Dünya Hali - Halil AKGÜN
Yeni Yıl ve Müslüman Vakti
Bir yılı daha geride bıraktık. 2009’da neler neler
yaşandı? Önce dünyaya bakalım:
İsrail’in başlattığı kanlı Gazze savaşı, Rusya’nın
Ukrayna’ya doğal gazı kesmesi, Barack Hüseyin Obama’nın ABD başkanı seçilmesi,
küresel finans krizinin etkileri, istifa eden hükümetler, batan ve kurtarılan
şirketler, bankalar, Arnavutluk ve Hırvatistan’ın NATO’ya katılması, domuz
gribi salgını, tartışmalı geçen İran seçimleri, Çin’in Doğu Türkistan’daki
Uygur Türklerinin gösterilerini kanlı bir şekilde bastırması, Dubai’deki
ekonomik kriz, Avrupa Birliğinin silik bir politikacıyı kendine yeni başkan
seçmesi….
Memlekette neler olmadı ki! İşsizlik, Ergenekon davası,
yeni darbe ve kaos planları, yeni tutuklamalar, 1 Mayıs olayları, Ermenistan
protokolleri, sigara yasağının yürürlüğe girmesi, demokratik açılım süreci,
Türk-Kürt gerginliği, DTP’nin kapatılması, Reşadiye’deki haince saldırı ve 7
askerimizin şehit olması, Türk sinemasının devlerinden Yücel Çakmaklı ve Halit Refiğ’in
vefatı, 29 Mart yerel seçimleri…
Bir yılın muhasebesi bunlardan mı ibaret? Tabii ki
değil. Bu olayların yanında bir de bizim kişisel hikâyelerimiz var. Bunları
gazeteler yazmaz, haber programları anlatmaz. Köşe yazılarında, dergilerde
tartışılmaz bu hayatlar. Bu, onların önemsiz olduğu anlamına gelmez. Aslında
böyle olması iyidir de. Mahremiyetin kalmadığı bir dünyada bazı şeylerin
bilinmemesi, mahrem kalması, sır olması iyi bir şeydir.
İnsanın ömründen kopup giden bir yılı değerlendirirken
bakması gereken yer neresi? Gazete manşetleri, TV ekranları mı? Yoksa
hayatımızın mana karnesi mi? Yaptığımız hayır hasenattan geriye ne kaldı diye
baktığında, insan kendi hesabını daha iyi yapabiliyor. Her şeyin niceliğe,
maddeye, rakama, hesap-kitaba döküldüğü bir zamanda müslüman kişinin neye göre
muhasebe yaptığına dikkat etmesi gerekiyor.
Müslüman vakti, ehl-i dünyanın zaman anlayışından
farklıdır. Mümin için geçen her saat, her gün, her hafta şükür ve imtihan için
bir vesiledir. Çünkü o her an korku ile ümit arasındadır. Çünkü vakit bir
emanettir. Mümin kişi emanete ihanet etmemek için çaba gösterir. Mevlâ’dan
umudunu kesmez. Tedbirini alır, gerisini Rabbine bırakır.
Mevlâ bizleri vakit emanetine sadık kalan kullarından
eylesin.
AB’den Türkiye’ye Vize Yok
Avrupa Birliği, üç Balkan ülkesi olan Sırbistan, Karadağ
ve Makedonya’yla vizeleri kaldırdı. Bu ülkelerin hiç biri AB ile üyelik
müzakerelerine başlamış değil. “Aday ülke” Türkiye ise vize muafiyetini
bekleyedursun!.. Dışişleri Bakanı buna sert tepki gösterdi ve “bu bir çifte
standarttır” dedi. Ama Avrupalıların pek umursadığı yok.
Görünen o ki Türkiye’nin AB’ye tam üyelik müzakere
süreci bundan sonra böyle devam edecek. Yani çifte standart rutin hale gelecek
ve AB Türkiye’yi bu hevesinden vazgeçirmek için elinden geleni yapacak. Nitekim
Avrupa ülkelerindeki Türkiye karşıtı hava, bu tespitimizi teyit ediyor.
Avrupalı liderler Türkiye’nin müzakere sürecini sabote etmek için her yola
başvuruyor: Kıbrıs diyor, imtiyazlı ortaklık diyor, teknik mevzuat sorunları
diyor.
Burada AB sürecinin teknik değil, siyasi olduğunun
altını bir kez daha çizelim. Avrupa’da şu anda 72 milyonluk müslüman Türkiye’yi
eşit bir ortak olarak kabul etme niyeti var mı? Biz bu niyeti görmüyoruz,
göremiyoruz. O zaman geriye tek bir sonuç kalıyor: AB, üyelik sürecinde bizi
oyalamaya devam edecek. Etsin bakalım. Devran döner, bizim onlara hayır
dediğimiz günler de gelir elbet.
İki Yanlış Bir Doğru Etmiyor
Anayasa Mahkemesi, Demokratik Toplum Partisi’ni (DTP)
kapattı. Böylece demokratik açılım sürecinin en kritik noktasında yargı,
siyasete çelme atmış oldu. Neden mi? Sebebi basit. Türkiye bugüne kadar otuza
yakın siyasi parti kapattı. Birkaçı hariç, bunların hiç biri demokratik
meşruiyete sahip kararlar değildi. Zira kapatılan her parti, yeni
mağduriyetlerin doğmasına neden oldu.
DTP’yi kapatmak soruna katkı sunacak mı? Zannetmiyoruz.
Şüphesiz DTP’nin izlediği siyasi çizgiyi tasvip etmek mümkün değil. Kendini PKK
ile bu kadar özdeşleştiren bir siyasi oluşuma müsamaha gösterecek demokratik
rejim az bulunur. DTP’nin bundan sonra yeni parti çatısı altında daha sorumlu
ve dikkatli bir politika izlemesi gerekiyor.
Fakat şu anda Türkiye Kürt sorununu çözmek için çok
hassas bir dönemden geçiyor. Hükümet büyük bir siyasi risk alarak adımlar
atıyor. Açılım sürecinin ısrarla bir devlet politikası olduğunu, olması
gerektiğini söylüyor. Buna herkesin katkı vermesi gerekir. En büyük katkı da şu
gerçeği anlamakla başlıyor: Kürt sorunu gibi on yıllara yayılmış zor bir
meseleyi birkaç ay içinde çözmek mümkün ve gerçekçi değil. O yüzden herkesin
sabır, metanet ve olgunluk göstermesi gerekiyor. DTP’nin izlediği yol, yol
değil. Ama parti kapatmak da çözüm değil. İki yanlış bir doğru etmiyor.
Bartelemeos’un Sorunu
Fener Rum Patriği Bartelemos’un bir Amerikan
televizyonuna verdiği mülakatta ettiği sözler infiale neden oldu. Patrik,
Türkiye’de Hıristiyan azınlığın ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüğünü ve
baskılara maruz kaldıklarını söylüyor. Çok tartışılacak olan “Türkiye’de
kendimi çarmıha gerilmiş gibi hissediyorum” sözü de Patriğin ruh halini
yansıtıyor.
Çoğunluk bu sözlere sert tepki gösterirken, bazıları
Patriğin “açık sözlülüğünü” takdir ediyor. Açık sözlü olmaya bir itirazımız
yok. Ama bu sözler Türkiye’deki gerçekleri yansıtıyor mu? TV programında iddia
edildiği gibi gayri müslim azınlıkların hakları ihlal ediliyor, mallarına el
konuyor, “yok olmaları için sistematik bir çaba” gösteriliyor mu? Patrik,
kendini çarmıha gerilmiş gibi hissetmesine yol açacak hangi muameleye maruz
kalmış?
Bunlar bütün Türkiye’yi mahkum eden ölçüsüz ifadeler. Bu
ifadelerin, Hükümetin gayri müslim azınlıkların sorunlarına eğilmek istediği
bir zamanda kullanılması son derece talihsiz. Türkiye’deki hıristıyanlara karşı
özel bir husumet yok. Türkiye’deki demokrasi açığından kim ne kadar nasibini
alıyorsa, Fener Rum Patrikhanesi de o kadar mağdur oluyor. Ne bir fazla, ne bir
eksik... Keşke Patrik bir Amerikan televizyonuna konuşurken ettiği lafları daha
iyi ölçüp biçebilseydi. Okları bu şekilde üzerine çekmesi Türkiye’deki Rumların
faydasına mı oldu şimdi?
Türkiye ve Amerika: Gücün
Görece Anlamları
Başbakan Erdoğan 7 Aralık günü Beyaz Saray’da ABD
Başkanı Obama ile görüştü. İki liderin ele aldığı konular dünya siyasetinin
neredeyse yarısını kapsıyor: İran, Irak, Afganistan, Kafkasya, Rusya, Kıbrıs,
Ortadoğu barış süreci, Filistin ve Balkanlar... “Türkiye’nin cüssesi ne ki bu
konularda söz sahibi olsun” diyenler çıkabilir. Nitekim Başbakanın ABD seyahati
sırasında bir kampanya da yürütüldü. Kendi ülkesini dışarıya şikayet etme
geleneği bizde Tanzimat döneminden beri var.
Fakat Türkiye artık eski Türkiye değil. Önemli
uluslararası meselelerde Türkiye’nin görüşü dikkate alınıyor. Aklı başında
Batılı yorumcular “Türkiye aynı anda hem doğuya hem batıya bakan bir ülke;
artık onu olduğu gibi kabul edin” diyor. Beyaz Saray görüşmesinde de bu çok
açık bir şekilde görüldü. Washington’da ezik değil, vakur ve eli güçlü bir Türkiye
Cumhuriyeti Başbakanı vardı.
Bu yüzden örneğin Afganistan için Türkiye’den asker
isteyen ABD yönetimi, Ankara’nın “biz muharip asker göndermeyiz” cevabını aynen
kabul etti. Türkiye’nin Irak, Kafkaslar ve Kıbrıs’ta izlediği politikalara tam
destek verdi. İran nükleer programı konusunda ise farklı üsluplar üzerinde
duruldu. Fakat sonuçta Obama Türkiye’nin dış politika gündemini çok büyük
oranda kabul etmiş oldu. Bu son yıllarda yaşanan dönüşümün önemli
tezahürlerinden biri. Türkiye kendini cüce aynasında görmekten vazgeçmeli.
Kısa Kısa
Tokat’ın Reşadiye ilçesinde yapılan terörist saldırı
sonucunda yedi askerimizi kaybettik. Terör hain yüzünü bu sefer hiç beklenmedik
bir yerde gösterdi. PKK, tasfiye sürecine girdiğini gördüğü için yeniden teröre
sarılıyor. Bir tarafta demokratik çözümden yana olduğunu söylüyor, öbür tarafta
her fırsatta aba altından sopa gösteriyor. Böyle bir örgütten de başkası
beklenmezdi zaten.
***
Meclis’teki bütçe görüşmelerinde liderler bütçe dışında
her şeyi konuştular. Meclis yine siyasi şov alanına dönüştü. İthamlar, laf
sokmalar, laf atmalar, bağrışlar, sıralara vurmalar, ayağa kalkmalar… Millet,
meclisinden bunları mı görmek istiyor? Meclis çatısı altında bir konuyu medeni
bir şekilde konuşamayanlar, ülkenin sorunlarını nasıl çözebilir? Türkiye’de
siyasetin düzeyi, her gün biraz daha düşüyor. Siyaset, akıl ve uzlaşıyla
yapılan bir şeydir. Siyasilere bunu hatırlatmak gerekiyor.
Haberlere göre vekaleten kurban kesen yardım dernekleri
büyük bir usulsüzlük yapmış ve parası ödenen kurbanları kesmemiş. 200 bine
yakın kurbanın kesilmediği söyleniyor. Haber doğruysa ortada tam bir skandal ve
ahlâkî çöküş var demektir. İnsanların güvenerek kurbanlarını emanet ettiği
yardım dernekleri bu emanete nasıl ihanet edebilir? Bundan sonra yardım
derneklerine de mi güvenemeyeceğiz? Allah sonumuzu hayretsin.
***
Ergenekon davasıyla ilgili yüksek düzeyli bir asker daha
intihar etti. Böylece intihar eden asker sayısı yediye çıktı. Kimse çıkıp bu
intiharların sebebi nedir diye sormuyor. “Suçlamalar çok aşırı geldi,
dayanamayıp intihar etti..” sözü pek ikna edici değil. Zira insanlar adlarını
hukuk yoluyla aklayabilirler. Bizce Ergenekon örgütünün bağlantıları
tahminimizden daha derinlere gidiyor. Kimileri susuyor, kimileri susturuluyor.