Onu ilk fark
ettiğimde yapayalnız ve mahzundu. Yalnızlığını az da olsa paylaştımsa da
mahzunluğu hiç gitmedi yüzünden. Hatta her geçen zaman daha da arttı. Onun yalnızlığı
ve kimseye uymaması dışında bir araya gelişimizin izah edilebilir nedenleri
yoktu. Aslında birbirimize biraz da yüktü varlığımız. Ben suskundum, o
dilsizdi. Kimseler farkına varmadı bir ömür onun beni sırtında taşıdığını,
benim onu kalbimde taşıdığımı.
Hayatımın en vazgeçilmezlerinden olmasına rağmen onu kaybetmekten hiç
korkmadım. Onun bana sadakatinden de şüpheye düşmedim ve onu hiçbir vakit sıkı
sıkıya kendime bağlamadım, mahkum etmedim. Gitmeyeceğini, başkalarına bana
bağlandığı gibi bağlanamayacağını biliyordum belki de.
Öylesine güvendim ki ona, insanlarını pek de tanımadığım uzak mahallelerdeki
akrabalara, dostlara ziyarete gittiğimde dahi, kapı önlerinde öylece melül
mahzun bırakırken kendisini, geriye dönüp de göz ucuyla bile olsun bakmadım.
Sıcak yaz günlerinde yüzünde oluşan çatlaklara aldırmadan öylece bıraktım gün
altında çoğu zaman. Yağmurlu, karlı günlerde ise ona değil, kendime merhametim
yüzünden aldım onu kapı önlerinden.
Ne fukara semtlerin sessiz, küçücük tenha camilerinde, ne de sırta secde
edilerek bayram namazları kılınan büyük camilerde başkalarınınki gibi bir kez
olsun aklıma düşmedi namaz esnasında; ya başkalarına uyup da gider, beni öylece
perişan bırakırsa diye. Bıraktığım yerlerde beni öylece, hep uslu çocuklar gibi
melül ve mahzun bekledi.
Kısa süren askerliğimde de onu başkaları gibi kilitlere vurmadım, başucumda,
yakınımda bulundurmadım. Benden uzakta boynu büküldüyse galiba biraz da bu
yüzdendi.
Kimse ne başına ne de ayağına böyle bir bela almak ister diye düşünerek, park
yasağı bulunan caddelere cesurca bırakılan bakımsız eski arabalar gibi öylesine
bıraktım hep yıllar yılı onu eşiklere, merdivenlere, cami ayakkabılıklarına.
Bir kez olsun şefkatle silmedim yüzünü, okşamadım. Kara bakışlarıyla göz göze
gelmedim. Bunca yükü omuzlarında taşımaktan, benimle birlikte her
hayalin peşinde dolaşmaktan yorulup da takatinin kesildiği, artık bana yoldaş
olamayacağını anladığım demlerde bile, çoluk çocuk ile gönderdim onu
iyileşmeye, kendim götürmedim. Kısa ayrılıklardan sonra bana döndüğünde yüzünde
gördüğüm tebessüme karşılık vermemek için yüzümü, bakışlarımı kaçırdım çoğu
zaman bakışlarından.
Böyle bir muameleyi hak etmiyordu, biliyordum. Onu kaybettiğimde tekrar ona
sahip olabilmek için ne güçlüklere katlanmak, kimlere ağız, boyun eğmek zorunda
kaldığımı onu nerde bulacağımı olmadık insanlara sorarken ne büyük eziyetler
çektiğimi bir ben biliyordum bir o biliyordu. Bir o biliyordu hangi ümitlerin
peşinden savrulduğumu, hangi kahırlarla hangi kaldırımları arşınladığımı, ömrümün
nelerin peşinde geçtiğini, hangi çamurlara bulandığımı, hangi yollarda
yapayalnız kaldığımı. Bir o biliyordu terminallerde, istasyonlarda anneye
babaya, bacıya, kardaşa ve dahi sevgiliye belli etmeden ağırlaşan kalbimin
yükünü, daha kimsenin bilmediği, bilemeyeceği onlarca hikâyeyi.
Okuldan kaçtığım bahar günlerini, kaytardığım teravih namazlarını sır gibi
sakladı da kimselere demedi. Karne günleri içime düşen sevinci, gurbet
dönüşlerinde kuş yüreği gibi çarpan kalbimin sesini ancak o duydu benden başka.
Düştümse onunla düştüm, doğruldumsa ona dayanarak doğruldum ve akılsız başımın
cezasını en çok onunla çekti ayaklarım.
Aslında sevgisizlikten merhametsizlikten değildir ona karşı bunca ilgisizliğim.
Hisseder mi ona karşı kalbimden geçenleri, bilir mi, anlatsam anlar mı? Bir
ömür ona yük olmuşluğun mahcubiyeti ve her şeyi paylaşmanın muhabbetiyledir
sana karşı suskunluğum ve bu yüzdendir yüzüne bakamayışım desem, her
kapıyı açtığımda, her yola çıktığımda tarifi mümkün olmayan bir mahcubiyet ve
hüzünle fark ettirmeden adımlarıma bakıyorsam hep bu yüzden desem, inanır mı,
inanır mısınız?
Onu kaybetmekten korkmadığım doğrudur. Ancak korkum onun beni kaybedeceği
gündendir. Zira uymaz başkalarına, onların gittiği yolları bilmez, tanımaz. Ben
olmasam öylece kalır ortada yapayalnız. Kimseler alıp götürmez evine, sahip
çıkmaz. Ya bir sele kapılır kaybolur yağmurlu bir günde, ya birinin ardından
taş niyetine atılır.
Ondan önce öleceğimi bile bile, alıştırmamalıyım onu bu sevgiye. Bir ömür
taşımak zorunda kaldığı bu yüke günü gelince bir de ayrılacak olmanın yükünü
bindirmemeliyim.
Kara lastik ve naylon ayakkabı ile çocukluğumu arşınladığım yıllarda, bir gün
kendisine sahip olursam yüzünü silmek için sakladığım o bordo kadife parçası
ile onu asla yüzleştirmemeliyim. Bir arefe gününde altını bile siyaha boyayarak
onu bayram gezmelerine götürmek hevesiyle sabahı zor eden çocuğun ben olduğumu
da bilmemeli.
Yağmurda ıslanmalı, güneşte yanmalı.
Emsalleri kendilerine ayrılan sıcacık mekânlarda ömrüne ömür katarak etrafa
ışıltılı tebessümler salarken, onun alnında yalnızca hal ehlinin okuyabileceği
acıdan çizgiler belirmeli.
Şimdiden alışmalı, hazır olmalı kapı önlerinde unutulmaya. O gün geldiğinde,
evimin eşiğine sıra sıra yabancı ayakkabılar dizildiğinde, içerisi sükût içinde
dolup dolup boşaldığında anlamamalı onu bırakıp tek başıma bir yola çıktığımı.
Tüm ayakkabılar içeriye alındığında yahut eşik önünden sahipleriyle
ayrıldığında, kapıda kalmış olmak üzmemeli onu. Kimseden bir şey beklememeli.
Beni hep içerde bilmeli.