“Hıtta”,
uzun süre taşınan, faydasına inanılmayan, yorgunluk ve rahatsızlık veren bir
yükü aniden sırtından atıp farklı bir istikamete yönelme kararlılığını ifade
ediyor. Türkçesi “Bu iş buraya kadar!” demek. Eski hali tamamen terk edip, bir
bağışlanma talep ve umudunu da taşıyan yeni bir yönelişi, çok kesin bir değişim
iradesini yansıtıyor.
Pîr-i Türkistan Hâce Ahmed Yesevî, Hâce Yusuf Hemedânî’nin halifelerinden.
Mürşidinin vefatından sonra Hâce Ubeydullah Berkî ve Hâce Hasan Endâkî’nin
ardından irşat postuna oturur, Buhara’da bir müddet hilafet vazifesinde
bulunur. Aldığı manevi bir işaretle, müritlerine Hâce Abdülhalik Gücdüvânî’ye
bağlanmayı vasiyet edip, göçebe Türkleri irşat için Yesi’ye gelir, burada,
bozkırın ortasında bir dergâh kurar.
Bugün Kazakistan sınırları içindeki, eski adı Yesi olan Türkistan şehrinin
yakınlarında bulunan Hâce Ahmed Yesevî dergâhı, sonraları inşa edilen muhtelif
yapılarla büyük bir külliye halini almış durumda. Etrafı surla çevrili bu
külliyede, içinde Hâce Ahmed Yesevî’nin mezarının ve çilehanesinin de yer
aldığı asıl dergâh binası dışında bir mescit, bir kütüphane, kızı Gevher
Hatun’un medfun olduğu kubbeli bir türbe ile geniş mezarlıklar bulunuyor.
Yesevî türbesinin bulunduğu yapı topluluğunun dış yüzü burada da çinilerle
bezenmiş, kûfi hatla yazılan ayetlerle tezyin edilmiş. Kubbelerin üzerine
oturduğu ana binanın duvarlarına, en yukarıda dört tarafı çevreleyen bir şerit
halinde En’am suresinin 59’dan 63’e kadar olan ayetleri nakşedilmiş mesela.
Timur’un inşa ettirdiği ve asıl külliyeyi gölgeleyecek kadar dev bir yapı olan
taç kapının üzerine ise Bakara suresinin 58. ayeti yazılmış.
Fakat bizim külliyeyi ziyaret ettiğimiz 2006 senesinde TİKA’nın bu abidevî
portal üzerindeki restorasyonu henüz başlamıştı. Üzerindeki bütün çiniler
söküldüğü için En’am suresinden alınan ayetlerin kapı üzerine isabet eden
kısımları ile Bakara 58’in metni okunamıyordu tabiatıyla. Restorasyon
çalışmaları bugün hangi aşamada, aynı ayetler yeniden yazdırıldı mı bilmiyoruz
ama bu çok da önemli değil. Orada bir zamanlar yazılı olan Bakara suresi 58.
ayetinin, bozkır ortasındaki bu dergâhın fonksiyonuna dair çok önemli mesajlar
barındırdığını biliyoruz.
Ayet neyi haber veriyor?
Bakara suresinde 40. ayetten itibaren 104. ayete kadar hususen
İsrailoğulları’na hitap edilir. Yahudilerden, atalarının geçmişte yaptığı
hatalar hatırlatılarak aynı hatalara düşmeden Rasul-i Ekrem s.a.v.’e tabi
olmaları istenir. Bu minvalde Allah Tealâ’nın İsrailoğulları’na ihsan ettiği
nimetler ve yardımlar hatırlatılıp öncekiler gibi nankör olmamaları
tembihlenir. İşte 58. ayet de bu çerçevede İsrailoğulları’na geçmişte Allah’ın
bahşettiği bir imkânı hatırlatıyor. Mealen şöyle buyuruluyor ayette:
“(Hatırlayın ki) bir zamanlar (size): ‘Şu şehre girin ve orada (bulunanlardan)
dilediğiniz şekilde bol bol yiyin. (Ancak bu şehrin) kapısından girerken secde
edin ve ‘hıtta” deyin (ki) hatalarınızı örtüp (bağışlayalım). (Biz) iyilik
yapanlara (nimetlerimizi daha da) artıracağız.’ demiştik.”
Ayet-i kerimede, Hz. Musa a.s.’dan hemen sonraki bir dönemde, tevbe etmeleri,
yaptıklarından pişman olmaları halinde Yahudilere emin bir beldede yaşama
imkanının sunulması hatırlatılmaktadır. Müfessirler söz konusu belde hakkında
ihtilaf etmiş; Kudüs, Eriha, Mısır vb. farklı yerlerin isimlerini saymışlardır.
Bu şehir her neresi olursa olsun, İsrailoğulları’na Allah tarafından ikram
edilmiş bir selamet ve emniyet yurdudur. Ayetteki “orada (bulunanlardan) dilediğiniz
şekilde bol bol yiyin” ibaresinin, Hz. Adem ile zevcesinin cennette iskân
edildiklerini haber veren ayette de (Bakara, 35) aynen geçmesi, bu yerin tıpkı
cennet gibi mübarek ve emin bir mekan olduğuna işarettir.
Bu ilâhi nimet, Allah’ın sonsuz rahmetinin eseri bir imkân olarak
İsrailoğulları’na sunulurken, onlardan sadece daha önce yaptıklarından dolayı
pişmanlık izhar etmeleri istenmiştir. Çünkü yine rivayetlere göre zalim bir
kavimle cihat etmek üzere Hz. Musa a.s. ile sefere çıkan İsrailoğulları,
savaşmamak için türlü bahanelerle Tih çölünde senelerce oyalanmışlardır. Hz.
Musa’nın vefatından sonra da serseri bir vaziyette oradan oraya savrulup
durmuşlardır. Onların bu döneklik ve nankörlüklerine rağmen, yakıcı güneşten
korunmaları için Allah Tealâ ince bir bulut tabakasını üzerlerinde gezdirmiş,
aç kaldıklarında kudret helvası ve bıldırcın eti ihsan etmiş, nihayet son bir
şans olarak yerleşip rahat yaşayabilecekleri emin bir belde çıkarmıştır
karşılarına. Pişmanlık gösterip eski hallerini terk etmeleri, tövbekâr olmaları
halinde bu nimetten faydalanabileceklerdir.
“Hıtta!” Diyebilmek
Yesevî dergâhının kapısına yazılan Bakara suresi 58. ayetindeki “hıtta deyin”
ibaresini mealler genellikle “af dileyin, tevbe edin” şeklinde çevirmiş, bazı
müfessirler ise “hıttatün” kelimesinin Arapça olmadığını, bu sebeple meallerde
aynen kullanılması gerektiğini söylemişlerdir. Çünkü Arapça veya değil, “hıtta”
aslında bir ünlem. Pişmanlığı, yorgunluğu, bıkkınlığı ve vazgeçmeyi içinde
barındıran bir duygunun sesle dışa vurulması. Her ünlem gibi tek kelimelik
sarih bir karşılığı yok. Uzun süre taşınan, faydasına inanılmayan, yorgunluk ve
rahatsızlık veren bir yükü aniden sırtından atıp farklı bir istikamete
yönelmenin kararlılığını ifade ediyor. Türkçesi “Bu iş buraya kadar!” demek.
Eski hali tamamen terk edip, bir bağışlanma talep ve umudunu da taşıyan yeni
bir yönelişi, çok kesin bir değişim iradesini yansıtıyor.
Demek ki bir huzur, selamet ve emniyet muhitine girebilmenin yahut o muhitin
imkanlarından istifade edebilmenin ilk şartı, önceki hâle ilişkin pişmanlıktan
kaynaklanan böylesine kararlı bir yeni yöneliş iradesini ortaya koymaktır.
Bir nevi cennet atmosferinin teneffüs edildiği böyle yerlerden nimetlenmenin
ikinci şartı ise “kapısından secde ederek girmek”tir. Müfessirlerin büyük bir
ekseriyeti secdeden maksadın peşin bir hürmet, teşekkür, tevazu ve teslimiyet
olduğunu söylemişlerdir. Nimete hürmet ve teşekkürle mukabele etmek gerekir.
Üstelik bu nimet bütün yanlışlarına, isyan ve günahlarına rağmen Allah’ın
sonsuz merhametinin bir nişanesi olarak ihsan edilmiştir İsrailoğulları’na.
Böyle bir nailiyete hürmet ve teşekkür hem verilenin kıymetini bilmenin, hem de
önceki masiyetlerden hicap duyup pişman olmanın ifadesidir. Tevazu ve
teslimiyet de aynı hicap yahut pişmanlıktaki samimiyetin tezahürüdür. Çünkü
daha önce işlenen günahlar nefsin, bencilliğin, başına buyrukluğun, ‘ben daha
iyisini bilirim’ büyüklenmesinin eseridir.
Peygamberlerinin sözünü dinlemeyip seneler boyu ömürlerini günahlarla
tüketenler, nefslerini sorgulayıp suçlamıyorlarsa, hâlâ pişmanlık duymuyorlar
demektir. Nitekim takip eden ayette (Bakara, 59) gerçekten pişman olmayan,
samimiyetle davranmayanların “hıtta” sözünü söylermiş gibi yapıp, tamamen
nefsanî hesaplarla o kapıya yöneldikleri, fakat “zalimler” diye nitelenen böyle
kimselerin bu sebeple azaba uğratıldıkları haber verilir.
Ayetteki “(Allah’ın söylenmesini istediği) o sözü değiştirdiler, onu
kendilerine söylenilenden başka şekle soktular..” ibaresinden hareketle, bazı
müfessirler art niyetli bu fasıkların “hıtta” yerine, buğday manasına gelen
veya bir rivayete göre cennetteki yasak yemişin adı olan “hınta” demiş
olabileceklerini söyler. Eğer böyleyse, bu tavır onların himmet istiyormuş gibi
yapıp buğday peşinde olduklarını yahut Allah’ın yasakları hususunda daha baştan
bir kayıtsızlık içinde bulunduklarını gösterir.
Kapıdan girmenin adabı
İyi güzel de bütün bunların tasavvufla, tarikatla nasıl bir alakası var ki bu
ayet Hâce Ahmet Yesevî dergâhının kapısına yazdırılmıştır? Cevabını birlikte
arayalım:
Nefs, Yahudi tabiatlıdır. Allah’ın emirleri, Peygamber s.a.v.’in sünneti
hilafına, dünya denilen şu Tih çölünde asıl vazifemizi savsaklatarak mâlâyani
peşinde, günahlar peşinde dolaştırır da ömrümüzü boşu boşuna tüketir bizim.
Geçen zamanın, harcanan ömrün kıymetini bilmediğimiz gibi, işlediğimiz bütün
günahlara rağmen Cenab-ı Hakk’ın bize bahşettiği imkan ve fırsatların da
kadrini bilmeyiz. Hiç hak etmediğimiz halde bizi gölgelendiren bulutlara,
doyuran bıldırcın etlerine, kudret helvalarına benzer nice nimetleri tüketiriz
ama ne bunlardan ne de bunları verenden haberimiz olmaz.
Bu kadar nankörlükten sonra bile, merhametlilerin en merhametlisi olan Allah
Tealâ yine de terk etmez kulunu. Doğruyu bulsun, kulluk şerefine yakışır bir
hayat yaşasın, ebedi saadete nail olsun diye kapılar açar, Yesevî dergâhı gibi
dergâhlar çıkarır karşılarına.
Dergâhlar, mürşid-i kâmillerin denetimi, dervişlerin birbirine ayna olması,
zikir meclislerini barındırması gibi sebeplerle günahlardan uzaklaşılan emin
beldelerdir. Lakin hem bu emniyetten, hem oradaki manevi feyizlerden
nasiplenmenin şartları vardır. Öncelikle pişmanlığını ikrar edecek, tövbekâr
olacak, eski haline dönmeyeceği konusunda samimi bir kararlılık gösterecektir
insan. Sonra da bütün bu pişmanlıklara sebep olan nefsini tepeleyip tevazu
gösterecek, o kapının ardındaki insanlara hürmette kusur etmeyecektir. “Hıtta”
deyip nefsini bütün ağırlıklarıyla kapıda bırakanlardır ki, tüy gibi hafiflemiş
olarak o beldenin bütün nimetlerinden nasiplenme imkânı bulabilecektir.
Böyle kapılar her zaman herkese açıktır. Dünyalık hesaplarla, kapıdan girme
adabını zahiren yerine getirir gibi yaparak, sahte bir pişmanlık, tevazu ve
hürmet göstererek etrafındakileri aldattığını zannedenler de girebilir bazen. Fakat
sırtlarından atamadıkları ağırlıklarla yol alamaz, kendilerinden başka kimseyi
de kandıramazlar. Daha kötüsü Allah katında zalimlerden olurlar ve fısklarında
ısrar ettikleri takdirde korkunç bir azapla cezalandırılırlar.
Hâlbuki Cenab-ı Hak, bir işi kendisinin emrettiği şekilde, ihlâsla, adabına
riayet ederek, güzelce yapanların “üzerlerindeki nimetlerini artıracağını” vaat
buyurmuştur. Böyle bir ilâhi vaade ve imkâna rağmen nefsinin arzularına uyarak
dünyalık peşinde koşanlardan daha ahmak kim olabilir?
Hâce Ahmed Yesevî k.s.’nin “hikmet”lerinin toplandığı kitabın adı Divan-ı
Hikmet’tir. Birçok nüshası mevcuttur. Haliyle nüshalar arasında içerik ve dil
bakımından farklara rastlanır.
Hikmetlerin temelinde Yesevî’nin duyuş ve düşüncelerinden yansıyanların yanında
tarikatının esasları da vardır. Hikmetler çağlar boyunca Türkistan
diyarında düşünce ve gönül birliği sağlamıştır. Aşağıda bu Divan-ı Hikmet’den
bir örneği bugünün Türkçesiyle sunuyoruz:
Ömrüm sona erende
Ben n’eylerim Allahım
Can alıcı gelende
Ben n’eylerim Allahım
Can vermenin vehminden
Azrail’in hışmından
Şefkat olmasa senden
Ben n’eylerim Allahım
“Rabbin kim” sorduğunda
Kara gündür o anda
Rabbin kimdir diyende
Ben n’eylerim Allahım
Hoca Ahmed sen bende
Pişmansın nefs elinde
Mahşer günü olanda
Ben n’eylerim Allahım.