İslâm âlimlerinin
din-i mübinimiz İslâm’a hizmeti büyüktür. Biz kulluğumuzu, ibadet ve
taatlerimizi gönül rahatlığıyla yerine getirebiliyorsak, şüphesiz bu ilim ehlinin
gayretleriyle olmuştur. Onlar doğru yolu belirlemişler, karışıklığı, fitne ve
fesadı önlemişlerdir.
Fakat hayli zamandır âlimlerimizin bu kıymetli konumlarını tartışmaya açmak
isteyen, gözden düşürmeye çalışan yaklaşımlar var. Vârisi bulunduğumuz büyük
ilmî mirası lekeleyip, müslümanın gönlünü ve zihnini karıştıran bu yaklaşımlar,
iyi niyetlerle de ortaya çıksa da hayırlı sonuç vermesi mümkün olmayan düşünce
ve teşebbüslerdir.
Her şeyden önce geçmiş nesillere, hele de o nesillerin büyüklerine karşı edepli
olmak, İslâm ahlâkının son derece önemli bir prensibidir. Zahir ve bâtın
âlimlerimizden başlayıp ta sahabi efendilerimize kadar uzanan bu eleştiri ve
reddetme hali ciddi bir marazdır, tevbeyi gerektirir.
Sahabiler, Cenab-ı Mevlâmız tarafından Kitab-ı Kerimimizde övülmüştür. Onların
Allah yolunda canlarını hiçe sayarak yaptıkları büyük fedakârlık insan
takdirinin üzerindedir. Aynı şekilde selef-i salihin başta olmak üzere
âlimlerimizin büyük cehd ü gayreti sayesinde mücella dinimiz çağlara damgasını
vurmuştur. Mevlâmız dininin korunmasına ve yaşanmasına onları vesile kılmıştır.
Bize düşen, Allah Rasulü s.a.v.’in vârisi olan alimlerimizin gayretlerini heba
etmemektir. Onların şahsiyeti ve eserleri üzerinde şüphe uyandırma çabalarını
bertaraf etmektir. İlmî mirasımızı yıpratma çabası içinde olanlara karşı doğru
bilgi ile donanmış olma gerekliliği açıktır. O ilimleri devam ettirmek,
yenilemek, ihya etmek lazımdır.
Fahr-i Kainât s.a.v. Efendimiz bu gayret içinde bulunanları şöyle
müjdelemiştir:
“Allah Tealâ’ya, dini hakkıyla anlamak ve yaşamaktan daha faziletli bir şeyle
ibadet edilmedi. Gerçek fakih olan bir alim, şeytana karşı, ilim ve şuuruna
ulaşmadan ibadet eden bin âbidden daha etkilidir. Her şeyin bir direği vardır.
Bu dinin direği de fıkıh (dini asli güzelliği ile anlayıp yaşamak)tır.”
(Beyhakî)
Şöyle baştan bir hatırlayacak olursak, Cenab-ı Mevlâ, Rasulü s.a.v.’in elçiliği
ile İslâm’ı göndermiş ve doğru anlaşılıp yaşanmasını O’nunla sağlamıştır. Her
biri nübüvvet nuruyla terbiye olmuş sahabiler de dosdoğru yolu Rasul-i Ekrem
Efendimizden öğrenmişler, onlar da sonraki nesillere aktarmışlardır.
Şeyhülislam Abdülkadir Sühreverdî rh.a. şöyle der: “Allah Tealâ, Rasulü ile
gönderdiği şeyleri kabul etmeye en saf kalpleri, en temiz nefsleri hazırladı.
Kalplerdeki saflık, nefslerdeki temizliğin farklılığı, İslâmî ilimlerle
birleşip ortaya çıktı. Herkes kendi kalp ve kabiliyetine göre o ilimden
istifade etti.”
Bazı kalpler münbit toprağa benzer. İşte ilmini önce kendi hayatına nakşeden,
sonra insanlara öğreten kimse böyledir. İlmi önce kendisine fayda vermiş ve onu
her haliyle Rasulüllah s.a.v.’in yoluna sevk etmiştir. İşte bizim âlimlerimiz
tam da böyledir. Onlar İslâm’ın devamlılığının vesileleridir.
Âlimlerin çabaları kadar, tasavvuf büyüklerimizin gayretlerinin de hak yolun
korunması ve müminlerin dünyalarının heba olup gitmemesi bakımından eşsiz
kıymeti vardır. Zahir ve bâtın ulemanın bir arada, gerektiğinde birbirini
dengeleyen bu etkinliği sayesinde hak ile bâtıl birbirinden ayrılmştır.
Bilgisizliğin yaygınlaştığı, gerçek âlimlerin azaldığı ya da etkisinin
kaybolduğu zamanlar, hem müslüman birey için hem de toplum için karanlık
dönemlerdir. Bu karanlık içinde haramla helal, doğruyla yanlış birbirine
karışır. “Allah’ın sınırları” insanların gözünde belirginliğini kaybeder.
Böyle zamanlarda müslümanın imdadına yine dinde tefakkuh ve rüsuh sahibi
âlimler yetişir. On asır önce Ehl-i Sünnet akidesinin ciddi bir taarruz altında
olduğu bir dönemde ortaya çıkan İmam Gazali rh.a.’in “Hüccetü’l-İslâm” (İslâm’ın
delili, dayanağı) lakabıyla anılması bu yüzdendir. Aynı şekilde İmam Rabbani
hazretlerinin “müceddid: yenileyici” oluşu da, bir başka kriz dönemindeki
hayatî faaliyetlerle ilgilidir.
Buradan bize çıkan pay, bize emanet edilmiş ilmî mirasın hakkını vermek
olmalıdır. Bu da ancak dinî ilmlerin okutulduğu ve aynı zamanda İslâm ahlâkının
ve edebinin verildiği kurumlar oluşturmakla, mevcut olanlara destek olmakla
mümkün olabilir. Bu farz-ı kifayedir.
Şihabuddin Sühreverdî k.s. Avârifü’l-Mearif adlı eserinde, korumakla mükellef
olduğumuz bu mirasın nasıl meydana getirildiğini şöyle anlatır: “Dinimiz
asırlar boyu, ilim ehli insanların gayretleriyle safiyetini kaybetmeden
bugünlere ulaştı. Tefsir âlimleri, hadis imamları ve fakihler, Kur’an ve
Sünnet’ten birçok ilim elde ettiler. Onlardan hükümler çıkarttılar. Yeni
durumları, Kur’an ve hadisin delilleri ışığında değerlendirip hükme bağladılar.
Böylece, Allah Tealâ alimler vasıtasıyla dinini himaye etti.
Tefsir âlimleri tefsir şekillerini, yorum ilmini, değişik kullanış ve
anlayışları, dille ilgili unsurları iyice anlayıp öğrendiler. Bu konularda
kitaplar yazdılar. Kur’an ilimleri bu şekilde ümmet arasında
yayıldı.
Hadis imamları hadisleri derlediler. Bu konuda son derece titiz davranarak,
hadislerin yerini tespite çalıştılar. Böylece yanlış ile doğru birbirinden
ayrılmış oldu. Ayrıca Sünnet’in muhafazasını için hadisler, değişik rivayetleri
ve râvileriyle birlikte ezberlendi.
Fakihler ise asıl kaynaklardan hükümler çıkardılar. Aralarında kaynaklara dayanarak
ihtilaflar da çıktı. Fakat hepsi bunları yaparken usulüne göre yaptılar. İşte
böylece İslâm’ıın hükümleri yayıldı ve kuvvetlendi. Bâtıl inanç ve hallerden
tertemiz olan din, kendi esasları üzerine kuruldu ve hayatın her alanına
yayıldı. Allah Rasulü s.a.v.’in Sünnet’i hayata iyice köklerini saldı.”
Ebu Alâ Sakafî rh.a. şöyle de der: “İlim, bilgisizliğe karşı kalp için hayat ve
karanlığa karşı gözün ışığıdır.” Yani bilgisizlik ölümüne karşı kalbe hayat
veren şey ilimdir. Küfür karanlığına karşı yakîn gözünün nuru da ilimdir. Dinin
hükümleri noktasında bilgi sahibi olmayan kişinin kalbi bilgisizlik yüzünden
ölmüştür. Gaflet içindedir. Çünkü böyle bir kalp, Cenab-ı Mevlâ hakkında
cehalet içindedir. Allah’ın emirleri konusunda cehalet içindedir.
Allah Tealâ, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Nihayet o gün (dünyada
yararlandığınız) nimetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz.”
(Tekâsür, 8)
O halde zamanın yıpratıcı unsurlarına karşı ilim hazinemizi korumalı,
elimizdeki mirasın kıymetini bilmeliyiz. Bu şuura sahip nesiller
yetiştirmeliyiz. Bu yolda adımlar atmalı ve atılan her bir adımın hayır olarak
bize döneceğini de bilmeliyiz.
Rabbimizin tevfik ve inayetiyle...