Düşünmek Bir An - Elvida ÜNLÜ
Hani o
gecenin ağırlaştığı vakittir.
Sus o vakitte. Sus ve duy.
Sesi, sesi var edeni.
Sesi sessizlikte, sözü sükûtta duy.
Sustuğu anda dışındakiler, duy!
İçindekini, kendini…
Sus.
Sus ve gör.
Gör bir kere daha gördüklerini.
Gör gördüklerinde göremediklerini.
Göğün içindeki gökleri, yerin içindeki yerleri, içindeki
uzak yakın köşeleri…
Yerleri yere sereni, gökleri üzerine örteni.
Sus. Sus ve bil.
Bil yeniden bildiklerini. Bil bilemeyeceklerini.
Sonra bilmediklerinde asla bilemeyeceklerinde kendini
bil.
Sus şimdi. Sus ve düşün!
Zamanın nasibi
Zamanın içinde o bir saati ara.Hani bir yıla bedel olan
o bir saati.
Âlemi sana, seni kendine getiren o bir saati... Aklını
başına, gönlünü kalbine getiren.
Soruların cevabı;
“Akletmez misin?”
“Düşünmez misin?”
“İbret almaz mısın?”
Aklın şükrü olan ey!
Zamanın nasibi.
Buyurdu en ziyade düşünen, akleden, ibret alan.
Bunun için tedbirli, bunun için telaşlı benden yana,
senden yana.
Buyurdu: “Bir saatlik tefekkür bir senelik nafile
ibadetten daha hayırlıdır!”
Gece gündüz şükür
Hz Aişe r.a. anlatıyor:
“Bir gece Rasulullah benden izin istedi:
– Ey Aişe, izin verirsen geceyi Rabbime ibadet ederek
geçireyim.
Ben de şöyle dedim:
– Vallahi seninle beraber olmayı çok sever ve isterim.
Ancak seni sevindiren şeyi daha çok severim.
Allah Rasülü sonra kalktı, güzelce abdest aldı ve namaza
durdu. Ağlıyordu. Öyle ağladı ki mübarek sakalı, elbisesi ve secde ettiği yer
ıslandı.
Bu haldeyken Bilal namaza çağırmaya geldi. Ağladığını
görünce hayretle sordu:
– Ey Allah’ın Rasulü, Allah Tealâ sizin geçmiş ve
gelecek günahlarınızı bağışladığı halde niçin ağlıyorsunuz?
Allah Rasulü s.a.v. şöyle buyurdu:
– Ey Bilal, Allah’a çok şükreden bir kul olmayayım mı?
Vallahi bana bu gece öyle ayetler indirildi ki onu okuyup da üzerinde tefekkür
etmeyenlere yazıklar olsun!
Allah Rasulü s.a.v. sonra Âl-i İmran suresinin 190 ve
191. ayetlerini okudu:
“Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile
gündüzün birbiri ardınca gelişinde akl-ı selim için (Allah’ın birliğini
gösteren) kesin deliller vardır. Onlar ayakları üzerinde dururken, otururken,
yanları üzerine yatarken (her an) Allah’ı zikrederler.
Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin
tefekkür ederler ve: ‘Rabbimiz sen bunları boşuna yaratmadın. Seni tespih
ederiz. Bizi cehennem azabından koru.’ derler.”
Ve hatırasını bu ayetle bitirir Hz. Aişe r.a...
Düşünün diyerek. İbret almak için, şükretmek için,
kurtulmak için düşünün…
Beni benden çok
Ebu Zer Gifarî r.a. anlatıyor:
“Peygamber Efendimiz bir gece sabaha kadar şu ayeti
tekrarlayıp durdu:
‘Eğer kendilerine azap edersen şüphe yok ki onlar senin
kullarındır. Şayet onları bağışlarsan aziz (kudreti ile her şeye üstün gelen), hakim
(hikmetiyle her yaptığını yerli yerince yapan) olan sensin.’”
Allah Rasulü s.a.v.’ın dilinden bir gece boyu, üzerinde
yürüdüğümüz toprağa tane tane dökülen Maide Suresi’nin 118. ayetidir.
Ve yayılan göklere o gece, bu gece.
Şimdi sen duyarsın Aziz ve Hakim olanı. Ben duyarım
bağışla derim.
Rasulü’nün duası hakkı için.
Sen Aziz ve Hakimsin.
Azap etsen yeridir ama bağışla.
Şu gecenin hakkı için, o gecenin hakkı için…
O’nun seni düşündüğü kadar sen seni düşünür müsün?
O’nun beni düşündüğü kadar ben beni düşünür müyüm?
O iklime doğru şimdi
“Allah’ın indirdiğine uyun denildiği vakit de onlar
şöyle dediler: ‘Hayır, atalarımızı neyin üzerinde bulduksa biz ona uyarız.’ Ya
ataları bir şeye akıl erdiremez ve doğruyu seçemez idiyseler de mi onlara uyup
gidecekler?” (Bakara, 170)
Ebu Zer Gifarî r.a. daha Hz. Peygamber s.a.v.’ı
tanımadan, elini eline koymadan önce iklimini değiştirmişti. Lakin bilmezdi
şimdi hangi iklimi soluyacak. Kaybolmuştu. Ama kaybolan arar ve arayan bulurdu.
Onun iklimini değiştirmesi bir anlık ibretle bakması ve
düşünmesi neticesiyledir. Şöyle ki:
Ebu Zer, Gifar yurdunun bu delikanlısı zamanında
tapındığı putlarına da büyük bir içtenlikle bağlıydı. Bir sabah putlarına yemek
götürdü ve yemeği önlerine koydu. Çıkıp gidecekken bir köpek geldi ve putların
yemeğini yedi. Sonra da bir güzel üstlerine pisletip çıkıp gitti.
Düşündü Gifarlı Ebu Zer. Neden izin verdi yemeğinin
yenmesine, sonra da… Bir köpeğe güç yetiremeyen mi yağmurları yağdıran,
geleceğimi ve geçmişimi bilen?
Ona yöneldiğimde bana mı sahip çıkacak, kendine sahip
çıkamayan?
Beni mi koruyacak kendini koruyamayan?
Beni mi onurlandıracak kendisi zillete düşmüşken?
Eve gelince durumu eşine anlattı. O da düşündü, hak
verdi. Ve o günden sonra bıraktılar inandıklarını.
Bıraktılar dünü. Ama bugünleri de yoktu. Artık
kaybolmuşlardı.
Ta ki bir gün bir akrabası gelip de ‘Mekke’de birisi
çıkmış senin söylediklerine benzer bir şeyler anlatıyor’ diyene kadar.
Sonrası güzeldir.
Sonrasında kavuşma vardır. İklimini bulmak vardır. Nefes
almak vardır.
Öyle bir nefes ki son nefesini vermek istersin uğruna.
Tefekkür hidayetin kapısında asılı anahtardı şimdi. Ve
çevirdi Ebu Zer
Allah Rasulü s.a.v.’ın eline ellerini bırakırken tüm
bildiklerini de bıraktı.
Dününü bıraktı.
Yarınını bıraktı.
Hayatını bıraktı.
* * *
Senin havan kirlenmez mi, ağırlaşmaz mı zaman zaman?
Bir nefes almak bambaşka bir nefes o vakit.
Akıl erdiremez birilerinden kalmış olabilir mi bu
yaptığım diye bir sormak kendine.
Türlü türlü işler işlerken bir lahza düşünmek ve
sormak...
Tahtaya vurarak şeytan kulağına derken mesela...
Düşünsek niçin yaptığımızı, niçin yaptıklarını?
Ya cahil ataların tahtaya vururken kötü ruhlardan ve
şeytandan kutsal bildiği ağaca sığınıyorsa?
Oysa senin sığınacak bir Rabbin var. O’na değil de O’nun
yarattığı bir ağaca mı sığınacaksın bilmeden, düşünmeden?
Ve bilmeden düşünmeden neler neler yaparsın sırf öyle
gördüğün için. Öyle alıştığın için.
Alıştığın hava ağırlaştı.
Nefes almak için şimdi düşün ve değiştir iklimini.
Her şey sen, her şeyde sen.
Güneş doğar ve batar secdesidir bu onun. Seni birler her
sabah ve her akşam.
Gölgeler uzayıp kısalarak sana secde ederler.
Yağmur tıp tıp cama vurur şimdi. Ve ölü toprağa can
verirsin onunla.
Seni fısıldar toprak, yağmur, kar…
Seni fısıldar dağlar, seni fısıldar öteler, dağların
ardındaki öteler.
İçimdeki öteler.
Ve ben ne kadar küçük olduğumu duyarım. O an senin ne
kadar büyük olduğunu…
Sanki hiç yaşamadılar
“Mal sahibi mülk sahibi, Hani bunun ilk sahibi?..”
Gezip dolaşacaksın gece bittiğinde.
Kimlere bitti gece?
Kimlere başladı sabah?
Her gün biraz daha giderken gideceğin yeri duyacaksın.
Gidenleri duyacaksın.
“Onlar birer ümmetti. Geldi geçti…” (Bakara, 134)
Bir başka şair seslenecek, ‘şu anda buradaki bizler yüz
sene sonra olmayacağız.’
Ne garip!
Oysa nedir ki zamanın elinde yüz sene. Zamanın elinde
neyim?
Bir bilinmez âdemim.
İlk adım âdem (insan), ikincisi adem (yokluk).
Hâlâ ibret almayacak mıyım?
“…Kendilerinden evvel gelip geçenlerin akıbetlerinin ne
olduğuna bir baksalar ya…” (Yusuf, 109)
“Sanki orada şenlik kurmamışlardı…” (Hûd, 95)
* * *
Akıl nimetinin şükrüdür tefekkür.Ve tefekkürün zirvesi acziyetimizi
itiraftır.
Düşünmez misin, düşün!
Akletmez misin, aklet!
İbret almaz mısın, ibret al!
İbrahim’in güneşi gibi senin de nice güneşin var akşam
olunca batacak.
Nice ay ve yıldızın var sabah olunca seni terk edecek.
Düşüneceksin o vakitte bir an. Ve batanlardan geçeceksin.
Seni terk edeceklerden geçeceksin. Kendini de terk edip
asla seni terk etmeyecek olana varacaksın.