Her
alanda yeni fikirlerin, yeni yaklaşımların ortaya çıktığı, kitle iletişim
araçlarıyla sesini duyurduğu ve taraftar topladığı bir çağda yaşıyoruz. Bunlar
arasında ufuk açan, hayatı zenginleştiren pek çok fikir var elbette. Fakat din
söz konusu olduğunda durup, ciddi şekilde düşünmek gerekiyor.
Düşünmek gerekiyor, çünkü din göndereni tarafından tamamlanmış, doğru anlayış
ve uygulamanın sınırları net olarak belirlenmiştir. Bu çerçevenin dışında kalan
her tür yaklaşım “bid’at” olarak isimlendirilmiştir.
Bugün özellikle hadis, fıkıh, tefsir gibi İslâmî ilim külliyatını göz ardı
eden, önemsizleştiren ve anlayış ve uygulamada doğrudan Kur’an-ı Kerim’e
dönmeyi öneren düşünce dikkatli değerlendirilmeli, dayanakları ve sonuçları
bakımından sorgulanmalıdır.
Son zamanlarda şu sözleri ne çok duyuyoruz: “Kur’an İslâm’ına dönüş”, “Kur’an’ı
doğru anlamak” ya da “Müslümanı Kur’an’la buluşturmak”, “İslâm’ı hurafelerden
temizlemek”.
Bu sözler televizyonlarda, gazetelerde, internette medya diliyle çok sık
kullanılıyor. Yeni, farklı bir yaklaşımı haber veren bu ifadeler ilk bakışta
kulağa hoş geliyor. Herhangi bir mümin, kendisini Mukaddes Kitabıyla
buluşturmayı vaat eden bu söylemlere neden itiraz etsin?
Fakat bir adım sonra, Kur’an’la buluşma başlığı altında “asırlardır dinimizin
ana esasları arasına karışmış hurafelerin varlığını” duymaya başlıyoruz. Meğer
bizim bugüne kadar bel bağladığımız akaid, tefsir, fıkıh gibi ilimler Mukaddes
Kitabımızla bizim aramıza giriyormuş. Hurafe diye yatıra çaput bağlamak,
türbeye mum dikmek gibi uygulamaları biliyorduk. Oysa akaid ve fıkıh kitapları
gibi kaynaklarımızda ne hurafeler varmış. Dinimizin asıl bu hurafelerden
temizlenmesi gerekiyormuş.
İşte böyle bir temizlik harekâtıyla hakiki müslüman olup, ümmet olarak
yaşadığımız sefaletten kurtulabilmek için de “Kur’an İslâmı”ına dönüş yapmamız
öneriliyor. Söyleme göre bunun için fazla uğraşmaya gerek yok. Bir Kur’an meali
alarak herkesin kendi kendine bunu yapabileceği öne sürülüyor.
Bu tür söylemler, düz mantığa hitap eden, ilk bakışta akla uygun gelen bir yönü
olduğu için bir dereceye kadar kolay kabul görebiliyor.
Dinde modernlik dalgası
Avrupa’da zihinleri Kilise’nin bağından kopartan “Aydınlanma Çağı” ile başladı
modernleşme dediğimiz süreç. Kilise babalarının yasakçılığına aldırmadan
yenilikçi ve daima hür fikirden yana olmak olarak açıklayabileceğimiz bu durum,
dinî sahaya taşındığında, dinde de yenilik taraftarı olmak şeklinde kendini gösterdi.
Dinî anlayış da çağın gerekleri göz önüne alınarak yeniden
şekillendirilmeliydi.
Görüldüğü gibi dinde modernleşme, dini reforma tabi tutma konusunun bizimle,
İslâm’la bir alakası yok. Ortaçağ karanlığında nefessiz kalan Hıristiyan
dünyasının bir çıkış çabası. Fakat 19. asrın sonlarından itibaren, İslâm
dünyası Batı karşısında büyük bir siyasi ve ekononomik krize düşünce, bu
söylemi bize de taşındı.
Buna göre, müslümanlar içinde bulunduğu yenilmişlikten kurtulmak için dinde bir
tecdit/yenileme ve ıslah çalışması yapılmalıdır. Bu ıslah ve tecdit çabasına
ilk olarak Hindistan ve Mısır’da rastlanılır. İlk İslâm modernistleri olarak
isimlendirilen ve bu gruba dahil olanlar, Kur’an’ı akla, çağın bilimsel
verilerine ve sebep-sonuç ilişkisine göre açıklama ve anlama gayreti içine
girerler. Bu sebeple yeni tefsirler yazarlar, birçok ayeti yeniden yorumlarlar.
Müslümana karşı adeta yeni bir İslâm propaganda etme çabasına girişirler.
Burada dikkat çekici bir hususa değinmekte yarar var: Bu gayretlerin ortaya
çıktığı her iki bölge de o dönemde İngiliz hâkimiyetinde idi. Bu garip tesadüf,
bu hareketin öncesinde ve sonrasında, bu tarz akımlarda genellikle karşımıza
çıkar.
Bahsettiğimiz bu tecdit/ıslah anlayışının en belirgin özelliklerinden birisi,
şimdiye kadar Kur’an’ın yanlış anlaşıldığı fikridir. Buna göre “geleneksel
yorumlar” terk edilerek Kur’an’ı yeniden anlama gayreti içerisine girilmeli,
yeniden yorumlanmalıdır.
Hareketin ikinci temel özelliği ise hadislerin çok önemli bir bölümünü ve
mucizeleri reddetme fikridir. Bu fikir çerçevesinde yazılmış siyer kitaplarında
Allah Rasulü s.a.v.’in mucizeleri yer almaz.
Tecdit/ıslah yanlıları kendilerince müslümanları modern dünya ile, bugünkü
“gelişmiş” uygarlık ve bilimle buluşturma çabası içindedirler. Onlara göre
müslümanlar geri kalmışlıktan kurtulmak için evvela mevcut İslâm anlayışını ve
İslâmî hayat modelini sorgulamalıdır.
Fakat daha baştan bu düşüncenin önemli bir açmazı olduğunu görmek gerekir.
Müslüman toplumların Batı’ya göre geri oluşları dünyevî alanda değil midir?
Yani siyasi, askeri, teknolojik ve ekonomik gerilik... Burada dinin
anlaşılmasında eksiklik ya da yanlışlık arayışı, pekâlâ yenilmişlik
psikolojisinden doğan bir kimlik krizi olarak yorumlanabilir. Çünkü İslâm’ı
anlama ve yorumlama yanlışlığı bu meselenin tamamen dışındadır.
Zira müslümanlar, aynı İslâm anlayışıyla uzun çağlar boyunca
yeryüzünün hakim medeniyetine hayat verdiler. İslâm dünyasının içine düştüğü
siyasi, ekonomik, askeri krizle İslâm telakkisinin gerçekte bir ilgisi yok.
Meal okuma modası
Söz konusu dinde yenilik çabaları günümüzde de farklı görünümlerle devam
etmekte. Fakat bu çabalar genellikle doğrudan, adı konularak değil, çeşitli
kamuflajlar altında yapılmakta. Öyle görünüyor ki bu ciddi bir “yeniden
yapılandırma” projesidir. En gözde yöntemi ise meal okumaya teşvik etmek.
Herkesi meal okumaya yönlendiren, böylece Yüce Kitabımız’ın herkes tarafından
anlaşılacağını öne süren yaklaşım, bir adım sonra, “Kur’an’dan başka kaynak
yoktur, Kur’an tek başına yeterlidir. Dini anlamada ve dinî hayatı
şekillendirmede meal okumak yeterlidir.” tezini öne sürüyor. İşte asıl tehlike
de burada ortaya çıkıyor. Çünkü bu anlayış, Kur’an-ı Kerim’in açıklayıcısı ve
uygulayıcısı olan Peygamber Efendimiz s.a.v.’i devre dışı bırakmaya kadar
gidiyor. Böylece İslâm köklü bir müdahaleye maruz kalıyor. Okuyucu kendi
anlayış ve aklına göre bir “İslâm” inşa etmiş oluyor.
Meali merkeze koyan anlayış, “Kur’an’ı anlamaya doğru”, “Kur’an uyarıyor”,
“Kur’an’ın temel kavramları, buyrukları” gibi şık başlıklar altında dile
getiriliyor. Çağlar boyunca alimlerimizin yine Kur’an ve Sünnet’e dayanarak
çıkardığı hükümler için “Bu Kur’an’da yok!” hükmü veriliyor. Mesela bir dönem
TV’lerde sıkça izlediğimiz başörtü tartışmalarında kimi çevrelerin temel tezi buydu.
Yine Allah Rasulü s.a.v.’in görüş birliği ile “sahih” kabul edilen hadis
kitaplarında yer alan sözlerine şüpheyle yaklaşılıyor. Pek çok dinî hükme
kaynaklık eden sahih hadis-i şerifler uydurma diye yok sayılıyor. Yine dinî
hükümde asla göz ardı edilemeyecek bir kaynak olan Sahabiler, onlardan sonraki
nesil olan Tâbiîn, mezhep imamları, alimler devreden çıkartılıyor. Mesele bu
noktaya geldiğinde anlıyoruz ki, asırlar içinden süzülerek gelmiş Ehl-i Sünnet
ve’l-Cemaat anlayışı yok sayılıyor. Kısaca, dinimize müdahale söz konusu.
Peygambersiz Kur’an arayışı
Bu söylem karşısında öncelikle Hz. Peygambersiz Kur’an-ı Kerim olmayacağını,
olamayacağını bilmemiz gerekir. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat olarak isimlendirilen
hak yolun en temel özelliği bu konudaki hassasiyettir.
“Biz bu kitabı sana sırf hakkında ihtilafa düştükleri şeyi insanlara
açıklayasın ve iman eden bir topluma da hidayet ve rahmet olsun diye indirdik.”
(Nahl, 64)
“Sana da o zikri (Kur’an’ı) indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara
açıklayasın. Umulur ki düşünüp anlarlar.” (Nahl, 44)
Bu ve benzeri ayet-i kerimelerden de anlaşıldığı gibi, Kur’an-ı Kerim’in
açıklayıcısı Allah Rasulü s.a.v.’dir. Allah Tealâ, Yüce Kitabımız’ı indiriliş
amacına göre açıklama görevini Efendimiz’e vermiştir. Eğer O’nun bu vazifesi
olmasaydı İslâm’ın birçok kesin hükmü anlamsız kalır, ayetlerin doğru
anlaşılması imkansızlaşırdı. En başta İslâm’ın ibadet sistemi çökerdi. Çünkü
Kur’an; namaz, oruç, zekât ve hac ibadetlerinin yerine getirilmesinin zorunlu
olduğunu bildirir. Fakat bu temel ibadetlerin nasıl, ne zaman, ne şekilde
yapılacağının açıklamasını Hz. Peygamber s.a.v.’e bırakır.
Allah Rasulü s.a.v., Kur’an’ı açıklarken de ilâhi kontrol altındadır. Necm
suresinin 3. ve 4. ayetlerinde açıkça ifade buyrulmuştur: “O kendi heva ve
hevesiyle konuşmuyor. Konuştuğu, kendisine vahyedilenden başka bir şey değil.”
Bu ayet aynı zamanda, Allah Rasulü’nün sadece Kur’an’ı açıklama hususunda
değil, bütün konuştukları, yaptıkları, emredip yasakladıklarıyla da ilâhi
yönlendirme ile hareket ettiğini gösterir. İşte Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat
anlayışı Allah Rasulü s.a.v.’in yolunu bütün yönleriyle takip etmekle
şekillenmiştir.
Öyleyse Peygamber’i devre dışı bırakan, rolünü küçülten, önemsizleştiren bir
Kur’an ve din anlayışı düşünülemez. Hadis-i şerifler olmadan İslâm’ı anlamak
mümkün değildir. Ayrıca Peygamber Efendimiz’in yolunda yürüyen Sahabiler,
Tabiîn, mezhep imamları, İslâm âlimleri de bu noktadan hareketle önem kazanır.
Onlar olmadan, onların açıklamaları, onlar kâle alınmadan, sadece yüzeysel
bilgi ile Kur’an’ı anlayıp yorumlamaya çalışmak, kesinlikle yanlıştır.
Yazara göre meal görüşe göre anlam
Baştan beri çizdiğimiz çerçeve dikkate alındığında, günümüzde iyice yaygınlaşan
meal konusu, kendi içinde büyük problemler barındırıyor. Herhangi bir dilde
yazılmış bir cümleyi başka bir dile aktarmak, özünü vermek mümkündür. Fakat
baştan aşağı edebî bir mucize olan Kur’an için bu geçerli değildir. Kur’an’ı
nazil olduğu halden, ayetlerin iniş sebeplerinden, başka ayetlerle irtibatından,
Rasulullah Efendimizin uygulama ve açıklamalarından ayrı düşünürek anlamaya ve
açıklamaya çalışmak daha baştan son derece yanlış bir adımdır. Oysa meali
yeterli gören anlayış, bir ayetin mealini, doğrudan o ayetin tam anlamı olarak
kabul eder.
Ebubekir Sifil, “Muradullah mı, Meal Yazarının Kanaati mi?” (Rıhle dergisi,
Sayı 4) adlı yazısında meseleyi derinlemesine ele alıyor. Sifil, herhangi bir
dile tercüme edilen ve Kur’an’ın daha kolay anlaşılması için yapılan bu
çalışmanın, bu amaca hizmet etmesinin mümkün olmayacağını ve bunun birçok
yanlışı da beraberinde getirdiğini belirtiyor. Makalede özetle şöyle deniliyor:
“Meselenin bir de meal yazarına göre ifade ve anlam değişikliği boyutu var ki,
çok önemli bir sorun da burada ortaya çıkıyor. Mealden meale anlamlar tamamen
değişebiliyor ve okuyan üzerinde farklı tesirler uyandırıyor. Falan kişinin
meali okunduğunda başka, filan kişinin meali okunduğunda ise çok daha başka
anlamlar ortaya çıkıyor. Bir çeşit ideolojik meal yazarlığı olarak kendini
gösteren bu durum, ne yazık ki, aslında Kur’an’ı açıklamaktan ve anlatmaktan
ziyade, yazarın kendi maksat ve kanaatini söylemeye ve Kur’an’a söyletmeye
kadar varabiliyor.
Bunun dışında bazı kelimelerin meal yazarının görüşüne göre tercüme edildiği ve
asıl mananın bütünüyle yok olup gittiği de oluyor: Mesela kader inancıyla
problemi olan bir meal yazarının, ayette geçen ‘kader’ kelimesini ‘ölçü’
şekilde tercüme etmesi ve ‘kader ölçü’dür; kadere iman Allah’ın hiçbir şeyi
ölçüsüz yaratmamış olduğuna imandır’ diyebilmesi, konuya dair çarpıcı bir
örnektir.
Yine Allah’ın dilediğine şefaat izni vereceğini bildiren ayetleri, Allah Rasulü
s.a.v.’in hadis-i şeriflerindeki açıklamalara bakmadan yorumlayıp, ‘şefaat
edecek olanlar meleklerdir’ diye anlam çıkaran meal yazarı da hata yapmaktadır.
Tehlikeli olan, bu tür hataları meal okurunun fark edemeyecek olmasıdır.”
Burada, “Tefsirlerde de farklı görüşlerden kaynaklanan yorum farkları var.
Bunları nasıl değerlendirmeliyiz?” diye sorulabilir. Müfessirlerin farklı
yorumları, onların kendi akıllarınca yorum yapmalarından değildir. Usulle
ilgili farklılıklardan kaynaklanır. Dinî ilimlerde kişisel yorum farklılığı ile
usul farklılığı konusu erbabınca bilinen teknik bir meseledir. Burada şu
kadarını söyleyelim: Tamamen kişisel görüşe dayalı tefsir (rey tefsiri),
isabetli bile olsa reddedilmiştir. Usul’e uygun tefsir yapan alim ise, isabet
edemese bile sevapla mükafatlanır.
Halkı Kur’an’la karşı karşıya bırakmak
Mukaddes Kitabımızla irtibatımız konusunda Ehl-i Sünnet alimlerinin ittifakla
kabul ettiği yol baştan aşağı, saygı, edep, haddini bilme esasına bağlıdır.
Mümin, Kur’an-ı Kerim’i çok okumalı, Allah kelamıyla kalbini ve hayatını
feyzlendirip bereketlendirmelidir. Kur’an-ı Kerim’i anlamını bilerek ya da
bilmeyerek okumak, dokunmak, hatta yüzüne bakmak ibadettir. Bunların
hepsi Cenab-ı Hak’la irtibattır. İbret için, maneviyatının güçlenmesi için
okumak yerine kendi aklınca hüküm çıkarma çabası ise bâtıldır, reddedilmiştir.
İslâm ümmeti, her biri aynı zamanda bir maneviyat yıldızı olan alimlerimizce
kılı kırk yaran bir titizlikle Allah Kelamından, Sünnet-i Seniyye’den ve usule
göre diğer diğer kaynaklardan süzdüğü hükümlere göre imanını ve yaşantısını
tanzim etmiştir. Şimdi bu noktada “Dinimizi anlamak ve yaşamak için tek başına
Kur’an yeter!” demek ne anlama gelebilir? Alimlerimizden bize miras olan
anlayış ve yaşantı ne bakımdan yetersiz ya da yanlıştır? Bütün bunları
Kur’an’dan kendimizin çıkartabileceğimizi iddia edenler bir yoldan kopartırken
nereye sevk etmeye çalışıyor olabilirler?
Sıradan müslümanlar olarak meal okuyarak imanımızı ve yaşantımızı düzenlememiz
gerektiği tezine karşı şunu net olarak bilmemiz gerekir: İslâmî ilimler olarak
adlandırdığımız akaid, tefsir, hadis ve fıkıh gibi ilimleri ve bunların
usullerini bilmeden Kur’an’dan hüküm çıkarmak, onu yorumlamaya çalışmak
bid’attır, hatta tahriftir, kesinlikle yanlıştır.
İslâm âlimleri asırlardır yapmış oldukları bütün çalışmaları halk için yapmış,
İslâm’ın doğru anlaşılması ve yaşanması için gerektiğinde canlarını feda
etmişlerdir. Elde hazır olan doğru bilgiyi kullanıp hak yolu seçmek yerine,
başı sonu belli olmayan bir maceraya girmek büyük hatadır.
Televizyondan din öğrenmek
Son yıllarda halk dindarlığının içini boşaltan bu görüşler genellikle medya
yoluyla yaygınlaştı. İlmî birikimi ve yeterli edebi olmayan kişiler sabahlara
kadar ekranlarda dinî mevzuları tartıştılar. Hiçbir ilmî ölçüye riayet etmeden
tartıştılar. İzleyicilerin kafasını, gönlünü karmakarışık eden bir üslup
kullanıldı. Televizyonlar bu kişileri birden keşfediverdi. Kadın
programlarından, ana haber bültenlerine kadar her fırsatta konuşturuldular.
Çünkü reyting alıyorlardı. Çünkü dinî eğitimden uzak yetişen kitleler İslâm’ı
anlama açlığı çekiyordu. Böylece İslâm’ın en tartışılmaz, en şüphe götürmeyecek
netlikteki hükümleri bile tartışmaya açıldı. En çok duyduğumuz sözler ise
“Kur’an’da böyle deniliyor!” ya da “Bu Kur’an’da yok!”
Din televizyondan, gazeteden öğrenilmez. Olsa olsa iyi niyetli, hassasiyet
sahibi ellerden çıkmış yapımlar dindarlığı güçlendirebilir, zihin ve gönül
açar. Halk için dinin hükümlerinin kaynağı salih hocalar ve ilmihal
kitaplarıdır. Yani ehline sorarak, okuyarak öğrenilir. Asırlardan beri usul
buydu, halen de budur.
Öyleyse bizim imanla, yaşantımıza dair hükümler noktasında, güzel ahlâktan
İslâm tarihine kadar müslüman kimliğimizi ilgilendiren konularda yol bellidir.
Sadece iyi bir ilmihal bile güzel bir kılavuzdur. Elimizde merhum Ömer Nasuhi
Bilmen hocaefendinin “Büyük İslâm İlmihali” gibi şaheser bir kitabı varken
nelerle vakit kaybettiğimizin farkına varmamız gerekir.
İslâm basittir, kolaydır. Yürekten bir yöneliş, bir de Mevlâmızın ve
yaratılmışların haklarına dikkat etmekten ibaret. Niyet edip yaşamak isteyen
için arı duru pınarlar birer hayat kaynağı olarak akıp duruyor. Öte yanda hangi
fiyakalı sloganı kullanırsa kullansınlar, kafası karışık, gönlü karışık, ameli
karışık kişilerin ardına düşecek zaman yok.
Allah Kelamı’nı okuma ve anlama çabasında yanlışa düşmemek için “meal” ve
“tefsir”in ne olduğunu, ikisi arasındaki temel farkı bilmek gerekir.
Meal, her yönü ile aynen çevirme olmaksızın, Kur’an ayetlerini başka bir dile
aktarmaktır. Kur’an ayetlerini, kelimesi kelimesine, hiçbir anlamını eksik
bırakmadan başka bir dile çevirmek mümkün olmadığı için, Kur’an’ın başka
dillere çevirisine tercüme değil, meal adı verilmiştir. Bu yüzden meal Kur’an
olarak algılanamaz. Son devir Osmanlı şeyhülislamlarından Mustafa Sabri Efendi,
mealin çok kısa bir tefsir olarak algılanması gerektiğini söylemiştir.
Tefsir ise, Kur’an ayetlerinin belirlenmiş usul ve kriterlere göre ne anlama
geldiğini açıklamaktır. Ayrıca bu maksatla doğan İslâmî bir ilmin adıdır.
İslamî ilimlerin en önemlilerinden biri olan tefsir, Mukaddes Kitabımızın yalan
yanlış yorumlanmaması için son derece önemli usul ve kriterler koymuştur.
Muteber bir tefsir ancak bu usule göre yapılır. Kur’an’ın tarihi, ayetlerin
iniş sebepleri, birbiriyle olan münasebetleri, ayetlerin söz ve anlam olarak
tasnifi, Hz. Peygamber Efendimiz’in ve sahabilerin bir ayetle ilgili
açıklamaları, Arapçanın incelikleri gibi unsurlar tefsir usulü içindedir.
Meal ile tefsir arasındaki farka gelince: Tefsir, bir ayetin bütün bu unsurlara
göre geniş bir açıklamasını sunarken, meal ise bir ayetin Arapça dışındaki bir
dilde sadece sözel anlam karşılığını vermeye çalışır. Başka ayetlerin ya da
hadislerin o ayetle ilgili açıklayıcılığını, sahabilerin nasıl anladığını,
ayette geçen bir hükmün emir mi tavsiye mi olduğunu ve başka pek çok hayatî
unsuru -mecburen- göz ardı eder.
Bu bakımdan, muteber bir tefsir Allah Tealâ’nın bir ayette ne buyurduğuna dair
sağlam bilgiler verirken, meal ise sadece yüzeysel bir fikir verir.
Meal
Okunacaksa
Fatih dersiamlarından Osman Raşit Efendi başkanlığındaki ilmî bir heyete
yazdırılıp 1927’de neşredilen mealin takdiminde, Ahmet Cevdet Paşa’dan bir
alıntı yapılarak farkı fark etmemizi sağlayacak unsurlara dikkatimiz
çekilmiştir: “Kur’an’ı Kerim’in meziyetlerinin az bir kısmına vakıf olabilmek
için, Arap dilinde pek çok maharet lazımdır. Zaten kişi bildiği kadarıyla onun
zevkine varır.
Kur’an’ın bütünüyle yani tam hakkıyla başka bir lisana tercümesi de mümkün
değildir.
Ancak Arapça bilmeyenlere sathice (yüzeysel olarak) ilk manasının kavratılması
için bazı kıymetli zatlar meal hazırlanmasında sakınca görmemiş ve onu
Türkçe’ye tercüme etmişlerdir.”
Mustafa Sabri Efendi merhum da mealin Kur’an telakki edilerek değil, kısa bir
tefsir gibi okunması gerektiğine dikkat çekmiştir.
“Kur’an’ı baştan sona bir okuyup Rabbimin bana ne indirdiğini görmek istiyorum
gibi bir maksatla yola çıkan okuyucunun dikkat etmesi gereken birtakım hususlar
olduğunu belirtelim:
1. Öncelikle Ehl-i Sünnet itikadını
sağlam kaynaklardan okuyup eksiksiz öğrenmelidir.
2. Meal yazarının Ehl-i Sünnet olmasına,
ayrıca meal yazacak birikim ve ilmi kudrete sahip bulunmasına dikkat etmelidir.
3. Okuduğu metnin Allah kelamı değil,
meal yazarının Allah Kelamı’ndan anladığı şey olduğunu sürekli hatırda
tutmalıdır.
4. Okuduğu metnin, Kur’an’ın lafız
özelliklerini hiç yansıtmadığını, mana özelliklerini ise kısmen yansıttığını
bilmelidir.
5. Meal okumalardan elde edilecek şeyin,
Kur’an’ın muhtevası hakkında yüzeysel bilgi olduğunu, daha fazlası için mutlaka
muteber bir tefsiri ciddi biçimde mütalaa etmek gerektiğini asla unutmamalıdır.”
(Ebubekir Sifil, Muradullah mı, Meal Yazarının Kanaati mi, Rıhle Dergisi, 4.
Sayı)
Kur’an’dan
Hüküm Çıkarılır mı?
İslâm’ın ilk sıradaki delili şüphesiz Kur’an-ı Kerim’dir. Müslüman anlayışının
ve yaşantısının ana kaynağı odur.
Allah’ın kitabıyla irtibat noktasında günümüz müslümanı kendi seviyesini ve
yerini bilmelidir. Saadet Asrı’ndan 14 asır sonra yaşadığını, ahir zamanın
sınır tanımaz fitnelerinin tam ortasında bulunduğunu, bu dönemde imanı
korumanın bile avuçta kor ateş tutmak gibi olduğunu unutmamalıdır.
Bu sebeple herhangi bir müslüman, Kur’an’ı anlama konusunda şu noktalara dikkat
etmelidir.
Kur’an’ı en iyi anlayan, yaşayan ve anlatan Allah Rasulü s.a.v.’dir. O’ndan
sonra sahabe, tabiîn ve diğer takva sahibi alimler gelir. Herhangi bir ayeti
bir konuda delil olarak kullanmak istediğinde kendi görüşünü değil, onların
anlayışını esas almalıdır.
Eğer ayet-i kerimenin işaret ettiği manalar, hüküm çıkarma yani içtihat
sahasına giriyorsa, doğrudan fıkıh kaynaklarına başvurulmalıdır. Okuyucu müçtehit
olmadığına göre o konudaki mevcut içtihada tabi olmalıdır.
Bir ayetin hangi manalara işaret ettiğini güvenilir kaynaklarından tamı tamına
öğrenmeden şahsi kanaatine göre konuşmamalıdır.
Bu konuda Merhum Elmalılı Hamdi Yazır Hocaefendi şunları söyler:
“Doğrusu Kur’an’ı cidden anlamak, tetkik etmek isteyenlerin onu usulüyle
Arapçasından ve tefsirlerden anlamaya çalışmaları zaruridir. Kur’an’ın falan
tercümesinde şöyle demiş diyerek hükümler çıkarmaya çalışmamalıdır. Bunu imanı
olanlar yapmaz. Kendini bilen insaflı insan da yapmaz.
Kur’an’dan bahsetmek isteyenler onu hiç olmazsa harekesiz olarak yüzünden
okuyabilmelidir. Mamafih öyle kimseler görüyoruz ki Kur’an’ı harekesiz olarak
okumak şöyle dursun, harekesiyle bile düzgün okuyamadığı halde onun hükümlerinden
ve manalarından içtihada kalkışıyor. Öylelerini görüyoruz ki Kur’an’ı anlamıyor
ve ‘tefsirlere müfessirlerin yorumları karışmıştır’ diye onları da kaale almak
istemiyor da, eline geçirdiği tercümeleri okumakla Kur’an’ı tetkik etmiş
olacağını iddia ediyor. Düşünmüyor ki okuduğu tercümeye, alim müfessirlerin
tevili (yorumu) değil de cahil mütercimin görüşü ve yorumu, hatası ve noksanı
karışmıştır.”
(Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Kur’an
Okumaktan Maksat
Halkın Kur’an’ı anlamadığı ve bu yüzden meal okunması gerektiği üzerinde
duruluyor ve meal okuyarak hem okumuş hem de anlamış olacak deniliyor. Yine
onlara göre sadece yüzünden okumakla bir fayda hasıl olmuyor.
Oysa edeple tilavet olunan Kur’an’ın manevi bir fayda sağlamayacağını söylemek,
bizzat Allah Kelamına haksızlık ve saygısızlık olacaktır. Ayetlerde de, Kur’an
okumanın müminlerin kalbine sükûnet verdiği bildirilmiştir. Ayrıca Allah Rasulü
s.a.v. de bazı vakitlerde bazı sure ve ayetlerin okunmasının faziletinden
bahsetmiştir.
Zaten Kur’an’ın lafız olarak okunması, dinimizin direği olan namazın da
rükünlerindendir. Nitekim sadece tilavet için bile bir okuma adabı vardır.
Buna göre;
Okumaya “euzü” ile başlamak,
Temiz yani abdestli olmak,
Güzel koku sürünmek,
Ağız temizliğine dikkat etmek,
Kıbleye yönelmek,
Huzur ve vakar içinde olmak,
Mushaf tertibine göre okumak, tilavet adaplarındandır.
Allah Kelamının lafız olarak müminin gönlündeki yeri başkadır. Çünkü manası
kadar lafzı da önemlidir ve böyle de olmalıdır. Bu yüzden meal okumakla,
Kur’an’ın asıl lafzını okumak farklıdır
Kur’an’dan
Delil Getirmek
Kur’an ayetlerini delil getirme noktasında, aşağıya aldığımız misalin oldukça
anlamlı, yolumuzu belirlemede faydalı olacağını düşünüyoruz:
Hz. Ali r.a. Haricîlerle konuşmak üzere gönderdiği İbn Abbas r.a.’a şöyle
demiştir:
– Onlarla münakaşa ederken Kur’an’dan delil getirme.
– Niçin ey Müminlerin Emiri? Ben Kur’an’ı onlardan daha iyi bilirim.
Kur’an bizim hanelerimizde nazil oldu.
– Doğru söylüyorsun, ancak Kur’an ayetleri çok anlamlı bir yapıya sahiptir.
Buna göre sen bir ayet okursun, onlar da kendi davalarını destekleyecek bir
ayet okur. Sünnetlerden delil getir. Sünnetlerden delil ve tevil yoluyla
kaçamazlar.
Tarihi kaynaklar, “hakem tayin etme ve verdiği hükme razı olma meselesi
etrafında cereyan eden” bu münakaşada İbn Abbas r.a.’ın Sünnet ve sîretten
(hadislerden ve Efendimiz’in uygulamalarından)deliller getirerek binlerce
Haricî’nin tevbe edip Hz. Ali r.a.’ın safına geçmesini sağladığını kaydeder.
Yine Zübeyr b. Avvam r.a. da oğluna şu tavsiyede bulunmuştur: “Sana karşı
koyanlara karşı Kur’an’la mücadele etme. Onları iknaya güç yetiremezsin.
Sünnet’e sarılmaya bak.”
Burada yanlış anlaşılacak şu noktayı da açıklayalım. Kur’an’ın çok anlamlı ve
çok boyutlu oluşu, -hâşâ- onun birbiriyle çelişik hükümler içermesi anlamında
değildir. Sadece dinimizi yaşamada, sahabe başta olmak üzere, Nebevî anlayış
üzere yürümüş olan Selef’i göz ardı ederek, Allah Tealâ’nın muradına ulaşmak
mümkün değildir. Buradaki tespit de buna dikkat çekmektedir.”
(Ebubekir Sifil, Muradullah mı, Meal Yazarının Kanaati mi, Rıhle Dergisi, 4.
Sayı)