Tencere - Serhat ALBAMYA
Bir Tebessüm İçin
Yürürken tanımadığım bir adamın bana selam verip
yanımdan geçmesiyle aklıma geldi 17 Ağustos depremi ve onu takip eden rüya gibi
günler…
Depremde Bursa’daydım. Şükür yıkılma, göçme olmadan
atlattık. Sallanarak uyandığımız o sabahın ardından insanların birbirlerine
duydukları muhabbetin sarsıntı şiddetiyle doğru orantılı olarak arttığını fark
ettim. Sallandıkça insanlar birbirine daha da kenetleniyor, tanımadığımız insanlar
sanki kardeşimiz, dostumuzmuş gibi davranıyordu.
Uzun süre dışarıda yattık, olası bir tehlike anında
içeride kalma riskini kimse göze almıyordu. İnsanlar sokaklarda, kimileri derme
çatma kulübelerinde, kimileri de kamyonetlerinin kasalarında uyuyorlardı.
Herkesin bir macerası vardı, kimi deprem anında merdivenlerden inerken
elektriğin kesilmesini büyük bir macera süsü vererek anlatıyor, kimi o anda
bile uyanamadığından bahsediyordu.
Deprem ortak noktamız olmuştu. Şimdi hepimiz eşit
şartlardaydık ve aslında ne kadar aciz olduğumuzu sindire sindire anlıyorduk.
İnsanlar kendilerine uzanan yardım elini, sahiplerinin kim ve nereli olduğuna,
hangi rütbeden ya da sınıftan geldiğine bakmadan tutuyordu.
Daha ilk gecenin sabahında bir şeylerin değiştiğini fark
etmiştim. Cami cemaati mesela. Sabah, öğle, akşam… Her vakit camide bir Cuma
havası esiyor, genç yaşlı herkes camide yer bulmak için yarışıyordu. Birkaç gün
önce gelene geçene laf atan delikanlılar ezan okununca camiye erkenden yetişmek
için depar atıyorlardı. Doluluk oranı tavan yapmıştı. Güzel günlerdi.
Deprem artçı şokları da yanında getirmişti. Artçı
şokları sokağın ortasında topluca yaşadığımız boş arsadan takip ediyorduk.
Nicedir halini hatırını sormadığımız kişilerle görüşmemizi, aramızda var olduğunu
unuttuğumuz bir bağı yeniden hatırlamamızı sağlıyordu. Bir toplum bilinci, bir
yardımseverlik almış başını gidiyordu. Bir süreliğine de olsa birbirine
kenetlenmiş insanlardan oluşan bir toplumun ferdi olmanın nasıl bir duygu
olduğunu tatmıştık.
Zaman geçtikçe her şey normale dönmeye başladı.
Cesaretimizi toplayıp kapalı alanlarda yatmaya başladık. Bozulan dökülen
yapılar onarıldıkça insanlar yine kendi dünyalarına kapandı. Eskisinden daha da
büyük olması planlanan binaların temelleri atılmaya başlandı. Camilerin doluluk
oranı artık kurak yaz mevsimindeki barajları andırıyordu. Yollarda selam
verenlerin sayıları iyice düşmüştü. Olan biten her şeyi olabilecek en kısa
şekilde unutmuştuk.
Selam verip yanımdan geçen adama gülümseyip, tebessüm
için felaket gerekmiyormuş diye düşüne düşüne yoluma devam ettim.
Bir Gezginin Günlüğü-6
Sedat’ın beni elimde çay dağıtırken görmesi onu çok
güldürdü. Çay içtiğimiz salonun dip kısmındaki kantine benzeyen yerden bir
şeyler alıp oturduğumuzda hâlâ gülmeye devam ediyordu.
– Ben sadece bir anlığına tepsiyi tutup adama yardımcı
olmak istemiştim, dediğimde bana:
– Ben de uzun yıllar önce bir anlığına böyle bir çapa
yapmıştım. Maksadım tarla çapalama nasıl oluyormuş onu görmekti. Bak kaç
senedir hâlâ çapaya gidip geliyoruz. Bir defa “bir kere” dedin mi zaten her şey
başlamış oluyor, dedi ve devam etti: Senin anlayacağın, sen motoru
alıp gitsen de buralara sırf çay dağıtmak için bile geri gelmek istersin...
Sedat ne demek istedi anlayamıyorum ama yüz ifadesine
bakılırsa kötü bir niyeti yok. Kafamı kurcalayan şey ise bu köye tekrar gelmek
isteyeceğimi söylemesi. Eğer motorumu tamir edecek birini bulamazsam gerçekten
de tekrar tekrar gelmek zorunda kalabilirim. Ama köyün içinde tamirden anlayan
birini bulursam da harika olur.
Sedat’ın anlattığına göre bu köyde değil motor
tamircisi, uçak tamircisi bile bulabilirmişim. Buralardan kimin gelip kimin geçtiği
belli olmazmış. Gayet şaşırtıcı, çünkü buradaki insanların çoğu dış görünüş
olarak birbirine benziyor ve hiç kimsede tamirciye benzeyen bir tip yok.
Ben Sedat’a bu düşüncelerimi anlatırken elinde çay ile
gezinen bir kişi selam verip yanımıza oturdu. İri yapılı, yüzü güneşten yanmış
biriydi. Sedat ile gülüşerek sohbet ettiler. Sonra adam çayını bitirip
yanımızdan kalktı. O gittikten sonra Sedat daha da gülmeye başladı. Neden
güldüğünü sorunca dedi ki:
– Az önce bu köyde karşılaştığım insanlarda hiç de motor
tamir edebilecek tip yok diyordun değil mi?
– Evet, öyle demiştim.
– Yanıma oturan arkadaş uçak motorlarıyla ilgilenen bir
teknisyenmiş de, yıllık iznini köyde geçirmek için gelmiş. Harmandaymış, onu
anlatıyordu. Sen iki tekerli motorunun tamircisini nasıl bulurum diye dert
ediyordun, bak köyümüzde kimler varmış. İstersen daha fazla zorlama kendini,
yoksa yan masadan NASA’nın teknik elemanı bile çıkabilir!
Sedat yine gülüyordu, gülmekte de haklıydı. Burada her
şey gerçekten tuhaf. Gördüğüm insanların dış görünüşlerine aldanmıştım. Bu
köyde sürekli bir şeyler oluyor, ben sadece şaşırmakla kalıyorum. Neredeyim,
neler oluyor, bir türlü anlamadım gitti.