Bulanmadan Akmak Ne Güzel - Hasan AKÇAY
Kaynağında
kalmaz sular. Uzak dağ başlarından sonra bir kader çizilir önlerine. Kimi
çizgiler gibi ince, kimi nehirler gibi coşkun bir sonsuzluğa, bir durulmaya doğru
akıp giderler. Bu akışla birlikte geçilen her bir yerde biraz daha kaybedilir
saflık, duruluk.
Gün geçtikçe sohbet vakitlerimizin arası sıklaşıyor
seninle. Belli bir zamandan sonra insan konuşacak, dertleşecek, düşünce ve
duygularını paylaşacak birilerini arıyormuş demek. Herkes gibi, ömür
merdivenine tırmanıştaki her basamakta biraz daha yalnızlaşıyor muyuz
yoksa?
Öyle ya, nice vedalarda boynun büküldü. Kim bilir kaç
gidenin ardından gözlerine yağmur bulutları çöktü. Kaçıncı kez yeşerdi
çimenler, kaçıncı kez ağaçlar yapraklarını döktü. Takvimlerden kopanlar bir
daha geri gelmedi. Öyle bir akıştı ki bu, geri dönüşü olmayan. Adı; zaman…
Neydi ki zaman? Ardından koşarken, kanadına nice umutlar
bağladığımız yücelerden uçan bir kuş mu? Yoksa çağlayarak akan ve emellerimizin
içine düştüğü, bizim bir türlü yetişemediğimiz bir ırmak mı?
O ki, şimdi geriye dönüp baktığımızda uzun uzun
seyredebileceğimiz bir film şeridine dönüşmüş. O şeritte büyük bir mutlulukla
seyredeceğimiz karelerden çok, keşke bir makasla kesip atabilsem dediğimiz
görüntüler daha mı fazla?
Sular gibi dupduru
Önce bulanıktı baktığın her şey. Göremiyordun. Sesler
duyuyor, anlamıyordun. Yüzünde ay ışığı, gözlerinde güneşin sıcaklığı vardı.
Ağlıyordun ağladığını bilmeden. Acıkıyordun acıktığını hissetmeden. Ellerin
ayakların bir yere varacak gibi her daim hareketli. Kimseler yanında
olmadığında bile hep gülümsüyordun. Ve o gülüş, senin etrafında, emrinde hazır
bekleyenler içine serin bir meltem bırakıyordu. Seni her koklayışta maveraî bir
huzur doluyordu gönüller. Ötelerden sarınıp getirdiğin bir güzelliğin vardı.
Hani dağ başlarında göz değmemiş gözeler vardır. Toprağın altından kaynar
çıkarlar. Öylesine duru, öylesine berrak… Bir çoğuna el değil, göz bile
değmeyen gözeler. İşte sen de o sular gibiydin. Bulanmamış, kirlenmemiş,
tertemiz…
Onun için kim olursa olsun, karşındakinin gülüşünle
ruhunu ısıtıyordun. Herkes aynı şekilde yıkanıyordu duru bakışlarında. Sana
uzanan her ele elini uzatıyor, onunla ayağa kalkmak, yürümek istiyordun. Çünkü
sen henüz ihanet nedir bilmiyordun. Yalan nedir öğrenmemiş, çirkinliği
görmemiştin. Ve bütün kötülüklerden âzâdeydin. Sarıldığın kundak gibi ak-paktı
yüreğin, bakışın, gülüşün…
Çocuksu bakışlar
Kaynağında kalmaz sular. Uzak dağ başlarından sonra bir
kader çizilir önlerine. Kimi çizgiler gibi ince, kimi nehirler gibi coşkun bir
sonsuzluğa, bir durulmaya doğru akıp giderler. Bu akışla birlikte geçilen her
bir yerde biraz daha kaybedilir saflık, duruluk. O berraklığı muhafaza etmek
güçtür sular için bile. Aşılan bunca yoldan sonra kaynağından ilk çıktığı gibi
yoluna devam etmek ve son noktaya ilk haliyle ulaşmak imkansız gibidir. Fakat
mümkünsüz de değildir. Tuttuğu yolla, belirlediği istikametle ilişkilidir suyun
safiyetini muhafaza etmesi yahut yitirmesi.
Sen de o sular gibiydin biliyorsun. Kundağının
gözesinden taşıp hayata doğru akışın başladığında hayretinle birlikte soruların
çoğaldı ilkin. Gördüğün her nesneyi merak ediyor, duyduğun her sesi anlamaya
çalışıyordun. Dilinde ve beyninde hiç durmadan sorular çoğaltıyordun. Sen
hayata uçmaya hazırlanırken bulunduğun ortamda gördüğün ilgi ve bilgi ile
birlikte yolculuğun anlam kazanıyordu. Seni sevip ilk var eden gibi, sonra
görüp sevenler de masumiyetini muhafaza için gerekli tedbirleri alıyor, sana
iyi, güzel, doğru olanı öğretmek için gayret sarf ediyorlardı.
Koşmaya başladığında düşüp, acıyı, elini uzattığın
sobada sızıyı öğrendin. Birçok şeyi tecrübe ederek idrak ediyordun. Fakat her
şeyi yaşayarak tecrübe etmeye ne ömrün ne de gücün yetmeyeceğini biliyordun.
Birçok bilinmesi gerekeni sorup öğrenerek ya da yakınındaki insanları taklit
ederek kavramaya çalışıyordun. Bir kış günü dışarıyı seyrettiğin pencere
önündeki kuşun soğuktan titrediğini görüp, onu içeri almak için ağladığında da
merhameti öğrenmiştin. Gözlerindeki duruluk, dudaklarındaki tebessüm ilk günkü
güzelliğiyle açıyordu çiçeklerini her doğan güne. Ve sen uykunda bile
gülümsüyordun başucunda oturup seni seyredenlere.
Ben niçin buradayım?
Doğumdan ölüme kadar öğrenmekle yükümlü olduğunu
anladığında daha fazla düşünmeye, daha çok sorular sormaya başladın. Senin için
var edilmiş bunca güzellik, bunca nimet karşısında değerini ve ne çok
sevildiğini daha iyi anlıyordun. Yaratılanların en şereflisiydin.
Bu yolculukta başıboş olmadığını kavradığında, ben niçin
buradayım diye soruyordun kendine. Nereden geldim? Hayatın gayesi ne? Nereye
gidiyorum? Bu tür soruları senin gibi akıl taşıyan her insan sormuştu kendine.
Kimi zaman doğru kararlar vererek içindeki dünyanın genişlediğini, kimi zaman
da yanlışlara aldanıp ruhunun bir mengenede sıkıldığını hissediyordun. Çünkü
hayatının akışında her zaman yol ikileşiyordu.
Sular gibi bir an durulup, sonra kendine bir mecra
buluyordun. En doğru mihengin vicdanın olduğunu hissetmiştin. O, bozulmayan
aslın, öz kimliğindi. Aslından uzaklaştığında rahatsızlık duyuyor, huzursuz
oluyordun. İçini zaman zaman kemiren, adını koyamadığın duygular senin güçlü
biri olduğunu, kimseye ihtiyacın olmadığını telkin ediyor; bu hayata bir daha
gelmeyeceğini, dolayısıyla her bir zevki tatman gerektiğin telkin ediyordu. O
sese kulak verdiğin zamanlar da mutsuzluğun artıyordu.
En büyük özgürlüğün ve mutluluğun heveslerin
tutsaklığından kurtulduğun zamanlar oluyordu.
Seviyorum diyorsun ama...
Her durumda ve zamanda seni seveni sevdiğini düşünüyor,
hatta bu düşünceni seslendirdiğin çok zamanlar oluyordu. Sevginin kuru bir
ifade olmadığını düşünüp yine kendin bir rahatsızlık duyuyordun. Sevginin
sözden ibaret olmadığının bir ispatı olmalıydı. Hani kendisini çok sevdiğini
söylediğin çocuğun bir gün, beni gerçekten çok seviyorsan isteğimi alırdın,
dememiş miydi? Seven, sevilenin isteklerini yerine getirmeliydi. Sevginin de
ispatı bu olsa gerekti. Sana bunca özellikleri veren, bütün kainatı hizmetkârın
hükmünde var edene karşı da bir takım görevlerin olduğunu biliyordun. Zaman zaman
bunları ifa ettiğinde hem mutlu oluyor hem de asıl görevini yerine getirmenin
huzurunu yaşıyordun.
Hani bir gün bir kişiyle hayat üzerine konuşuyordunuz.
Ve o, hayatın hiçbir anlamı olmadığını, hayatın kendisine bir şey vermediğini
sitemli bir şekilde dile getirmişti de, sen ona acıyarak bakmıştın. İnsan
olmanın, bunca güzelliklerle donatılmış olmanın farkında olmayan, onları hiçe
sayan, varlık denince sadece maddiyatı anlayan bu kişiden en yüksek makam, en
yüksek meblağ karşılığında sadece bir gözünden vazgeçmesini istediğinde, biraz
düşünmüş, kabul etmemişti.
En en kıymetli hazinelerle gönderilmiştik dünyaya. Ne
yazık ki sahip olduklarımızın farkında değildik. Olanların kıymetini bilip
şükretmek yerine, olmayanların anlamsız hesapları içinde boğulup gidiyorduk.
Oysa biliyordun ki faydasız işler, ebediyet için bir anlam ifade etmeyen şeyler
külfettir. Baki olanın kazanılması ise daha zahmetsiz. Zor olanı seçmek akıl
kârı olmasa gerektir.
Bulanmadan donmadan
Sularla birlikte akar ömür. Ta ki son menzile varılır,
öyle durulur. Sular kaynağında duruydu, saftı. Sen kundağında… Sularla birlikte
aktı hayatın. Kimi zaman bulandın kimi zaman duruldun. Akışın her anında berrak
olma imkanı vardı. En güzeli “durulmadan, donmadan akmak”tı. Son kundağına
sarıldığında ilk kundağındaki gibi değilsen; yani geldiğin gibi gidemiyorsan
vay sana, eyvah sana!
Bu konuşmada geçen her kelime, her cümle karşımda durana,
aynadan bana bakana. Gayrısına söz söylemek ne haddimize...