Tencere - Serhat ALBAMYA
Ben Amerika’dayken...
Arkadaşımla birlikte servis minibüsünde oturuyorduk, iki
yaşlı amca minibüsün kapısında belirdi. Merdivenleri ağır ağır çıkıp yerlerine geçecekken
arkadaki amca minibüsün orta yerindeki tümseği fark etmedi ve tökezleyip en
yakınındaki koltuğa tutundu. Toparlanıp yerine geçtikten sonra da söylenmeye
başladı:
– Şu tümseği koydukları yere bak! Minibüs’ün orta
yerinde! İngiltere’de böyle bir şey göremezsin azizim!
Tümseğin bulunduğu yer hakkındaki görüşlerine hiçbir
itirazım yoktu fakat son cümlesi beni düşündürmeye yetti.
Adam konuştukça yurtdışını yüceltiyor, oradaki
insanların ne kadar bilgili ve duyarlı olduğunu vurguluyor, bizimse o seviyeye
ulaşmamız için önümüzde daha çok yol olduğunu savunuyordu ve adam bunları
söyledikçe, şubat ayının Tencere bölümüne konu olmaya daha çok yaklaşıyor,
adeta can atıyordu.
Hepimizin etrafında böyle amcalar, teyzeler vardır.
Zamanında yurtdışında bir süre kalıp geri dönmüşlerdir. Karşılaştıkları
zorluklar için kurdukları ilk cümle, “Almanya’da böyle bir şey göremezsin!”
“Ben senelerce Hollanda’da yaşadım, böyle bir olay görmedim!” ”Eee burası
Türkiye, halbuki Fransa’da olsaydık böyle olur muydu?” gibi laflar olur.
Asfalt delinir, “Amerika’da olsaydık böyle olmazdı!”
Sular kesilir, “Eee, burası Türkiye!” Deprem olur, “Japonlarda da her gün
deprem oluyor ama onların binaları yaylı! Bir de bizimkilere bak! Hıh! Bina,
bildiğin bina!” Sel olur, “Keşke Hollanda’dan dönmeseydik... İşe giderken simit
takıp yüzmek zorunda kalmazdık!” derler.
Yurtdışı miadını doldurup temelli dönüş yaptıktan sonra
daha gümrükte başlar bu şikayetler ve bir ömür boyu sürer.
Maksadım yurtdışını öven bu insanları kamyona doldurup
gerisingeri geldikleri yere bırakmayı önermek değil. Sadece devamlı surette bir
milletle kıyaslanmamız zoruma gidiyor. Biraz garip bir memleket olabiliriz ama
böyleyiz, olduğumuz gibi kabullenmek lazım.
Ben bu satırları yazarken telefonum çaldı, arayan Zekai Abi
idi, köşeyi soruyordu. Daha ayın yirmisinden köşeyi sormaya başlıyor, böyle şey
olur mu? Halbuki ben Amerika’da iken...
Bir Gezginin Günlüğü-7
Çayımız bitince Sedat beni bir markete götürdü, içeride
kokulu tespihler, seccadeler, rahat giyimli bol pantolonlar, hediyelik eşyalar,
bir sürü kitap, kaset ve köydeki herkesin cebinde bulunan ağaç dallarından
vardı. Gayet ilgi çekici, rengârenk bir yerdi. Sedat satıcıya tütün çuvallarını
gösterip sorular soruyordu, ben de bu sırada kasetlere bakınıyordum. Kaset
kapaklarının hepsinde ya cami ya da gül resmi vardı. Popüler bir şeyler aradım
ama bulamayacağımı anlayınca vazgeçip kitaplara yöneldim. Onlarca Türkçe
kitabın arasında İngilizce bir kitap bulmuştum. Sedat’ın işi bitince kasadaki
çocuğa elimdeki kitabı almak istediğimi söyledim. Sedat hayretle bir bana bir
de kitaba baktı;
“Sen hakikaten de hızlı çıktın kurban!” dedi. Neden bu
kadar şaşırdığını anlamadım ama kitap gayet güzele benziyor. İsmi de “Manners
of Sufi Way” (Arifler Yolunun Edepleri). Çoğu zaman olduğu gibi Sedat’ın
söylediklerini yine anlayamadım. Selam verip dükkandan çıktık. Meydan çok
kalabalık değildi, Sedat bana bakıp namaza gitmesi gerektiğini ve namazdan
sonra burada buluşabileceğimizi söyledi.
– Sen namazdayken ben ne yapayım, diye sorunca da: “Gez
dolaş, istersen bir gölgede oturup aldığın kitaba göz at.” dedi ve yanımdan
ayrıldı.
Sebepsiz bir şekilde günlerimin geçtiği köyün meydanında
tek başıma kaldım. Madem yapacak bir şeyim yok, gidip sağı solu gezineyim diye
düşünüp yürümeye başladım. Dükkanlar birer birer kapanıyordu. Çay ocağının
önünden yukarı doğru çıkan bir yol vardı, nereye vardığını öğrenmek için
başladım yürümeye.
Sol taraftaki mezarlığı geçince heybetli bir kapıyla
karşılaştım. Sağıma soluma bakındım, kimse yoktu ve kapı açıktı. İçeri girince
bir koridorla karşılaştım. Sol tarafta mezarlık vardı. Biraz daha ilerleyince
bir kapı daha gördüm. Açık olduğunu fark edince de dayanamayıp girdim.
Aydınlık, huzur veren bir yerdi. Sol tarafta bir oda vardı ve pencerelerden
içerisi gözüküyordu. Bizim oralarda bir söz vardır: “Kediyi merak öldürür.”
galiba bende de biraz kedilik var. İçeride büyük bir türbe vardı.
Türkiye’yi gezerken türbelerin ne olduğunu öğrendim ve
farklı şehirlerde birçok türbe görmüştüm. Buradaki türbenin yapısı biraz farklıydı,
üzerinde estetik işlemeler ve şekiller vardı. Daha da yakından bakmak
istediğimden türbenin bulunduğu odanın kapısını kontrol etmek istedim. Tam ben
elimi uzatıp kapının kolunu tutacakken kapı açıldı ve içeriden ak sakallı
yaşlıca bir adam çıktı. Bir anda karşımda onu görünce korktum ama eliyle içeri
girmemi işaret edince korkmama gerek olmadığını anladım. Tereddüt etmeden
kapıdan içeri girdim.
(Devam edecek)