anda,
gözlerini bu hayata yummadan fakirlere dağıtılmasını emretmişti.
Evet, birkaç gümüş parası vardı. Ve evet, birkaç kuruş
da olsa onlarla Rabbinin huzuruna gitmek istemiyordu.
İşte burada durmak gerekir. O anda tartışmasız, maddi ve
manevi olarak dünyanın en güçlü insanının tüm serveti bu kadardır ve ama
Allah’a bu parayla gidemeyeceğini söylemektedir.
Burada, kudretin ve büyüklüğün sırrı ve el-Emîn olmanın
manası gizli. Çünkü burada güç ve iktidar yeniden tanımlanmıştır.
Burada, son anında dahi dünyayla irtibatı kopmamış bir
Peygamber vardır ama dünyaya da kendini kaptırmamış bir denge halindedir bu
irtibat. Ve burada bir kez daha tarihe not düşülmüştür.
Bu son isteğinden sonra mübarek ağzından ılık birkaç
damla su aktı ve gözlerini ebedi hayata açtı.
Üzerinde hiç kimsenin hakkını bulundurmadan ve üzerine
dünya kirinden hiçbir şey bulaştırmadan…
Geldiği gibi.
Tertemiz…
Aklımızda sensin yâdımızda
sen
Bugün, bu vasıfların yokluğunda insanlık, emin vasfını
tarih boyunca üzerinde en iyi taşıyan o ilahî tabloya bir kez daha bakmalıdır.
O’ndaki muazzam dengeyi, hikmeti, bilgeliği görmeli, olan biteni biraz da bu
tablonun ışığında ele almalıdır. Kainattaki her şeye emanet gözüyle bakıp O’nun
“EMİN DURUŞ”unu hayata taşımanın imkanlarını araştırmalıdır.
Eğer insanlık “güvenli ve huzurlu bir liman” arayışında
samimi ise, anlamalıdır ki el-Emin’i çağırmak dışında bir seçenek kalmamıştır.
Ve bilmelidir ki el-Emîn yoksa, emanet de olmaz, emniyet
de.
. . .
Ve şimdi, bir rebiülevvel ayında, dünyayı teşrifinin
yıldönümünde, bir kez daha o büyüleyici tablonun önünde el pençe divan duruyor,
en samimi duygularla O’nu selamlıyoruz:
Efendimiz,
Fani dünyamıza şeref verdiniz, onu anlamlandırdınız.
Doğrusu, size doyamadık. Sizi sevdik ve her zaman
özleminizi büyüttük yüreğimizde.
Sizi sevmeyi ve özlemeyi de ibadet bildik.
And olsun ki sizi hiçbir zaman unutmayacağız.
Efendimiz, her an yenilenen bir müjdesiniz ve ‘taptaze
bir haber’dir gelişiniz.
İyi ki geldiniz, hoş geldiniz, ne hoş geldiniz...
Büyüklüğe
Tevazu Ne Yakışırmış
Gençliğinde, en şiddetli haksızlıklara maruz kaldığı dönemlerde, muktedir
olduğu günlerinde ve vefatının hemen öncesinde o mucizevî tabloya hiçbir
eksiklik bulaştırmadı. Dümdüz bir çizgi üzerinde, doğru ve dürüst bir hayat
sürdü.
Büyüklüğe tevazuun, güce şefkatin, iktidara zühdün ne çok yakıştığını görmek
isteyenler O’na baksınlar.
Tarih O’nun kadar büyük, O’nun kadar güçlü ve kudretli, ama aynı zamanda O’nun
kadar mütevazi, O’nun kadar şefkatli ve O’nun kadar müstağni hiç kimseyi
görmedi.
Ve hiç kimse arkasında O’nunki gibi temiz, güvenilir ve büyük bir isim
bırakmadı.
Emin
Olandan Emanet Tavsiyesi
“Emanet zayi olduğunda kıyameti bekle.” anlamındaki hadiste emanete hıyanetin
yaygınlaşması ve güvenin ortadan kalkmasının toplumsal bir felaket olduğu
anlatılmak istenmiştir. Kur’an-ı Kerim’de emanete riayet müminlerin başlıca
meziyetleri arasında zikredilmektedir. (İslâm Ansiklopedisi)