Sufi ve Sanat - Ahmet BİRLER
Ehl-i
tasavvuf doğrudan anlatmaktan çekinmekle dolaylı anlatma yoluna ulaşmıştır.
Doğrudan söylemenin getirdiği kısıtlamalardan kaçınmış, dolaylı anlatımın temin
ettiği çağrışım zenginliğinden yararlanmıştır. Bu yüzden ehl-i tasavvufun
üslubu her makamın ehline ayrı ayrı konuşmuş, her muhatap kabına göre ondan
faydalanmıştır.
Tasavvuf ehli yüzyıllar boyunca kendilerine özgü bir
talim ve terbiye yöntemini kullanageldi. Üzerine eğildikleri konu azim bir
konuydu; sırlarla dolu bir varlık olan insanın hakikatiyle, onun varlık
sebebiyle meşguldüler. Nefsin katmanlarıyla, ruhun derinlikleriyle, manada
yolculukla, kalbin sırlarıyla ilgileniyorlardı.
Felsefe ve bilim de bu başlıkların her birini merak
ediyordu ama bu iki disiplin zihinsel bir tatmin peşindeydi ve müntesiplerinden
merak, sorgulama, kuşku, mantığa itimat bekliyor ve onlara kitapları,
satırları, sözü öneriyordu.
Tasavvuf ehli ise konu edindikleri şeyleri yaşamak,
onları birer birer giyinmek ve kendilerine mal etmek gibi bir bilgilenme yolunu
tutmuşlardı. Önerdikleri ise söz ve kâl değil, haldi. Satırlardaki değil
sadırlardakiydi. Çünkü tasavvufî hakikatlerin bir kısmı muhatabın makamına,
anlayışına, idrakine göre dile getiriliyor, bir kısmı ise dile getirilmiyor,
tadılmaya, zevke ve tahakkuka bırakılıyordu. Yani ehl-i tasavvuf
hakikatlerin dile dökülmesine mesafeli durmuştu. Nitekim bin şu kadar yıllık
tasavvuf tarihinin şahit olduğu kitap sayısı meşayıhın sayısına oranla son
derece sınırlıdır.
Bir sırlı dil
Tasavvuf ehli bu sessizliğin içinden başka türlü bir
sesi bulup çıkardı. Bu da remizlerin, sembollerin, imaların, mazmunların içine
gizlenmiş bir sestir.
Ehl-i tasavvuf doğrudan anlatmaktan çekinmekle dolaylı
anlatma yoluna ulaşmıştır. Doğrudan söylemenin getirdiği kısıtlamalardan
kaçınmış, dolaylı anlatımın temin ettiği çağrışım zenginliğinden
yararlanmıştır. Bu yüzden ehl-i tasavvufun üslubu her makamın ehline ayrı ayrı
konuşmuş, her muhatap kabına göre ondan faydalanmıştır.
Bu yüzden sufi şairler Leyla deyip Mevlâ’ya işaret
etmiş, yâr ile Yâr-ı Hakiki’yi kastetmiş; kuş dili, Kaf Dağı, simurg gibi
motiflere başvurmuştur. Molla Camî, Molla Cezerî, İbnü’l-Fârid, Şüşterî, Yunus
Emre, Mevlâna, Niyazi Mısrî, Attar (kuddise esrarahüm) ve diğerleri hep bu
imalarla örülü, çok katmanlı ve zengin çağrışımlı dil ile dertlerini kağıtlara,
gönüllere akıtmışlardır. Zaman zaman dillerine aşina olmayan nâdânlarca
eleştirilmişler ve Şebüsterî’nin “Gülşen-i Râz”da yaptığı gibi kullandıkları
mazmunların, sembollerin hakikatlerini açıklamaya mecbur bırakılmışlarsa da ehl-i
insaf tarafından anlaşılmış ve takdir edilmişlerdir.
Tasavvufî hakikatler bu sembolik dil ile de tam olarak
anlatılmış değildir. Çünkü tasavvufî dediğimiz hakikatler sadece zihne, akla
seslenen değil, gönle ve sırra da seslenen cinstendir. Akıl, anlamanın,
çözümlemenin, kıyaslama ve önermelere ulaşmanın mahalli iken, gönül
hissetmenin, duymanın, zevkin ve manevi tadışın mahallidir. Bu yüzden tasavvufî
hakikatler sadece zihnen anlaşılmak üzere değil, daha çok kalben duyulmak,
hissedilmek üzere kaleme alınmıştır.
Bir başka sanat
Mesele hissettirmek ve duyurmak (zevk) olduğu için, ehl-i
tasavvuf sadece lisanı değil görsel sanatları da kullanmıştır. Tarihimizde hüsn-ü
hat, tezhip, ebru gibi geleneksel sanatlarımızın yeşerdiği mekânların tekkeler
olması tesadüfî değildir. Ehl-i irfan, renklerde, noktalarda, kâğıtlarda
el-Cemîl’in tecellilerinin izini sürmüştür.
Bu sanatlar, sanatçının kendisini gösterdiği ve göz
önünde tuttuğu çağdaş sanatlar gibi değildir. Çağdaş sanatta sanatçının imzası,
kariyeri önemlidir. Oysa tekkelerde biçimlenen geleneksel sanatlarda sanatçı
geridedir, çoğunlukla imzası bile yoktur ya da varsa bile bu imza gerçek imza
değildir, mahlastır. Yine geleneksel sanatlar usta-çırak ilişkisi ile talim
edilir ki, ustanın çırağa öğrettiği sadece bir sanatın incelikleri değil, aynı
zamanda edep-erkândır. Ayrıca bu sanatların gerektirdiği sabır, sanatkârın
manevi eğitimini takviye eder niteliktedir.
Tekkelerin geleneksel sanatların hâmisi pozisyonunda
olması sebebiyle, geleneksel dünyada cemalin bütün revnakıyla yansıdığı
mahaller genellikle mabet niteliğinde olan camiler, mescitler, tekkeler ve
medreseler olmuştur. Bu sanatların esas hizmet ettikleri unsurlar bu mekanların
duvarları ya da Kur’an-ı Kerim’le birlikte, meşayıha ve ulemaya ait kitaplar
olmuştur.
Derunî telvinin yansımaları
Bir maneviyat yolcusunun derunundaki dalgalanmalar,
halden hale geçmeler tasavvufî literatürde telvin olarak anılır. Yani
renklendirme, renkten renge sokma. Bu çok manidar adlandırmanın geleneksel
sanatların niteliğiyle ilişkisi ayrıca üzerinde düşünülmeye değer. İşte,
geleneksel sanatları icra eden bir sanatçı, derununda yaşadığı telvine dış
dünyadan, boyaların, renklerin, çiçeklerin, nesnelerin dünyasından bir karşılık
bulmaya çalışmıştır. Bu da onu bazen nihayetsiz döngüleriyle sonsuzluğu
çağrıştıran motifler bulmaya, bazen ruh yangısını taklit eden bir ney sesine
ulaşmaya, bazen de ebru teknesindeki tecelli ile teselli bulmaya sevk etmiştir.
Geleneksel sanatlar, ruhsal bir zarafete ve asalete
sahip sufi meşrep sanatçılar eliyle yükselmiştir. Başka türlüsü mümkün
değildir; çünkü geleneksel sanatlar, önünde ancak belli bir haşyet ve yücelme
hisleri duyularak kavranabilir karakterdedir. Bir Süleymaniye kubbesi, bir
Sultan Ahmed Çeşmesi, bir Bayatî Ayini, bir Kazasker Mustafa İzzet hattı, bir
Mevlevî saati bizde sadece hayranlık uyandırmaz, aynı zamanda ruhumuzu
yatıştırır, bizi içimizin derinliklerindeki bir yücelme ve arınma arzusundan
yakalar. Bunu sağlayan da bu türün sanat eserlerinin içerdiği ruhanî zenginlik
ve ibdasına dahil olmuş ihlâstır.
Bugün de geleneksel sanatlarımızın icra edildiğine
şahidiz. Hem de her geçen gün artan bir merak ve ilgiyle. Fakat bu sanatlar
bugün büyük oranda tekkenin ruhanî dünyasından güç alıyor değil. O oranda da
uyandırdıkları hisler ruhanî olmaktan uzaklaşıyor. Bu sanatları icra edenlerin
manevi bir terbiyeyi kendilerine yoldaş kılmaları hayatî önemdedir. Tasavvufî
duyuşun sanat ile bir kez daha buluşması, özellikle giderek daha da sorunlu
hale gelen günümüz sanat dünyası için de bir hayat aşısı olacaktır.