Kaf Dağı’ndaki Huzur - T Ziya ERGUNEL
“Bî-vücûd
olmak gibi yoktur cihânın râhatı
Gör ki simurgun ne dâmı var ne de sayyâdı.” (Râgıb Paşa)
[Maddî varlığını yok etmeyince (insana) bu dünyada rahat
yoktur. Simurga (Anka kuşuna) baksana; ne tuzak ne de avcı (korkusu) var.]
Osmanlının 18. asırdaki sadrazamlarından Koca Ragıp Paşa
tam manasıyla çekirdekten yetişme bir devlet adamı. Kâtiplikten başlayarak en
yukarıya kadar devletin hemen her kademesinde görev yapmış. Sadece şiirde
değil, hat sanatında da behresi olan usta bir sanatkâr.
Koca Ragıp Paşa yukarıdaki beytinde sanatçılara mahsus
bir duyarlılıkla dünyadan şikayet ediyor gibi görünüyor. “Bî-vücut” olmak;
vücuttan kurtulmak, vücutsuz olmak, ölmek demek. İlk mısra, “yaşadığın müddetçe
bu dünyada rahat yok; ölünce kurtulur, rahata erersin” gibi harc-ı âlem bir
yakınma zannedilse de öyle değil. İkinci mısrada simurg misâli veriliyor çünkü.
Simurg, ismi var ama cismi yok bir efsanevî kuş. Bizim
daha ziyade “ankâ” veya “zümrüdüankâ” diye bildiğimiz bu kuşa verilen “sî-murg”
ismi Farsçadır ve “otuz kuş” demektir. Otuz ayrı kuşun rengini veya özelliğini
taşıdığı için böyle isimlendirildiği söylenir. Yani simurg aynı anda hem otuz
kuştur, hem tek bir kuştur. Bu sebeple tasavvufta “kesrette vahdet” (çoklukta
birlik) anlayışını temsil eder.
Simurgun Kaf Dağı’nda yaşadığı rivayetinden hareketle
“istiğnâ” sembolü olarak kullanıldığı da görülür. Kaf Dağı “kanaat”tir aslında.
Kaf Dağı’nda, kanaatin sonsuz ikliminde yaşayan simurgun istiğnası, yani
dünyaya yahut dünyalığa ihtiyaç duymayıp iltifat etmemesi, örnek alınacak
büyüklüktedir. Nihayet simurg görünmeyen, bî-vücut bir kuş olmak hasebiyle
insanın ruhunu, âdemiyetini, bedenine üflenen ilâhi nefhayı simgeler. Buna,
yine bir kuş olarak çağrıştırdığı “yükselme, yeryüzünün fevkine çıkma”
manalarını da ekleyelim.
Beytin zımnında, dünyada rahat ve huzur içinde yaşamak
isteyenlere simurg gibi olma tavsiyesi var. Dolayısıyla bu tavsiye, rahata
ermek için “kesrette vahdeti bulmak, istiğna yahut kanaat, âdemiyetimize
yönelmek ve dünyanın üstüne çıkıp aşağılardan kurtulmak” tekliflerini kapsıyor.
Farklı gibi görünen bu tekliflerin hepsi de birbiriyle alakalı ve aralarında
sebep sonuç münasebeti bulunuyor. Birinin varlığı diğerinin varlığını da
gerektiriyor.
Ferdî planda kesrette vahdeti yaşamak veya çokluk içinde
birliği fark etmek, tevhit akidesine sahip olmakla mümkündür. “Hakikatte Allah Teâla’dan
başka mevcut yoktur” şuurundaki muvahhitler, müşahede edilen âlemlerin fani
olduğunu, kendi vücudu da dahil bütün maddi unsurların müstakil bir varlığının
bulunmadığını bilir. İnsanın beşeriyeti ile âdemiyeti arasında sınandığını
unutmaz ve beşeriyetinin “nefs”ine göre değil, âdemiyetindeki ilahî ikramın
gösterdiği istikamette hareket eder. İnsan, beşeriyetinden sıyrılmışsa eğer,
istiğnâ sahibidir artık. Bu bir saflaşma, letafet kazanma halidir aynı zamanda.
Ağırlıklar bırakıldığı için yükselme gerçekleşir. Şairin “bî-vücut olmak”
dediği budur. Beşeriyetinin üzerine çıkmak, nefsinin tasallutundan
kurtulmaktır. Biyolojik manada ölmek değil ama “ölmeden evvel ölmek”tir.
Ölmeden evvel ölenler, suretâ var görünseler de gönül
kuşunu ten kafesinden kurtarıp âlem-i ervahtaki safayı yeniden yaşamaya
başlayan Allah dostu insan-ı kâmillerdir. Huzurludurlar, çünkü sürekli huzurda
olduklarının farkındadırlar. Fani unsurlardan arınıp saflaştıkları için safa
sürmektedirler. “Onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.”
ilâhi vaadiyle bu cihanda da rahattırlar. Esasen temizlenerek sahibine tahsis
edilmiş her gönül, iman etmiş olmanın emniyetiyle rahattır; tam bir itminan
içerisindedir.
Beyit, dünya rahatı adına beşeriyetimizin ihtiyaçlarını
karşılamaya, nefsin arzularını tatmine yönelmenin yanlışlığını da anlatıyor.
Nefsin sonsuz istekleriyle baş etmek mümkün değil. Ne kadar uğraşırsak
uğraşalım, ne kadar çok kazanırsak kazanalım yine bir şeyler eksik kalacak.
Kaldı ki biz bu dünyaya nefsimizi memnun edelim diye de gönderilmedik. Gerçekte
var olmayan, varlığı dünya hayatıyla sınırlı beşeri yanımız için ömür
tüketmenin manası da yok, faydası da. Huzur, rahat, itminan madem ki kalbin
hallerindendir, bunlar hırs ve açgözlülükle değil, kanaatle hasıl olur.
Simurg, dünyaya tenezzül etmeyip Kaf Dağı’nda kanaati
seçtiğinden rahattır. Nefsinin ihtiyaç ve isteklerini karşılamak üzere dünyaya
yönelmediği için tuzağa düşme tehlikesinden yahut avlanma tehdidinden azadedir.
Ancak o bütün bu tutumunu maddi tarafını yok saymaya borçludur.
Nefslerini terbiye edip gönüllerindeki ilâhi tecellinin
ışığında yol alanlar, imanın Allah Tealâ’ya şeksiz şüphesiz güvenmek olduğunu
bilenler, aşklarını zikirle büyütüp yegâne sevgiliye “kahrın da hoş, lütfun da
hoş” diyebilenler, kısaca simurg misâli “bî-vücut” olanlar için beşeriyetimize
zarar veren musibet ve belaların zerre kadar önemi yoktur. Hz.İbrahim a.s., bî-vücut
olup Hakk’ın “Halîl”i mertebesine çıktığı içindir ki Nemrut’un ateşine
atılırken dahi en küçük bir korku ve rahatsızlık duymamıştır.
Allah dostlarını bu dünyada rahatsız edecek tek şey, Allah’tan
ayrı olma halidir. O hal de ölmeden evvel ölmek suretiyle izale edilmiştir. Bu
dünyada rahat etmek, huzur bulmak istiyorsak eğer, Azrail hamle kılmadan Dost’a
götüren kervana katılıp bî-vücut olmanın yoluna koyulmak gerek. Bî-vücut
olmanın yolu Kaf Dağı’ndan geçiyor zaten.