Çevre kirliliğinin
modern zamanlarda ortaya çıkmış bir problem olduğu malum. Tabiattaki bitki
örtüsünün, suların, havanın ve toprağın hoyratça kullanılması, daha doğrusu bütün
bunların “varlığına kastedilmesi” sonucunda baş gösteren bir dizi problem,
sonunda dünyanın geleceğini ciddi biçimde tehdit den bir “insanlık meselesi”
haline geldi.
Artık haber bültenlerinde, günlük gazetelerde ya da bilimsel yayınlarda küresel
ısınma, bazı canlı türlerinin yok olması, mevsim değişiklikleri vb. konusunda
bir şeyler okumadığımız/seyretmediğimiz gün yok gibi. İnsanlık topyekün bir
intihara mı gidiyor?
Çevre nasıl kirleniyor?
İnsanoğlunun içinde yaratıldığı tabiata, havasıyla, suyuyla kara ve deniziyle
insanı çepe çevre kuşatan bu “hayat alanı”na çevre deniyor. Bu alan içinde
yaşayan sadece biz (insanlar) değiliz. Burası bizden başka varlıkları da içinde
barındırıyor ve insan da dahil olmak üzere bu varlıklar karmaşık bir ilişkiler ağı
içinde birbirlerine bağımlı
biçimde yaşıyor.
Bu bağımlılık ilişkisini bir zincirin halkalarına benzetebiliriz. Tabiattaki
her şey, varlığıyla ve yaşama biçimiyle bu zincirin bir halkasını teşkil
ediyor. “Eko sistem” denen bu ilahî nizamda her şey o kadar ince bir takdirle
birbirine bağlanmış ki, zincirin halkalarının birindeki bir zayıflama yahut
kopma, dalga dalga bütün sistemi etkiliyor ve denge bozuluyor.
Zincirin bir veya daha çok halkasının zayıflamasına veya kopmasına sebebiyet
veren bir tek canlı var: İnsan. Dünya hayatında iradeli olarak yaratılmış tek
varlık olan insan, kendisine bahşedilen kabiliyet ve kudretler sayesinde
etrafındaki varlıklarla uyum içinde yaşayabileceği gibi, çatışmayı tercih edip
çevresindeki her şey üzerinde zoraki bir hakimiyet de tesis edebiliyor.
Kendisi dışındaki varlıklar üzerinde hakimiyet kurma, onları dilediği gibi
yönetip kullanma arzusu, tarih boyunca insanın peşini hiç bırakmamıştır.
Tarihten günümüze sarkan ve adına “sömürgecilik” denen insanlık dışı uygulamaya
hayat veren de bu şeytanî arzudur. Batılılar, doğudan batıya, kuzeyden güneye
ellerinin uzanabildiği her coğrafyayı sömürgeleştirirken, yer altı ve yer üstü
zenginlikleriyle birlikte insanları da köle olarak kullanmak üzere ülkelerine
götürmüşlerdi.
Geçtiğimiz yüzyılda verilen kurtuluş savaşları bu insanlık dışı uygulamanın
sonunu getirdi. Ancak şimdi yine Batı’dan gelen ve bütün insanlığı ciddi
biçimde tehdit eden problem, hiçbir ülkenin ve milletin tek başına çözebileceği
türden değil.
İnsanıyla, havyan ve bitkisiyle, hatta bizim “cansız” dediğimiz varlıklarıyla
bir bütün olan hayat normal seyri içinde akıp giderken, insan, daha doğrusu
“Batılı insan”, bu denge ve ahengi altüst edecek bir yola girdi. Kısaca
“teknoloji kullanımı” diye ifade edebileceğimiz olgu sebebiyle hayatımız hızla
değişmeye başladı. Şüphesiz bu değişiklik bize pek çok kolaylıklar, rahatlık,
konfor, kalite vs. getirdi. Ancak bunların yanında bir şey daha getirdi: Çevre
kirliliği.
Atmosfere salınan zehirli gazlar, deniz ve nehir sularına, sahipsiz arazilere
bırakılan zehirli kimyasal artıklar, radyoaktif sızıntılar, büyük bir hızla yok
edilen yeşil alanlar ve daha onlarca etken sadece havayı, suyu ve toprağı
kirletmiyor. Bu sularla, bu toprakta ve bu havayı alarak yetişen, üstelik de
genetik yapısıyla oynanan yiyecekler de ayrı bir tehdit unsuru olarak
hayatımıza girmiş bulunuyor.
Hava kirliliği
Atmosferde toz, duman, gaz, koku ve saf olmayan su buharı şeklinde
bulunabilecek kirleticilerin, insanlar ve diğer canlılar ile eşyaya zarar
verebilecek miktarlara yükselmesine “hava kirliliği” deniyor.
Fabrika ve sanayi bölgelerinden, termik sanatrallerden, ev ve işlerlerinden,
taşıt araçlarından atmosfere yükselen kirletici maddeler, Ozon tabakasını
delinmesine yol açmış bulunuyor.
Uzmanlar, hava kirliliğini oluşturan etkenler sebebiyle Ozon tabakasında oluşan
yırtığın Amerika kıtası büyüklüğünde olduğunu söylüyor ve uyarıyor:
Hava kirliliğindeki artış 2100 yılına kadar aynı şekilde devam edecek olursa,
atmosfere salınan gazların oluşturduğu sera etkisi, iklim değişikliklerinde
daha hızlı bir değişikliğe yol açacak. Dünyanın kimi bölgelerinde kuraklıklar
olurken, Kuzey Kutbu’na yakın bölgelerde buzulların erimesi, güneyde ise deniz
seviyesinin yükselmesi sebebiyle bazı ülkeler sular altında kalacak.
Su kirliliği
Su kirliliği, istenmeyen zararlı maddelerin, suyun niteliğini ölçülebilecek
oranda bozmasını sağlayacak miktar ve yoğunlukta suya karışması olayıdır.
Konutlar, endüstri kuruluşları, termik santraller, gübreler, kimyasal mücadele
ilaçları, tarımsal ve sanayi atık suları, nükleer santrallerden çıkan sıcak
sular ve toprak erozyonu gibi etkenler su kirliliğini meydana getiren başlıca
kaynaklardır. Bunların hepsi doğrudan doğruya veya dolaylı olarak canlı ve
cansız varlıklara zarar vermektedir.
Tıpkı karada yaşayan canlılarda olduğu gibi, sudaki hayat da belli bir ahenk ve
düzen içinde yürümektedir. Bu düzeni sağlayan bir tek canlı dahi bu kirlenmeden
olumsuz etkilendiğinde, bu durum zincirleme olarak suda yaşayan diğer canlıları
da etkilemektedir.
Sudaki hayatın bu şekilde tahribinin, karadaki hayatı da olumsuz etkileyeceğini
ayrıca belirtmeye gerek görmüyoruz.
Toprak kirliliği
Toprağın verim gücünü düşürecek ve özelliklerini bozacak her türlü teknik ve
ekolojik etken, toprak kirliliği veya toprak kirlenmesi olarak nitelendirilir.
Havayı ve suları kirleten neyse, toprağı kirleten de odur.
Mesela kükürt dioksit oranı yüksek olan bir atmosfer tabakasından geçen yağmur
damlacıkları “asit yağışları” halinde toprağa gelir. Toprak içine giren bu
asitli sular ağaç köklerini, bitkisel ve hayvansal toprak canlılarını zarara
uğratır. Toprağın yapısını etkileyerek besin maddesi dengesini bozar, taban
sularını içilmez hale getirir.
Aynı şekilde çöp yığınlarından toprağa sızan sular, kirli sulama suları, gübre
çözeltileri, radyoaktif maddeler, uçucu küller, toprağı kirleten madde ve
kaynaklardır.
Bu bağlamda özellikle son zamanlarda giderek yaygınlaşan bir uygulamaya dikkat
çekmemiz yerinde olur: Genetik yapısıyla oynanmış bitki üretimi. Bunun için
toprağa atılan gübre ve ilaçların, toprağı bir anlamda zehirlemek suretiyle hem
yapısını değiştirdiği, hem de orada başka bitkilerin yetiştirilmesini imkansız
hale getirdiği tesbit edilmiştir.
Radyoaktif kirlilik
Nükleer enerji santralleri, nükleer silah üreten fabrikalar, radyoaktif madde
artıkları radyoaktif kirlenmeyi oluşturan başlıca kaynaklardır.
Radyoaktif maddeler yaymış oldukları elektronla hava, su, toprak ve bitkilere
zarar verir. Radyoaktif maddeye sahip (radyasyonlu) hayvansal ürünler (et,
balık, süt, vb.) ve bitkiler bu zararlı maddeyi besin zinciri ile insanlara ve
diğer canlılara taşır. Bunun sonucunda bağışıklık mekanizmasını felce uğratmak,
organları zedelemek gibi tedavisi imkansız hastalıklar meydana getirirler.
Konunun uzmanları, bütün bunların sebebiyet verdiği küresel ısınmanın yol
açacağı küresel felaketler hakkında şu tahminlerde bulunuyor:
Buzulların erimesi.
Deniz suyu seviyesinin
Taşkınlar, kıyı kesimlerde toprak kaybı.
Temiz su kaynaklarının denize karışması ve su sorunu.
Yüksek sıcaklık artışıyla görülen aşırı buharlaşma ve kuraklık sonucu,
yangınlar, göl ve ırmak sularında %20’lik azalma.
Bu değişikliklere dayanamayan bitki ve hayvan türlerinin yok olması ya da
azalması.
Bazı bölgelerde aşırı ısınma nedeniyle virüs türlerinde değişiklik olması ve
salgın hastalıkların gelişmesi.
Oluşacak göç dalgasıyla, yerel ve global ölçekte taşıma kapasitesinin aşılması
ve bunun sonucunda yaşanacak kitlesel göçler ve savaşlar.
Küresel ısınma küresel inkârın sonucudur
“Yeryüzünde fesat çıkarmak”, inkârcıların önde gelen vasıflarından biridir ve
bu, Yüce Kitabımız’ın temel vurgularından olmakla hepimizin malumudur. Ancak
“fesad”ın mahiyeti hakkında gereği gibi düşünmediğimizden –ya da başka
sebeplerden–, inkârcıların bu vasfının tam olarak ne anlama geldiği meselesini
çoğu zaman ıskalarız.
Bakara Suresi, 204-205. ayetlerde önce “İnsanlardan öyleleri vardır ki, dünya
hayatı hakkında söyledikleri senin hoşuna gider..” buyurulduktan sonra,
bahsedilen insanların karakter özellikleri şöyle verilir: “İşbaşına geçtiğinde
yeryüzünü fesada vermek, ekin ve nesli helâk etmek için didinir…”
Batılı insanın, yeryüzünün hakimiyetini (küresel jandarmalık) ele geçirdiğinden
beri insanın inancını, ahlâkını, değerlerini, hayat tarzını, hatta hormonal
dengesini… nasıl bozduğunu, istila ettiği ülkelerin yeraltı ve yer üstü
kaynaklarını doymak bilmez bir iştiha ile nasıl sömürdüğünü (neslin helâkı),
ekolojik dengeyi nasıl canavarca tahrip ettiğini ve yeryüzünde bu sebeple
binlerce canlı türünün yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu (ekinin
helâkı) bilmeyen yok. Allahu bilir, bu ayetin bugüne bakan yüzünde bu durum
hakkında bir uyarı ve vurgu vardır.
Aynı konuda uyarı niteliği taşıyan bir diğer ayet şudur: “İnsanların elleriyle
işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat çıkar.” (Rûm, 41)
Bu ayet üzerinde de gereği gibi düşündüğümüzde, bugüne canlı bir şekilde hitap
ettiğini görürüz. Bir önceki ayet hakkında söylenebilecek şeyler bu ayet
hakkında da aynıyla geçerlidir. Şu kadar ki, bu ayetin biraz daha geniş bir
anlam çerçevesi vardır. İnsan elinden çıkan haksızlık, zulüm ve isyanlar
dolayısıyla yeryüzünde uyum, denge, ahenk ve bereket kalmaması da ayetin ifade
ettiği hususlardandır.
İnsanın ve tabiatın canına, insanî ve tabiî olan hiçbir şey bırakmamacasına
kasteden bu gidişatın kaynağı nedir diye baktığımızda, karşımıza “teknolojik
medeniyet”, yani “kalkınma ve ilerleme” olguları çıkıyor. İnsanoğlu tarih
boyunca hiç bu kadar kalkınmamış ve ilerlememişti; bu doğru. Ama bu, aynı
zamanda bir başka doğrunun daha ifadesi: İnsanoğlu tarih boyunca insanı ve
tabiatı hiç bu kadar tahrip, ekini ve nesli hiç bu kadar helâk etmemişti. Geri
dönüşü olmayan bu küresel tahrip (fesat), Batılı insanın marifetidir ve aynı gemide
bulunduğumuz için biz de aynı felaketin sonuçlarından nasipdar oluyoruz,
olacağız.
Müslümanca bakış
Çevre kirliliği meselesinde İslâm, mevcut tesbit ve teşhislerden farklı bir şey
söylemiş midir, yoksa bilinenin ve söylenenin tekrarı olmaktan öte geçmeyen
tesbit ve teşhisler mi söz konusudur?
Bu soruların cevabını aramaya, genellikle yapılan en temel yanlışa işaret
ederek başlayalım: “İslâm çevre kirliliğinin önüne geçmek için, ya da
oluşmasına meydan vermemek için şu şu tedbirleri öngörmüş, şu tarz hareketlerin
yapılmasını yasaklarken, şu tarz işlere teşvikte bulunmuştur..” gibi
tesbitlerin bu alanda İslâm adına yapılan en büyük yanlış olduğunu bilhassa
belirtmemiz gerekir.
Zira Asr-ı Saadet’te “çevre kirliliği” diye bir problemin mevcut olmadığı açık.
Dolayısıyla Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in –mesela– ağaç dikmeye teşvik eden
hadislerini çevre kirliliğini önlemeye matuf tavsiyeler olarak değerlendirmek
çok tutarlı değildir. Durgun suya bevletmeyi yasaklayan ya da akarsudan dahi
abdest alırken azaları üçten fazla yıkamak suretiyle israfa kaçmaktan
sakındıran Nebevî uyarıları da aynı şekilde değerlendirmek gerekir.
O halde çevre kirliliği meselesinin İslâmî çözümünü konuşurken meseleyi
“esastan” ele almak zorundayız. Yani havayı, suyu, toprağı, insanı, bitkiyi…
dejenere eden, bozan, tahrip eden hayat tarzını sorgulamak durumundayız.
Bu konuda başka din ve medeniyet mensuplarına oranla daha fazla hassasiyet
göstermesi gereken müslümanların, “gelişme”, “ilerleme”, “kalkınma” gibi
kavramların büyüsüne kapılarak sorumluluklarını unutmuş olması, üzerinde önemle
durulması gereken bir gerçek.
Tıpkı taşıdığımız can gibi, içinde yaşadığımız tabiat da bizlere emanettir ve
kesinlikle bize ait bir mülk değildir. Bu sebeple de hoyratça kullanılması,
israf ve tahrip edilmesi “günah”tır! Eğer bütün bu felaketlerin sebebi
teknolojiye dayalı hayat tarzı ise, öncelikle bu nokta üzerinde durulmalıdır.
İnsanlık bu noktada şöyle bir hayatî tercih yapmak zorundadır: Ya teknolojiyi
bu aymazlıkla kullanmaya, dolayısıyla her şeyi kirletmeye devam edecek ve bunun
bütün insanlığa getireceği faturayı hep birlikte ödemeyi göze alacağız, ya da
en azından onaylamayarak, itiraz ederek bu evrensel günaha ortaklık
etmeyeceğiz.
Günah-sevap dengesi
Modern Batılı ve Batılılaşmış insanın anlayışında, tabiatı istediği gibi
“kullanmak” insana ait bir “hak” iken, İslâm, insan dışındaki varlıkların da
“hak” sahibi olduğu anlayışıyla hayvanlara, ağaçlara ve bütün olarak tabiata
rıfkla muameleyi öngörür. Zira tıpkı insan gibi ağaç da güneş de Rahman’a secde
eden varlıklardır. Her varlık kendi lisanıyla Rabbini tesbih eder ve tabiattaki
bu hayretengiz denge ve uyum, ona ancak “müslümanca” bakabilenlerin
gördüğü bir hakikattir.
Düşünün, bir ağaç dikmek insana sevap kazandıran bir davranış ise, tersi de
günah olmalı değil midir? Yani hayatımızı idame ettirmek için hiç de mecbur
olmadığımız halde ağacı, yeşili, tabiatı tahrip etmenin, havayı ve suyu
kirleterek binlerce canlının yok olmasına yol açmanın bedeli sadece dünyevî
felaketler yaşamakla sınırlı olmayacaktır. Böyle bir durum, aynı zamanda bir
“vebal” olmakla uhrevî sorumluluğu da getirmektedir.
Şu halde çevre felaketi konusunda alınacak en köklü tedbir, tabiatla barışık
hayat tarzına geri dönüşü zihinlere nakşetmek olmalıdır. Bunu yapamasak bile,
hiç olmazsa adına “çevre kirliliği” denen bu küresel günaha iştirak etmekten
uzak durarak kendimizi uhrevî sorumluluktan kurtarmanın yollarını aramalıyız.