Başyazı - Dindarlık ve Zalimlik Bir Arada Olmaz - Mübarek EROL
İman
müminin Allah’a söz vermesi, teslim olmasıdır. Mümininin düşüncelerini ve
işlerini dini şekillendirir. Allah Tealâ’nın emir ve yasaklarına göre bir hayat
inşa etmek, dosdoğru yolda bulunmak, yani istikamet üzere olmaktır.
Mevlâmız kullarını belli vazifelerle mükellef tutmuştur.
Bu vazifeler yük değil, lütuftur. Nezih ve huzurlu bir hayatın, ebedi saadetin
garantisidir. Buna göre müminin Rabbine, kendine ve çevresindeki insanlara
karşı görevleri vardır.
Kişinin sağlam, kalbinde karar bulmuş bir iman ile
Allah’a bağlanması, sonra imanın gereği olan farz ibadetlerini yerine getirmesi
ilk vazifesidir. Sonra bu dünyada ve ahirette onu hüsrana uğratacak işlerden
sakınması, temiz ve güzel bir ahlâk sahibi olması, kimseye zarar vermemesi
gelir. Bu da farzdır ve ibadetler kadar önemlidir.
Mücellâ dinimiz İslâm müslümanları ve müslümanların
yaşadığı ortamı “güvenilir” olarak tayin ve tavsif etmiştir. Müslüman kişi bu
güven perdesini yırtacak hareketlerden sakınır, daima hayır ve iyilik üzere
olur.
İmam Gazalî rh.a. Mükâşefetü’l-Kulûb adlı eserinde şöyle
der:
“Cenab-ı Hak, Ümmet-i Muhammed’i insanların en
hayırlıları kılmıştır. Çünkü onlar iyiliği emreder, kötülüğe engel olurlar.
İnsanların İslâm’a girmesi için Allah yolunda mücadele ederler ve onlara
yararlı olurlar. Allah Rasulü s.a.v. buyurmuştur:
‘İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olan, en
kötüsü de insanlara zararlı olandır.’
Âl-i İmran suresinin 110. ayetindeki ‘...ve Allah’a
inanırsınız...’ ifadesinden kastedilen şudur: Allah’ın birliğini tasdik eder ve
bu inanç üzere sebat edersiniz. Muhammed Mustafa s.a.v.’in Allah’ın peygamberi
olduğunu ikrar edersiniz.”
İkinci bin yılın yenileyicisi olan İmam Rabbanî k.s.
hazretleri Mektûbât’ında şöyle buyurmuştur:
“İşin aslı nihayetinde kalbe dayanır. Eğer kalp
Allah’tan başka şeylere bağlanır ve kendini onlara kaptırırsa hali hiç iyi
değildir. Sadece adete uyarak yapılan amellerle ve şeklî ibadetlerle bir şey
ele geçmez. Bunun yerine kalbin imana tamamen sarılması ve bu haldeyken
Allah’ın emrettiği bedene ait ibadetlerin yerine getirilmesi gerekir.
Salih amelleri yerine getirmeden kalbin iyiliğinden,
temizliğinden söz etmek de boş bir iddiadır. Tıpkı dünyada bedensiz ruhun
varlığı düşünülemediği gibi, salih amelsiz de kalbin selameti düşünülemez.”
. . .
Dinimiz İslâm haklar dinidir. Bireyin, toplumun, canlı
cansız bütün varlığın hakkını korumayı esas alır. Güç ve iktidarın gelip
geçiciliğini hatırlatır, her vesileyle mülkün asıl sahibinin Allah Tealâ
olduğunu tekrarlar.Buna göre insan tevazu ile ömür sürmeli, elindeki imkanları,
özellikle de kamu imkanını asla zulüm aracı yapmamalıdır.
Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. buyurur ki:
“Allah Tealâ şu beş kişiye öfkelenir. Bu öfkesini
dilerse dünyada yürürlüğe koyar, dilerse ahirete bırakıp cehennemde karşılığını
verir:
Birincisi şu devlet başkanıdır ki, halktan
tam bir güç aldığı halde, onlara karşı insaflı davranmaz ve uğradıkları zulme
karşı onları korumaz.
İkincisi şu toplumun yöneticisidir ki, halk kendisine
itaat ettiği halde kuvvetli ile zayıfa eşit davranmaz ve kendi isteğine göre
konuşur.
Üçüncüsü, aile reisidir ki, hanımına ve çocuklarına
Allah’ın emirlerini uygulamalarını emretmez. Onlara dinin emirlerini öğretmez.
Dördüncüsü, iş sahibi bir insandır ki, işini yaptırmak
için işçi tutar, işini yaptırır fakat ücretini tam olarak vermez.
Beşincisi ise, hanımına mihri konusunda haksızlık
yapar.”
Yine Allah Rasulü s.a.v. buyurur:
“Aciz duruma düşmeden tevazu gösteren kişiye ne mutlu!
Helal yoldan kazandığı parayı Allah yolunda harcayana ne mutlu! Düşkün ve
zavallı kimselere merhamet edenlere, alimlerle ve salih insanlarla oturup
kalkanlara ne mutlu!”
Mevlâmız bizi her türlü hak ihlalinden korusun. Özellikle
de kul hakkından. O bütün gühahları affedebileceğini, fakat kul hakkının
vebalinden kurtulmak için kuldan helallik dilenmesi gerektiğini buyurmuştur.
Allah Rasulü s.a.v. insanlarla kurduğu ilişkilerde çok
dikkatli davranmış ve kim olursa olsun üzmemek, zarar vermemek için
çabalamıştır. Dört halife ve Ashab-ı Güzin de bu yolda yürümeye özen
göstermişlerdir. Özellikle sert tabiatıyla bilinen Hz. Ömer r.a., mesele kul
hakkına ve insanların incinmesine geldiğinde, adeta titreyerek hareket
etmiştir. “Faruk/Ayıran” sıfatı doğru ile yanlışı, hak ile bâtılı ayırması
adaletli olması sebebiyle kendisine verilmiştir.
Allah Rasulü s.a.v. ashabı, tüm insanlığı haklara riayet
konusunda daima uyarmıştır. İbn Ömer r.a. söyle anlatıyor:
“Allah Rasulü bir konuşma yapıp bize şunları söyledi:
– Sakın zulüm yapmayın! Çünkü zulüm kıyamet günü
sahibini bürüyecek karanlıktır. Kötü söz söylemekten sakının. Mal
düşkünlüğünden kendinizi koruyun. Sizden öncekilerden helâk olanlar bu yüzden
helâk oldular. Mala olan düşkünlükleri onları yakınlarıyla alakalarını kesmeye
yol açtı. Cimrileştiler, günaha, çirkin işlere daldılar.
O sırada bir adam kalktı ve:
– Ya Rasulallah! İslâm’ın en üstün yanı hangisidir, diye
sordu. Allah Rasulü s.a.v.:
– Müslümanların senin dilinden ve elinden güvende
olmalarıdır, buyurdu.”
Yine Allah Rasulü s.a.v. Tebük seferinde bir konaklama
esnasında sahabilere şöyle seslendi:
“Allah bağışlayanı bağışlar, öfkesini yutana sevap
verir. Başına gelen musibetlere sabredene karşılığını verir. Dedikoduları
dinleyip onlara uyanları rüsva eder. Allah sabredene kat kat sevap bahşeder.
Kendine karşı gelene ise azap eder.”
Allah Tealâ’nın göstermiş olduğu yolda azami dikkatle,
hiçbir sapma olmaksızın yürüyen Allah Rasulü s.a.v. böyle buyuruyor. Bizim de
O’nun yolu üzere olmamız kendi iyiliğimiz için gereklidir. Herkes için hepimiz
için hayırlı olan budur.
Rabbimizin tevfik ve inayetiyle...