Binbir Damla - Yusuf YAVUZ
Aziz Mahmud Hüdayî k.s.
Celvetiyye tarikatının kurucusu olan büyük mutasavvıf
Aziz Mahmud Hüdayî (1541-1628), medrese tahsili ve tasavvuf terbiyesinden
sonra, 1573’te Bursa’da müderris ve mahkeme naibi (kadı vekili) oldu. Daha
sonra bu vazifeden ayrılarak Muhyidddin Üftade k.s. hazretlerinin müridi oldu.
Sonra İstanbul’a gelip çeşitli semtlerde mürşitlik ve vaizlik yaptı. 1616’da
Sultan Ahmed Camii’nin açılışında ilk hutbeyi okudu. Türbesi, Üsküdar’da
yaptırdığı Hüdayî Dergâhı yanındadır. Çoğu Arapça otuz kadar eseri ve ilahi
tarzında şiirleri vardır. Türkçe “Divan-ı İlâhiyat”ı tıpkıbasım ve çevirisiyle
yayımlanmıştır (İstanbul 2005).
Evliya Çelebi’nin anlattığına göre, kendisi ve yedi
Osmanlı padişahı Hazret’in elini öpmüştür. Başta I. Ahmed olmak üzere devrin
büyüklerinden Dilaver Paşa, Hoca Sadeddin Efendi, Nev’izade Ataî ve Bursalı
İsmail Hakkı gibi birçok ileri gelen zatlar, onun dergâhına bağlı kimselerdi.
Aziz Mahmud Hüdayî hazretleri Bursa’da müderris ve
mahkeme naibi iken, bir gece rüyasında cehennemi görür. Cennetlik olduğunu
umduğu alim ve salih bazı kişilerin, hatta vefat etmiş alim hocası
Nazır-zâde’nin cehennemlikler içinde bulunduğunu fark eder. Bu müşahededen sonra,
önceden tanıyıp takdir ettiği mürşid-i kâmil Muhyiddin Üftade hazretlerinin
huzuruna varır, kendisinin müritliğe kabulünü rica eder. Üftade hazretleri
kabule şart olarak, evvela mal ve mülkten sonra memuriyetten vazgeçmeyi,
nefsini de ayak altına almayı teklif eder. O da bu teklifi kabul ederek yeni
bir hayata başlar.
Yaygın bir menkıbeye göre ise: Kadılık makamındaki Hüdayî
hazretlerine kocasıyla davacı bir kadın gelir. Eşi bu sene hacca gidemezse
kendisinin kesin boş olduğunu söylemiştir. Adam arefe günü ortadan kaybolup
bayramın sonunda eve dönmüş ve hacdan geldiğini iddia etmiştir. Bunun mümkün
olmadığını ve bu durumda nikahının düşmesi gerektiğini savunan kadın, mahkeme
kararıyla bu ayrılığın tescilini ister. Fakat adamı hacda gören Bursalı hacılar
memlekete döndükten sonra işin gerçeği anlaşılır. Adamın, Üftade hazretlerinin
himmet ve kerametiyle sıradışı bir seyahat (tayy-ı mekan) yaptığını anlayan Hüdayî
hazretleri gidip Hz. Üftade’ye intisap eder.
Sefîne-i Evliyâ, 2/586-87; Nev’îzâde Atâî, Hadâiku’l-Hakâık
(İstanbul 1989), s.761; Diyanet-İslâm Ansiklopedisi, 4/338-39.
Ciğer Satan Hakim
Aziz Mahmud Hüdayî, Üftade hazretlerine intisap etmişti
(Ocak 1577). O zaman otuz altı yaşındaydı. Üftade hazretleri ona, enaniyet
(benlik) duygusundan arındırmak için: “Haydi evladım, bir sırık ciğeri omuzuna
al da üç gün boyunca Bursa sokaklarını dolaşıp satmaya çalış!” diye emreder. O
da, ciğerlerin takıldığı bir sırığı samur kürklü omuzuna alarak çarşı çarşı
dolaşır. Bunu gören Bursa halkı: “Vah yazık, hakim bey çıldırmış!” diye
dedikoduya başlamıştı. Bunun üzerine hakimlikten azledilerek, yeni hakimin
tayini istenir.
Aziz Mahmud Hüdayî hazretleri şeyhinin bu imtihan emrini
yerine getirdikten sonra dergâhın tuvaletlerini temizlemekle görevlendirilir.
Bir gün abdesthaneleri yıkarken kulağına davul-dümbelek sesleri gelir. Meğer
yeni tayin olunan hakim geliyormuş. Şehir halkı onu karşılamak için toplanıp
davul çalıyormuş. Bunu duyan Hüdayî hazretleri: “Yeni hakim geliyor ha! Biçare Mahmud,
sen böyle bir memuriyeti terk ettin de şimdi tuvalet hizmetkârı oldun!”
şeklinde nefsinden gelen bir tepki ve hoşnutsuzluk duygusuyla başbaşa kalmıştı
ki, derhal kendini toparlar ve: “Mahmud! Sen şeyhine nefsini ayak altına
alacağına söz vermedin mi?” diyerek gönlüne düşen bu halden tevbekâr olur.
Üç yıllık dergâh hizmetinden sonra Aziz Mahmud’a şeyhi
tarafından irşat yetkisiyle “hilafet-nâme” verilir ve ona “Hüdayî” lakabı
takılır. Fakat diğer müritler arasında kısa süredeki bu hilafet mertebesini
çekemeyip sızlananlar görülür. Bir kış gününde yemek sofrası kurulmuş, üstüne
pilav konmuştu. Üftade hazretleri: “Şimdi bağdan taze üzüm gelse şu pilav ile
güzel yenirdi.” buyurdu. Üzüm mevsimi olmadığı için müritler şaşkın ve ilgisiz
birbirine bakışırken, Hüdayî hazretleri izin isteyip bağa koşar. Karla kaplı
bağda üzüm salkımlarının sarktığını görür ve sepetini üzümle doldurup geri
döner. Cezbeyle ilahiler söyleyerek yürürken ayağı kayıp bir batağa saplanır.
Sepeti elinden bırakmadan, batakdan da sıyrılıp dergâha erişir. İçeridekiler ise
henüz yemek sofrasındadır. Diğerleri hayretle olanları izlerken, Üftade
hazretleri: “Siz de anladınız ya, Hüdayî hilafet mertebesini çoktan hak
etmiştir.” der.
Sefîne-i Evliyâ, 2/587-88; Evliyalar Ansiklopedisi
(İstanbul 1992), 3/307-10.
Ateşsiz Isınan Su
Hüdayî hazretleri, şeyhi Üftade hazretlerinden irşat
ehliyeti olarak hilafet ve icazet alıp Sivrihisar’a gitmiş, orada altı ay
kalarak Bursa’ya dönmüştü. Son zamanlarını yaşamakta olan mürşidine bir müddet
daha hizmet eder. Üftade hazretleri seher vakti erkenden kalkardı. Hüdayî
hazretleri de ondan önce kalkarak şeyhinin hizmetinde abdest suyunu
ısıtıverirdi. Havanın çok soğuk olduğu bir seher vakti geç uyanınca suyu ısıtma
fırsatı bulamamıştı. Şeyhinin abdest için hazırlandığı sırada, Hüdayî hazretleri
su ibriğini alarak, telaş ve heyecanla kalbinin üzerine bastırır, onu zikrullah
ve dua ısıtmaya çalışır. Sonra şeyhinin ellerine suyu dökünce; “Oğlum çok
ısıtmışsın! Fakat bu su ateşte ısınmışa benzemez.” der ve yeni makamına işaret
eder. (Bu ibrik Üsküdar’daki türbede muhafaza edilmektedir.)
Şeyhinin vefatından sonra Bursa’dan ayrılır, önce
Rumeli’ye gider, oradan da İstanbul’a gelir. 1590’larda Üsküdar’a yerleşir. I. Ahmed’in
gördüğü tabiri güç bir rüyayı isabetle yorumladığı için dindar ve genç padişah
ona iltifat ve intisap etmiştir. Sultan Ahmed Camii’nin temelini Hüdayî
hazretleri atmış, açılışı ve ilk hutbesi de onun tarafından icra edilmiştir
(1616). Hizmetinde iken Hz. Üftade’nin ona: “Padişahlar rikabında yürüsün..”
duasının bir tecellisi olarak, Hüdayî hazretleri atlı iken Sultan Ahmed’in onun
yanında yaya yürümüştür. Hüdayî hazretleri bir gün sarayda abdest alırken
Sultan Ahmed suyunu döküvermiş, annesi valide sultan da havlusunu
tutuvermiştir. O sırada valide sultan içinden, “Şu zat-ı muhterem bir keramet
gösterse de görsek..” diye düşünürken Hüdayî: “Bazıları bizden keramet görmek
ister. Suyumuzu padişah döker, havlumuzu valide sultan tutar. Bundan büyük
keramet mi gerekir?” der.
Sultan Ahmed, bir gün Hüdayî hazretlerine bir hediye
göndermiş, fakat o bunu kabul etmemiş. Padişah da onu Abdülmecid Sivasî
hazretlerine gönderince kabul edilmiş. Padişah, “Bu hediyeyi Hüdayî hazretleri
kabul etmediler.” deyince Sivasî: “Hüdayî bir ankadır ki leşe konmaz.” demiş.
Birkaç gün sonraki karşılaşma da padişah, Hüdayî hazretlerine Şeyh Abdulmecid’in
hediyeyi kabul ettiğini söyler. Hüdayî de: “Padişahım, Aldülmecid bir denizdir
ki birazcık pislikle pislenmiş olmaz.” der.
Sefîne-i Evliyâ, 2/589-90; Evliyalar Ansiklopedisi
(İstanbul 1992), 3/311-15.