Dün Bugün Yarın - Sadık ILGAZ
Şikayetim Ruslardandır!
Yıllar evvel bir yolculuk esnasında tanıştığım yaşlı bir
büyüğümle koyu bir sohbete dalmıştık. Tarih okuduğumu duyunca buna sevinmiş,
tarihe olan ilgisinden bahsetmiş ve konuyu Osmanlı tarihine getirmişti.
Sohbetin bir yerinde Osmanlı’nın neden yıkıldığını sormuş, ben de bildiklerimi
anlattıktan sonra aynı soruyu kendisine yöneltmiştim. Cevabı benimki kadar uzun
değildi. Dedi ki: “Basiretsiz idareciler sebebiyle!”
Aldığım bu ilginç cevabın altını hangi gerekçelerle
dolduracağını merak edip neden böyle düşündüğünü sormuştum. Cevap yine ilginç
ve arifâne idi: “İdareciler bilgisiz oldukları, işlerinde ehil olmadıkları
kadar halkın dertlerinden de bîhaberdirler. Mutsuz, derdi bol bir halka sahip
devletler er geç yıkılır giderler. Basiretsiz yöneticiler işte bunu göremez,
suçluyu da hep başka yerlerde ararlar!” demişti. Ayrıca sözün bir yerinde
şunları anlattı:
“Bir ülkede tarih okunup okunmadığını, tarihteki
hatalardan ders alınıp alınmadığını yöneticilerine bakarak anlarsın. Bir bak
ülkenin yöneticilerine. Halkla araları nasıl? Halkın derdini, sıkıntısını
görebilecek basirete sahipler mi? O zaman foyaları meydana çıkar.”
Geçenlerde okuduğum, yıllar evvel yaşanmış ve halk
arasında da fıkra olarak anlatılan bir olay, o ihtiyarın aslında ne demek
istediğini daha iyi anlamama sebep oldu. İhmalin dorukta olduğu, geri kalmış
illerimizden Kars’ta gerçekleşen ve halkından bîhaber yöneticilerin hallerini çok
iyi anlatan o fıkra gibi hadise şöyle:
Bir zamanların Kars valisi ihtiyar bir köylüye: “Baba
halinden memnun musun, bizden bir şikayetin var mı” diye sormuş. Adamcağız
ezile büzüle: “Bir şikayetim yok bey. Allah devlete millete zeval vermesin”
demiş.
Onun dertlenmesini, yardım istemesini uman vali
beklediğinin tersine cevap alınca üstelemiş. Köylü yine: “Bir şikayetim yok
devletimden vali bey. Sen de, kaymakam da, belediye başkanı da iyisiniz,”
demiş. “Herkesten memnun musun yani. Şikayetçi olduğun kimse yok mu, doğruyu
söyle, çekinme,” diye vali bastırınca: “Canım valim var tabii şikayetim, olmaz
mı, demiş köylü ve devam etmiş: Ruslar burayı işgal ettiler. 50 yıla yakın
buralarda kaldılar. Ha şu taş binaları onlar yaptı, şu hastane onların, şu
yollar onların. Sonra çekip gittiler. Bunca sene geçti, akıllarına gelmedi,
yahu bakımsızlıktan harabe olmuştur yaptıklarımız, gidip onaralım demediler!”
İhtiyar köylünün ihmal edilmişliği, vurdumduymazlığı son
derece nüktedan bir dille anlattığı ortada. Fakat bu espriyi vali anlamış
mıdır, sonra birisi anlayıp onur meselesi yaparak duruma el atmış mıdır?
Kars’ın bugünkü haline gidip bakmak lazım.
Büyük İthama Kılıf
Ülkemizde süregelen tarih tartışmalarından biri de,
Osmanlı Devleti’nin son padişahı Sultan Vahdettin üzerinedir. 17 Kasım 1922’de
bir İngiliz zırhlısıyla Malta’ya giden Sultan Vahdettin, ülkeden ayrılışının
ardından yeni yönetim tarafından hain olarak ilan edilmiş ve o tarihten bu yana
gelen “Vahdettin hain mi, değil mi?” tartışmaları böylece başlamıştır. Fakat
1923-1939 yılları arasında Dışişleri Bakanı olarak görev yapan Tevfik Rüştü Aras’ın
şu sözleri bu konusunda ufak da olsa bir fikir verir mahiyettedir:
“Bir gün Abdurrahman Necip Paşa, oğlu Bekir Sami Efendi
ve daha birkaç kişi, Londra’daki bir otelin lobisinde oturuyorlardı. Aniden
içeriye Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras girdi. Abdurrahman Necip Paşa onu
görünce birden ayağa kalktı ve bakanın yakasına yapışarak bağırmaya başladı:
“Utanmıyor musunuz! Hepiniz bilirsiniz ki Sultan Vahdettin ülkeyi kurtarmak
için böyle davrandı. Bunu bildiğiniz halde ona nasıl vatan haini dersiniz?”
Tevfik Rüştü Aras şu cevabı verdi: “Hâşâ efendim, sümme
hâşâ... Sultan Vahdettin vatan haini değildir, bunu hepimiz biliyoruz ama
millete söylersek işler karışır. “Biz çıkalım, siz gelin.” demek gibi olur. Bu
yüzden bizler böyle söylemeye mecburuz.”
Bir Sadakat Abidesi: Yedi
Sekiz Hasan Paşa
1831-1905 yılları arasında yaşayan Yedi Sekiz Hasan
Paşa, Osmanlı döneminde erlikten mareşalliğe kadar yükselebilen ender
isimlerdendi. İmzası Arapça yedi ve sekiz rakamlarından oluştuğu için bu lakabı
almıştı. Paşa, yanında görev aldığı padişahlara sadakatiyle ve kimseye
imtiyazlı davranmamasıyla meşhur bir insandı. Aşağıda nakledeceğimiz hadise
Paşa’nın sadakat, emre itaat ve makam mevkisi ne olursa olsun kimseye imtiyazlı
davranmadığını gösteren en güzel örneklerden biridir:
Hasan Paşa, Sultan Abdulaziz’e büyük bir samimiyetle
bağlıydı, onun emirlerini harfiyen uygulardı. Bir gün Sultan Balmumcu
Çiftliği’ne gidecekti. Yolda her türlü tedbir alınmış, ilave muhafızlar
yerleştirilmişti. O civarda bulunan Hacı Osman Bayırı’ndaki köşkte ikamet eden
Şehzade 2. Abdülhamid aynı saatte köşke dönüyordu. Yolda önüne Hasan Bey çıktı
ve ona “Yasak!” diyerek, hünkârla aynı yöne gitmesini engelledi. Bunun üzerine
Şehzade Abdülhamid: “Beni tanımadınız mı? Ben ikinci veliahdım,” dedi. Aldığı
cevap enteresandı: “Veliaht meliaht tanımam! Ben padişahın adamıyım, sadece onu
tanırım!” O gün kendini tanıtamayarak köşküne geçiş imkanı bulamadı. Şehzade Abdülhamid
bu duruma ilk anda kızdıysa da onun padişaha olan bağlılığına hayran kaldı.
Paşayı hafızasının bir kenarına kaydetti. Aradan yıllar geçtikten sonra Şehzade
Abdülhamid, 34. Osmanlı padişahı olarak tahta çıkar çıkmaz ilk yaptığı işlerden
birisi Abdülaziz’in ölümünden sonra görevden alınan Paşa’yı, ferîk (tümgeneral)
rütbesiyle eski vazifesi olan Beşiktaş Karakol Komutanlığı’na geri getirmek ve
fahrî yaver sıfatıyla saray protokolüne dahil etmek oldu.
Sultan Abdülaziz’e son derece bağlı olan Paşa’nın
sadakat huyunun hiç değişmemiş olduğu iki yıl sonra anlaşılacak ve 1878
Mayıs’ında Ali Suavi’nin bir saray darbesiyle Sultan 2. Abdülhamid’i öldürüp,
yerine akli dengesi yerinde olmayan kardeşi 5. Murat’ı geçirme düşüncesi Yedi
Sekiz Hasan Paşa’ya takılacaktı. Paşa, Ali Suavi’nin kafasına odunla vurup yere
yığacak ve 2. Abdülhamit Han’ı ölümden kurtararak tarihin akışına etki edecekti.