Ayın Konusu - İslâmî Hayat Nedir, Nasıl Yaşanır
İslâm,
iman ve yaşantı bütünlüğünü gerektirir.
Müslümanlığı sadece bir kimlik, bir etiket olarak
taşımak, İslâm’ın insan üzerindeki gayesini gerçekleştirmeye yetmez.
Hz. Peygamber s.a.v., “İman temenni ve süs değil, kalbe
yerleşmiş ve yapıp edilenlerle doğrulanmış olandır.” buyuruyor.
Müslümanın imanını ispat eden yaşama biçimine “İslâmî
hayat” denilir.
İslâmî hayat herkesin kendi düşünce ve yorumuna göre
şekillenen soyut, anlaşılması ve uygulanması uzmanlık isteyen bir tarz
değildir.
Aksine son derece net, açık ve kolaydır. Çünkü İslâm
din-i mübin’dir. Yani apaçık, gizlisi saklısı olmayan, herkesin kolayca
yürüyebileceği bir yol.
Gelin, İslâmî hayatın ne üzerine ve nasıl inşa
edileceğini bir kez daha hatırlayalım.
Allah’ın birliğine, Hz. Muhammed s.a.v.’in son peygamber
olduğuna ve ahiret gününe inanan her insan müslümandır. Müslüman, tek gerçek
hüküm sahibinin Allah olduğunu bilir. O peygamberler göndererek insanlığı
uyarmış, doğru yolu göstermiştir. Müslüman bu gerçeği tasdik etmiş, tanık
olmuştur. Artık bu gerçeğe göre kendini ve hayatını inşa etme sorumluluğu
başlamıştır.
Dünya hayatı bitip Allah’ın insanlarla hesaplaşacağı gün
gelmeden hazırlanmak gerekir. Her şeyin başında, Allah ve Rasulü nasıl bildirdi
ise o haliyle İslâm dinini öğrenmek ve yaşamak gelir. Kendi görüş ve
düşüncelerimize göre dinî anlayış geliştirmek, bir yol çizmek yanlış ve
geçersizdir. Din, Allah’tan geldiği gibi kabul edilir.
Dünya ve ahiret hayatının hakikatine dair tek gerçek
bilgi kaynağı İslâm’dır. Bu bilgi dünyayı, ahireti, canlı ve cansız her varlığı
yaratan Allah’tan gelmektedir. Allah, aklın kavrayabildiği ve kavrayamadığı
hikmetlere bağlı olarak her yarattığına istediği şekli vermiş, hayatını
belirlemiştir. Onlar üzerinde istediği gibi etki ve tasarruf sahibi olan da
O’dur.
Dünya hayatını İslâm’ın prensiplerine göre yaşamanın en
doğru yol olduğunu biliriz. Allah’a güvenir ve O’na teslim oluruz. Asıl
beklentimiz, ümidimiz ahirette Allah’ın rahmetiyle karşılanmaktır. Bu hal müslümanı
güven ve huzur içinde yaşatır. Kendisi güvenli, huzurludur ve çevresine de
güven ve huzur verir.
Bu nedenle dünyanın müslümanın varlığına ihtiyacı
vardır. Müslüman, İslâm’ın emrettiği gibi yaşayarak bütün mahlukatın haklarını
gözetir. Onların yok olmasını, bozulmasını engeller.
Allah Tealâ, alemi bir bütünlük içerisinde yaratmıştır.
Alemdeki her bir unsur diğerine bağlıdır. İyi veya kötü haliyle diğerini
etkiler. İnsan da müslüman olarak yaratılarak ilâhi düzendeki yerini almıştır.
Yaratılışından uzaklaşması, içinde bulunduğu aleme yabancılaşması demektir. Bu
hal zarar görmesine yol açar. Çevresine de zarar vermeye başlar. İslâm bu
yabancılaşmanın, hakikatten uzaklaşmanın önüne geçmek için kurallar koyar.
Yapılacakları ve yapılmayacakları belirler. Böylece hayat için güvenli bir alan
oluşturur.
İlmihaller ve İslâm
prensipleri
İlmihal kitaplarımız, her seviyeden müslümanın
kolaylıkla anlayabileceği bir üslupla dinin kurallarını, Allah’ın emir ve
yasaklarını bir araya toplamıştır. Bu yazıya da kaynaklık eden merhum alimimiz
Ömer Nasuhi Bilmen’in “Büyük İslâm İlmihali” buna bir örnektir. Bir müslümanın
nasıl yaşaması gerektiğine dair temel prensipler, görevler bu ilmihalde
kolaylıkla bulunabilir.
Müslüman, görevleri olan insandır. Sorumlulukları,
yapması ve sakınması gerekenler vardır. Bu görevlerin kimileri zorunludur.
Bunlar Allah Tealâ’nın mutlaka yapılmasını veya yapılmamasını emrettiği
şeylerdir. Mesela namaz, zekât, oruç, hac yapılmasını emrettiği görevlerdir.
Yalan söylemek, çalmak, haksız yere kan dökmek gibi işlerin de kesinlikle
yapılmamasını emreder.
Müslümanın kimi görevleri de yapılması hoş görülüp
tavsiye edilen işlerdir. Bu tavsiyelere uymak, dinen zorunlu olmamakla birlikte
kişinin ahlâkî olgunluğunu gösterir, sevap kazandırır. Başta Yüce Rabbinin
olmak üzere herkesin takdirine, övgüsüne sebep olur. Yapılmaması bir noksan,
eksiklik olmakla birlikte bir sorguyu ve azabı gerektirmez. Nafile kılınan
namazlar, fakirlere ve düşkünlere yardım, cömertlik, güzel ve kibar davranışlar
gibi...
Dinen zorunlu olan görevler, dinimizin ibadetler
bahsinde ele alınır. Diğer görevler ise ahlâk bahsine aittir.
İslâm ahlâkı kişilerin kendi anlayışlarına, zevk ve
çıkarlarına, devirlerin modasına bağlı değildir. Kaynağı vahiydir, ilâhi bir
mana taşır. Bu sebeple insanların manevi ihtiyaçlarını karşılar, tatmin duygusu
verir, yükselme ve olgunlaşmayı sağlar.
Fazilet ve hikmet dini olan İslâm sayesinde müslüman
kişi yüksek bir ahlâk anlayışına sahiptir. Artık müslümanlığının ispatı
bakımından bu anlayışla yaşaması beklenir. Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz:
“Ben iyi ve güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”
buyurmuşlardır. Onun ümmetinin işi de bu ahlâkı devam ettirmektir.
Peygamberinin tebliğ ettiği din üzere olan müslümanın
kötü bir ahlâkla ömrünü tüketmesi beklenemez. O, kendisine öğretilen ahlâkın
faziletini, yüceliğini hissederek Efendimiz’in izini takip eder.
Her bir insan, kötü ahlâkını değiştirip bu yüce ahlâka
sahip olabilir. Efendimiz s.a.v.: “Ahlâkınızı güzelleştirin” diye emir ve
tavsiye buyurmuştur. Dinen hoş görülmeyen hal ve istekleriyle mücadele eden çok
kimsenin güzel bir ahlâk, iyi huylar kazandıkları görülmektedir. Buna “nefs
terbiyesi” denilir ve her kişi bununla yükümlüdür. Bu terbiye sayesinde müslümanlar
her çeşit görevlerini kolaylıkla yerine getirirler.
Müslümanın 4 Görev Alanı
Müslümanların görevleri esas olarak dörde ayrılır:
• Allah Tealâ’ya karşı olan görevler,
• Kişinin kendisine karşı görevleri,
• Aileye karşı görevler,
• Topluma karşı görevler.
Allah’a karşı görevler
Her akıl sahibi ve ergenlik çağına ermiş kimse, Allah Tealâ
hazretlerini bilip yalnız O’na kulluk etmekle sorumludur. Bu kulluk, bir insan
için en büyük nimet ve şereftir. Ancak Allah’a kulluk eden insan huzur bulur.
Evladın anne babasını, kardeşin kardeşini, arkadaşın arkadaşını bilmesi
gerektiği gibi, insan da en doğal hali olan kulluğunu bilmelidir. Aksi halde
Rabbini unutur, karanlıkta kalır. Dünya hayatını bir hiç olarak yaşar. Ebedi olan
ahiret hayatı ise azaba döner.
Allah’ın varlığını, birliğini, kudret ve azametini,
mübarek emir ve yasaklarını bilir ve doğrularız. Bu bizim inancımızı gösterir.
Sonra da namaz, zekât, oruç, hac gibi yükümlü bulunduğumuz ibadetleri seve seve
yerine getiririz. Bunlardan feyz alır, büyük zevk duyarız.
İslâm yurdunu koruma ve savunma da Rabbimize karşı
görevlerimizdendir. Dine ve İslâm yurduna hizmet, bir müslüman için çok
kıymetlidir. Bir hadis-i şerifte buyurulmuştur: “Müşriklere karşı mallarınızla,
canlarınızla ve dillerinizle cihad edin.”
Kişinin kendi nefsi ile mücadelesi de bir cihaddır.
Bundan dolayı önemli ilâhi bir görevdir. İslâm’ın verdiği bir terbiye
içerisinde nefsini koruyan kimse, hem kendisine hem İslâm yurduna
gereği gibi hizmet eder. Yüksek fedakârlıklar yüksek bir İslâm terbiyesi
sayesinde meydana gelir.
Kişinin kendisine karşı
görevleri
İnsanların kendilerine karşı da görevleri vardır. Bu
görevlerin bir kısmı bedenlerine bir kısmı ruhlarına yöneliktir.
Her müslüman için temiz ve pak olmak, güçlü bir bedene
sahip olmak gereklidir. Bedenimiz, Allah’ın bir nimetidir. Yaratılış şekliyle
O’nun harikalarından biridir. Her yönüyle insana hizmet eden bu bedene,
bağımıza bahçemize, evimize arabamıza gösterdiğimiz özen gibi özen göstermeliyiz.
Güçlü ve sağlıklı olmasına gayret etmeliyiz.
Sağlığa zarar verecek yiyeceklerden, içeceklerden ve
davranışlardan kaçınmak, hastalık halinde de tedaviye dikkat etmek gerekir.
İslâm’da içki haramdır. Herhangi bir organı kesin bir
lüzumu yokken kesmek haramdır. İntihar denilen cinayet haramdır. Çünkü bunları
yapmak Allah’ın insana ikram ettiği hayata suikast demektir.
Geceli gündüzlü aç durmak, helal şeylerden büsbütün
nefsini kesmek gibi riyazetler de caiz değildir. İslâm’da toplumdan ayrılıp
yalnız başına ibadetle meşgul olmak anlamındaki ruhbaniyet yoktur. Dinimizin
emrettiği ibadet ve riyazetler orta bir halde olup, hayatın zevkini,
mutluluğunu engellemez.
İnsan sağlam bir iradeye sahip olmalıdır. Yararlı
şeyleri öğrenip yapmalı, yararsız şeyleri de terk etmelidir. Başkalarının
hatalı davranışlarına özenmemelidir. Hakkın, doğrunun yanında olmalıdır. Her ne
sebeple olursa olsun haksızlığın, zulmün, eziyetin yanında olmamalıdır. Kötü ve
zararlı olan herhangi bir şeyi kıymetlendirmeye çalışmamalıdır.
Aklı ve zihni ilimle irfanla aydınlatmak, kalpte yararlı
ve yüksek duyguları uyandırmak gerekir. İslâm’da ilim ve marifet kazanmak pek
önemli bir görevdir. İnsan akıllıca yaşamalı ve daima gerçeğin peşinde
olmalıdır. Bir hadis-i şerifte: “İnsanın dayanacağı şey aklıdır. Aklı olmayanın
dini de yoktur.” buyurulmuştur.
Aileye karşı görevler
İslâm’da evlilik ve aile kurmaya önem verilmiştir. Aile
içerisindeki fertlere de karşılıklı görevler düşmektedir.
Erkeğin başlıca görevi eşiyle güzel geçinmek, onu
korumak, geçim ihtiyaçlarını karşılamak ve ailesine bağlı kalmaktır. Efendimiz
s.a.v.: “Kadınlara ancak kerim olanlar ikram eder, kötü olanlar da ihanet
eder.” buyurmuşlardır.
Kadın ise, eşinin namus ve şerefini korumak, kanaatkâr
olmak ve israftan kaçınmakla görevlidir. Eşinin dine uygun isteklerine itaat
ederek mutlu bir evliliğe yardımcı olur.
Çocuklar da anne babalarına saygı gösterip sözlerini
dinlerler. Kendilerinin hayatına sebep olan, yıllarca sevgi ve şefkatle korumuş
olan anne ve babalarına karşı “öf” bile demezler. Anne babasına bakmayan,
onların dine uygun emirlerini dinlemeyen, ihtiyaç zamanlarında yardımlarına
koşmayan bir evlat, hayırlı bir evlat olmaz. İnsan olma şerefini kaybeder ve
Allah Tealâ’nın azabını hak etmiş olur.
Anne babalar da, çocuklarını besleyip büyütür. Güzel
ahlâk ile terbiye edip hayata hazırlarlar. Çocuklar arasında eşitsizliğe,
haksızlığa yol açmazlar. Sakin, yumuşak davranışlarla terbiyelerine dikkat edip
isyan etmelerine sebep olmazlar.
Kardeşlerin başlıca görevleri ise birbirlerini sevmek,
birbirlerine saygı gösterip merhamet etmektir. Kardeşler arasındaki bağı
korumak gerekir. Maddi bir çıkar sebebiyle kardeşler arasına bir husumetin
girmesine izin vermemelidir.
Topluma karşı görevler
İnsanlar bir arada yaşar ve birbirlerine karşı
görevlerini yerine getirirler. Bu olmadıkça toplum hayatı devam etmez. Düzenli,
huzurlu bir hayatı elde etmek ve bunu sürdürmek güçleşir.
Her insan yaşama hakkına sahiptir. Kimsenin hayatına
haksız yere son verilemez. Bir insanı öldürmek bütün insanları öldürmüşçesine
büyük bir vebaldir. Bir insanın hayatını korumak ise bütün insanların hayatını
korumuşçasına büyük bir iştir.
Bütün insanlar hür yaratılmıştır. Geçerli bir sebep
olmadıkça tutsak edilemezler. Ancak hiçbir hürriyet de toplumun kötülüğüne
kullanılmaz.
Her müslüman, bütün insanların hidayet ve mutluluğunu
istemelidir. İslâm, bu ahlâka sahip olanlara büyük önem verir. Kötülüğe meyilli
insanların hallerine de acır ve doğru yola girmelerine çalışır.
İnsanlar birbirlerini iyilikle ikaz etmeye ve hallerini
düzeltmeye çalışırlar. Bu gayret hiçbir zaman başkasının vicdanını baskı altına
alma noktasına gitmez. Herkes kendi vicdanının hesabını Allah’a verecektir.
Fakat kimsenin başka insanlara zarar vermesine de izin verilmez.
Herkesin namus ve şerefinin korunması gerekir. Bunun
aksine bir davranış, gıybet, iftira, alay etme, sövme kesinlikle haramdır.
Kendi namus ve şereflerine saygısı olanlar, başkalarının da namus ve
şereflerini korurlar.
İslâm, kişilerin mülküne saldırıyı, hırsızlığı ve gaspı
da yasaklamıştır. Başkalarının malına göz dikmek hoş karşılanmaz. Herkes
Allah’ın taksimine saygı gösterir ve meşru yoldan kendi kazancını elde etmeye
çalışır.
Sevgi ve saygı kurallarına uygun ilişkiler,
içinde yaşadığımız toplumu güven ve huzur toplumu haline getirir. Böyle bir
toplumu elde etmek için herkes üzerine düşeni sabır ve akılla yerine
getirmelidir. İyi davranışların karşılığını görememe ümitsizliğine kapılıp bu
hal terk edilmez.
İnsanların eziyetlerine katlanıp eziyet etmemek gerekir.
Başkalarının kusurlarını görmeyip dost edinmelidir. Herhangi bir konuda yardıma
ihtiyacı olanlara destek olmalı, her insana saygıdeğer bir varlık olduğu
hissettirilmelidir.
Şunu unutmamalıyız ki, İslâm olmak hiçbirimizin kendi
kazancı değildir. Bize lütfedilen İslâm nimetine karşı en büyük teşekkürümüz
de, Allah Tealâ’nın bizden istediği gibi bir müslüman olarak yaşamaktır.
Her müslümanda bulunması
gereken ahlâkî özellikler
Müslüman Allah’tan korkarak haram ve şüpheli şeylerden
uzak durur. Her işinde doğruluk ve adalet üzere olup, verdiği sözü tutar.
Emanete sahip çıkar, hainlik etmez.
Söz ve davranışlarında edepli, güzel bir terbiye ile
hareket eder.
Gösteriş, riyakârlık yapmaz. İyi niyet ve saf bir kalple
başladığı işlerine, Allah Tealâ’nın rızasından başka bir karşılık beklemez.
Maddi bir çıkar, insanların pohpohlaması, bir terfi, makam elde etme gibi
sebeplerle niyetini çirkinleştirmez.
İyilik etmeyi sever. Bağışlayıcı davranıp ihsan eder.
İçinde yaşadığı toplumun huzuru, selameti için üzerine
düşeni yapar. Büyüklerine, tecrübe sahiplerine, amirlerine saygı gösterir.
Kendinden küçüklere yol gösterici, yardımcı olur.
İnsanlarla ilişkilerini, onlara karşı söz ve
davranışlarını öfkeden, tahammülsüzlükten arındırır. Acele etmez. İlişkilerinin
bir gurur mücadelesine dönüşmesine izin vermez.
Yumuşak huylu ve güleryüzlüdür. Çatık kaş ve kibirle
davranmaz. İçinde bulunduğu ortamı yaşanılmaz hale getirmez.
Sükûnet ve temkinle davranır. Kendi üzerine düşeni
güzelce yapıp, sonrasını Allah Tealâ’nın takdirine bırakır. O’nun takdirine
rıza gösterir.
Her canlı ve cansız varlığa Allah Tealâ’nın bir eseri,
sanatı olması hürmetine saygı duyar. Kıymet verir. Fakat kulları içerisinde
Allah Tealâ’ya karşı isyankâr olanlardan uzak durup, dostlarına yakın olur.
Herhangi bir şeyi uğursuz saymaz. Kötüye yormaz. Aksine
her işten bir hayır çıkacağını düşünüp ümitli olur. Sözlerinde de iyimserlik,
güven hakimdir.
Zorluğu görünce yılmaz. Yaratılışının her zorluğa
dayanıklı olduğunu bilir. Sabırlı davranışla bütün sıkıntıları aşar.
Gereğinden fazla konuşmaz. Dinlemesini bilir. Gerçeği,
hakkı gizlemez. Mümin kardeşleriyle arasında muhabbet, sevgi oluşması için
sohbet edebine dikkat eder.
Kutsal değerleri, namus ve şerefi el üstünde tutar.
Çirkin, kötü işlerden utanır. İnsanların kusurlarını örter. Görmezlikten gelir.
Yalnız kendi kusurlarını görmeye ve onları iyileştirmeye çalışır.
Başkalarının kendisine yaptığı iyilikleri unutmaz.
Minnettar olur. Teşekkür eder. Söz ve davranışlarında incelik ve kibarlık
görülür.
Bilgisi, becerisi her ne ise onu en güzel bir şekilde
ortaya koyar. Olduğundan fazla görünmeye çalışmaz. Üstünlük elde etmeye ihtiyaç
duymaz. Övünmez, kendini büyük görmez.
Dost olur, yardımcı olur. Kadirşinastır, kıymet bilir.
Şefkatlidir. Acır, merhamet eder. Vefalıdır. Verdiği sözü tutar, yerine
getirir.
Varlığıyla, her söz ve davranışıyla iyiliğe, hayra sebep
olur. Bunun aksinin olmamasına çok dikkat eder.
Müslüman, yaşadığı her anda Allah’ın yanında olduğunu
bilir. O’nu anar. O’nunla birlikte yaşar. O’nun sevgisini, yakınlığını elde
etmeye çalışır.
Her müslümanda bulunması gereken bu özellikler, büyük
İslâm ahlâkını oluşturur. Bu ahlâk, her türlü aşırılıktan arınmış dengeli bir
ahlâktır. Müslüman, akıl ve hikmetle doğruyu bilip bu ahlâkı edinir. İyi ve kötü
ahlâkı birbirinden ayırt edebilir.
Biraz gayretle güzel ahlâkı edinmek, dine sıkıca
yapışmak ve Allah ve Rasulü ne istiyorsa onu yapmak... Bu prensiplere göre
yaşanan bir hayat İslâmî hayattır. Yerin ve göğün sakinleri bu hayatın sahibine
dua ederler. Dünya ona minnetkâr olur. Ve inşallah “itminana ermiş, Rabbi
ondan, o Rabbinden razı olarak O’na döner. Seçkin kullar arasına girer. Cennete
girer.”