İstikamet Üzere Olunca - Ahmet Nafiz YAŞAR
Mevlâna Halid-i
Bağdadî’nin kesme taşla örülmüş, yeşil kubbeli küçük ve mütevazi türbesine
vardığımızda giriş kapısının üzerindeki Abdülhamid tuğrası karşılıyor bizi.
Sultan II. Abdülhamid, Osmanlı’nın son zamanlardaki hengâmede ayakta kalmayı
biraz da Halidî şeyhlerinin himmetine borçlu olduğunu biliyor. Türbe bu borca
karşı küçük bir teşekkür gibi.
Kâbe’ye yönelip Delâil-i Hayrât okumakta olan genç
müderrisin Allah vergisi çok güçlü bir hafızası, keskin bir zekâsı vardı. Bir
kere okuduğunu unutmuyor, en zor ve karmaşık meseleleri hemen kavrıyordu. Son
derece çalışkan ve azimliydi. Süleymaniye’nin en büyük alimlerinde okumuş, daha
delikanlılık çağlarında iken din ilimleri yanında astronomiden geometriye kadar
fen ilimlerinden de icazetler almıştı.
Yirmi yaşında medresede ders vermeye başladı. Kendisine
getirilen her müşkülü çözen, isminden övgüyle bahsedilen meşhur bir alim
olmuştu genç yaşta. Fakat takvasına, ibadetlerine çok düşkün olmasına, ilminin
derinliğine, gördüğü itibara rağmen, adını koyamadığı bir eksiklik hissediyordu
içinde. Bu eksikliği gidermek ümidiyle hacca niyet etmiş, külfetli bir
yolculuktan sonra Mekke’ye ulaşmıştı.
İşte şimdi içinde bulunduğu Cuma gününün feyzinden de
istifade için Kâbe’yi tam karşısına almış, Delâil-i Hayrât okuyordu. Bir ara,
sırtını Kâbe’ye dönmüş, kayıtsızca oturan ve kendisine bakan bir adama takıldı
gözü. Canı sıkıldı. İçinden, “Bu ne edepsizlik böyle! Hiç sıkılmadan Kâbe’ye
sırtını dönmüş oturuyor.” diye buğzetti. Adam, onun aklından geçenleri okudu
adeta ve “Halid!” diye seslendi; “Mümine hürmet Kâbe’ye hürmetten öncedir. Hem
Medine’de sana söylenenleri ne çabuk unuttun?”
Uzaklara işaret var
Sonraları Mevlâna Halid Bağdadî ismiyle anılacak genç
müderris sarsıldı. Mekke’ye gelmeden önce Medine’de bir müddet kalmış, orada
Yemenli bir zat kendisine, “Mekke-i Mükerreme’ye vardığında edebe aykırı bir
hal görürsen hemen reddetme..” ikazında bulunmuştu. Az önce ayıpladığı adam bu
nasihati hatırlatıyor, tanışmadığı halde kendisine adıyla hitap ediyor,
aklından geçirdiklerini biliyordu. Velilere mahsus kerametlerdi bunlar. Ama
Mevlâna Hâlid böyle kerametlerin muhatap için bir mesaj olduğunu anlayacak
kadar feraset sahibiydi. Hemen adamın ellerine sarıldı, af diledi, himmet
istedi. Adam, “Hayır” dedi; “Senin işin burada değil, orada tamam olacak”.
Eliyle Hindistan taraflarını işaret ediyordu.
Mevlâna Halid dönüp Süleymaniye’ye geldi; medresedeki
derslerine yeniden başladı. Fakat aklı fikri Kâbe’deki Allah dostunun
işaretindeydi. Bu işaretin biraz daha belirginleşmesini beklemeye başladı. Çok geçmedi,
önce rüyasında Hz. Peygamber s.a.v.’den Hindistan’a gidip zamanın en büyük
velilerinden Abdullah Dihlevî k.s. hazretlerine intisap emri aldı. Sonra Dihlevî’nin
müritlerinden Mirza Abdurrahim, mürşidinin selamıyla çıkıp geldi ve davetini
iletti. Mevlâna Halid ile Mirza Abdurrahim arasında Mevlâna Celaleddin ile
Şems’inkine benzer bir dostluk oluşmuştu. İkisinin de gözü birbirlerinden başka
kimseyi görmüyordu artık. Mevlâna Halid derslerini ve talebelerini ihmal
ediyor, bu hal hoşnutsuzluklara sebep oluyordu. Varılacak menzil de
kesinleştiğine göre yola düşmenin vaktiydi. İki dost 1809 senesinde İran ve
Afganistan üzerinden Hindistan’a doğru yola koyuldular.
“Halid bizdeki her şeyi alıp
götürüyor”
Kona göçe bir yıl sürdü yolculuk. Mürşidi Şah Abdullah Dihlevî’nin
Cihanâbâd (Delhi) şehrindeki dergâhında bir müddet yerleri süpürüp dervişlere
su taşıyan bu meşhur alim, kısa zamanda manevi kemalini tamamladı, velayet-i kübrâ
makamına ulaştı. Beş ay sonra irşat vazifesiyle Bağdat’a gönderilirken onu
gözyaşlarıyla uğurlayan şeyhi Abdullah Dihlevî, vazifesini hakkıyla yapmış
insanlara mahsus bir huzurla, “Halid, bizdeki her şeyi alıp götürüyor..”
diyecekti arkasından.
Mevlâna Halid, alıp getirdiklerini dağıta dağıta Süleymaniye’ye,
memleketine döndü. Bundan sonra fasılalar halinde Süleymaniye, Bağdat ve Şam’da
devam eden hayatı, dünyanın dört bir tarafına dağılan bağlılarına Delhi’den
aldıklarını vermekle geçti. Türlü sıkıntılarla, çilelerle geçen ömrü 9 Haziran
1827’de Şam’da noktalandı. Vasiyeti üzerine Kasiyun dağına defnedildi.
Yürüyüp yol göstermek
Mevlâna Halid Bağdadî k.s. hazretlerinin türbesini
ziyaret etmek üzere Şam’ın kuzeyindeki mahallelerin dar sokaklarını
tırmanırken, ister istemez onun yolculuklarını hatırlıyor insan. Önce Süleymaniye’den
Medine ve Mekke’ye, sonra tekrar Süleymaniye’den ta Hindistan’a, Delhi’ye gidip
dönmek suretiyle yapılan ve yıllar süren meşakkatli yolculuklar... Arkasından Süleymaniye,
Bağdat, Şam arasında yine seyahatlerle geçirilen bir ömür... Bazen böyle
oluyor. Bir kâmil mürşidin yürüyüp yol eylemesi gerekiyor ki takipçileri
kolayca mesafe alsın, şaşırıp yoldan çıkmasın.
Nakşîliğin Mevlâna Halid Bağdadî’nin yürüyüşünden mülhem
tarzına “Hâlidîlik” diyor kaynaklar. Halidîlik yeni bir yol, sâdât silsilesinin
öteden beri sürdürdüğü çizginin dışında yeni bir çığır değil. Fakat bazen
insanlar eski bir yol üzerinde de yürüyüşlerini alışkanlık haline getirip maksadını,
menzilini, yürüme usul ve adabını unutuyor; izlere dikkat etmediği için
istikametini yitirebiliyor. İşte böyle zamanlarda müminlerin velisi olan Cenâb-ı
Hak, sırât-ı müstakîm üzere yürüyüp yol göstermesi, yoldaki izleri
belirginleştirmesi için bir kulunu görevlendiriyor. Onun yürüyüşüyle izler
tazeleniyor, yol tesviye ediliyor, işaretler yeniden yerli yerine konuyor.
Geçtiği yerleri yeşerterek
yürümek
Mevlâna Halid hazretlerinin yolculuklarında böyle bir
hikmet var sanki. Nitekim takip ettiği güzergâh yeni değil; biliniyor. Ama onu
çok genç yaşta Kur’an ve Sünnet’in bütün inceliklerine vâkıf kılan ilahî
takdir, bu belli güzergâhlar üzerindeki hemen her durakta neredeyse bütün
sapkın yönelişlerin taraftar ve temsilcileriyle de karşı karşıya getiriyor.
Mevlâna Hâlid Bağdadî meselelere hakim olmanın emniyeti ve tesirli hitabeti ile
bazen nasihat ederek, bazen cedelleşerek Ehl-i Sünnet akaidine aykırı bütün
unsurları temizleye temizleye yol alırken, geçtiği her yeri yeşertip yeniden
diriltiyor adeta.
İşte Halidîlik, Mevlâna Halid Bağdadî’ye bahşedilen bu
ihyâ kabiliyetinin bâtınî yoldaki tezahürü aslında. Öyle olmalı; zira o sıralar
önü ve sonu ile irtibatı kesilip maksatsız bir gezinti sahasına çevrilen “yol”,
Mevlâna Halid’den sonra dünyanın dört bir yanına ulaşarak büyük mücahitlerin
şanlı yürüyüşlerine imkan vermiş. Halidî müntesiplerinden İran’da Şeyh Ubeydullah,
Irak’ta Şeyh Taceddin, Kafkasya’da Şeyh Şamil, Suriye’de Şeyh Muhammed Halid
el-Hamevî, Anadolu’yu İslâmlaştıran Horasan erenleri gibi zulme ve küfre karşı
mücadele ederken; Halidî şeyhleri Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bütün engellere
rağmen medreseleri yaşatmaya çalışmışlar. Bu, aslından farklı ve yeni bir çığır
açmak değildir elbette. Asırlar öncesinin tavrını, Yesevîlerin, Şâh-ı Nakşibendîlerin,
Hâce Ahrar’ların çizgisini yeniden kuşanmaktır.
Olmazları olduran tavır
Kasiyun’a çıkıp Mevlâna Halid Bağdadî’nin kesme taşla
örülmüş, yeşil kubbeli küçük ve mütevazi türbesine vardığımızda giriş kapısının
üzerindeki Abdülhamid tuğrası karşılıyor bizi. Sultan II. Abdülhamid,
Osmanlı’nın son zamanlardaki hengâmede ayakta kalmayı biraz da Halidî
şeyhlerinin himmetine borçlu olduğunu biliyor. Türbe bu borca karşı küçük bir
teşekkür gibi.
İçeri girip üzerine ayetlerin sırmayla işlendiği koyu
yeşil kadifeyle örtülü merkadin bir yanına oturuyoruz. Baş tarafında mezar
kitabesi mahiyetinde yazılar var. 1193 ve 1242 olarak verilen doğum ve vefat
tarihleri dikkatimizi çekiyor. Mevlâna Halid Bağdadî hazretleri hicri takvime
göre 49, miladi takvime göre 48 yıl yaşamış yani. Kısa bir ömür ve bu kadar
kısa bir ömre sığan fevkalade mazhariyetler...
Nakşîlik Anadolu’dan Malezya, Endonezya ve Cava’ya;
Kafkaslardan Balkanlara, üstelik aslî mecrasını bularak bu zaman diliminde bir
daha yayılıyor. Bu kadar ömre bu kadar yol nasıl sığar, bu kadar ömürde nasıl
bu kadar tesir bırakılır; bu kadar zorluğa, sıkıntıya, çileye nasıl tahammül
edilir?
Merkadin iki yanına işlenmiş Ayete’l-Kürsî ile cevap
alıyoruz önce: Allah Teâla, bütün âlemlerin olduğu gibi, kendisine giden
yolların da “Kayyûm”udur; koruyup gözetecek, tıkanıp kapanmasına izin
vermeyecektir şüphesiz. Sonra mezarın üst yan taraflarında iki ayet: Biri Yunus
suresinin “İyi bilin ki Allah’ın velileri üzerine korku yoktur; onlar mahzun da
olmazlar.” mealindeki 62. ayeti. Diğeri ise Fussilet suresinden 30. ayet. Mealen:
“Rabbimiz Allah’tır deyip sonra da istikamet üzere olanlara gelince... Onların
üzerlerine melekler iner ve derler ki: Korkmayın, üzülmeyin, size vaad edilen
cennetle sevinin.” buyuruluyor.
Her iki ayette de Allah dostlarının karşılaştıkları
sıkıntılar karşısında korku ve ümitsizlikten uzak oldukları müjdeleniyor. Ancak
özellikle Fussilet suresinin 30. ayetinde bu dostluğun gereği, “Rabbimiz
Allah’tır deyip sonra istikamet üzere olmak” şeklinde ifade buyuruluyor.
Ayetteki “sonra istikamet üzere olanlar” mealiyle karşılanan “sümme’stekâmû”
ibaresini Hz. Ebubekir r.a., “ikrarlarında sabit olup mucibince amel edenler;
sözde kalmayıp fiilde de doğru yolda olanlar” diye tefsir etmiş. Galiba bütün
mesele burada. İstikamet üzere olunca kısa bir ömür sürseniz dahi Cenab-ı Hak
olmazları olduruyor, hadsiz nimetlere nail ediyor sizi.