İbadetler üzerine
titreyen bir insan, büyük bir kulluk örneği sergilemekte ve sevaba hak
kazanmaktadır. Ancak, kulluğun sadece bir boyutunu ifa etmektedir. Eğer kendisi
dışındakilerle olan ilişkilerini de güzel bir çizgide götürebilir ve
çevresindekiler onun ahlâkından hoşnut olurlarsa, o gerçekten de Allah’ın razı
olduğu bir ömür sürüyor demektir.
İnsan nihayetinde kendisine takdir edilmiş olan ömrü bir şekilde tamamlayıp
ebedi aleme intikal ediyor. Zira Allah bugüne kadar hiç kimseye dünyada ebedi
yaşama imkanı vermedi. Bundan sonra da vermeyecek. Nitekim bir ayette Hz.
Peygamber’e hitaben şöyle buyurmaktadır: “Biz, senden önce de hiçbir beşere
ebedîlik vermedik. Şimdi sen ölürsen, sanki onlar ebedî mi kalacaklar?” (Bakara
34).
Dolayısıyla, herkes kendisine sunulan yaşamı öyle veya böyle tamamladıktan
sonra Allah’ın huzuruna varacak. Allah’ın takdir etmiş olduğu ömür bir noktada
sonlanacak. Her birimiz ölüm gerçeğiyle sonunda yüzleşecek. Dünyaya gelmek
elimizde olmadığı gibi, gidişimiz de elimizde olmayacak. Dünyada kalmak için
dirensek de fayda etmeyecek.
Hiç kimsenin yakasında tam olarak ne zaman vefat edeceği yazılı değil ki, arada
bir ne kadar ömrü kaldığına baksın da kendisini düzeltsin. Ölüm, bazen yakında
geleceğini haber verircesine amansız bir hastalıktan sonra insanı yakalar.
Bazen de birden dünyadan koparıverir. Bir bakmışsınız ki, çok kısa bir süre
önce beraber olduğunuz, çok sağlıklı gördüğünüz arkadaşınızın vefat haberini
almışsınız. Yani insan ölümle her an yüz yüze. Veysel Karanî k.s. insanın bu
duruma hazırlıklı olmasını ve ahiret sermayesini hazırlamasını tavsiye ederken;
“ölümü yattığında yastığının altında, kalktığında da karşında bil” demiştir.
Makul düşünen bir insana, geçici olan bu dünya hayatını mı yoksa ebedi ahiret
yurdunu mu tercih edersin diye sorulacak olsa, tercihini mutlak surette
ahiretten yana kullanır. Bu sefer de, madem doğru düşünerek tercihini ahiretten
yana kullanıyorsun, o zaman orası için hazırlık yapman gerekir, denir. Zaten
Allah ve Rasulü’nün bizlerden istediği de budur yani ahiret sermayemizi
olabildiğince artırmak. Bu nedenle, nasıl ki yolculuğa çıkan insan hazırlık
yapıp valizine ihtiyacı olan eşyaları koyar ve gittiği yerde sıkıntı çekmemek
isterse, ebedi ahiret yolculuğuna çıkan insan da öteki alemde ihtiyacı olan
şeyleri yanına almak durumundadır.
Kulun hazırlığını yapmış kabul edilmesi iki görevi yerine getirmesine bağlıdır.
Bunlara dikkat edilmediğinde, dünyada hayırlı bir ömür sürerek Allah’ın
huzuruna vardığından söz edilemez. Ayrıca bu iki husus birbirine sıkı sıkıya
bağlıdır. Birini tam yapıp diğerini ihmal eden kulluk görevini hakkıyla ifa
etmiş olmaz.
İlk sorumluluk
İnsanın birinci sorumluluğu, kendisini yaratıp dünyaya getiren ve bir imtihana
tabi tutan yaratıcısına karşıdır. Gerek Kur’an ve gerekse hadisler insanın
dünyada niçin var olduğunu çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Öncelikli
istenen, Allah’ı rab olarak kabul etmesi, Hz. Muhammed s.a.v.’e O’nun elçisi
olarak iman etmesidir. Bunun ardından ibadetler gelir. Namazları aksatmadan
kılmak, oruç tutmak, imkan varsa hacca gitmek, zekât vermek gibi bazı
ibadetleri yerine getirmekle yükümlüdür.
Dolayısıyla Allah katında iyi bir insan olabilmek için bu sorumlulukların
yerine getirilmesi şarttır. Bizleri yaratan, yerine getirilmesi gereken ödevler
olarak bunları bizlerden istemektedir. Allah’ın mesul tuttuğu bu sorumlulukları
yerine getirmeyen kimsenin Allah katında iyi bir insan olarak kabul edilmesi
mümkün olamaz. Allah ondan namaz kılmasını isterken, zekâtını vermesini
emrederken, o bunları çeşitli bahanelerle yerine getirmez, ondan sonra da
Allah’ın kendisini iyi bir kul olarak kabul etmesini ve cennetine koymasını
beklerse, bu anlamsız bir beklenti olur.
Bizler sorumluluk yüklediğimiz insanlar görevlerini hakkıyla yapmadığında,
ihmal ettiğinde veya istemeyerek yerine getirdiğinde nasıl rahatsız oluyor ve
onları ödüllendirmiyorsak, Rabbimizden de farklı bir muamele beklemememiz
gerekir. Bizim en büyük yanılgımız, Allah’ın sonsuz merhametini yanlış
yorumlamamızdır. Allah Tealâ elbette merhametlidir, ancak bu hak edenleredir,
merhamet edilmek için çabalayanlar içindir. Hem Allah’ın buyruklarını
hayatınıza hakim kılmayacaksınız ve O’nu olabildiğince yaşamınızdan
dışlayacaksınız, hem de O’ndan ahirette iyi muamele etmesini bekleyeceksiniz!
Bu hayal bile edilemeyecek bir şeydir. Oysa Allah, Hz. Peygamber’in buyurduğu
gibi, bizim O’na bir karış yaklaşmamızı beklemektedir. Biz bir karış
yaklaşırsak, o bir kulaç yaklaşacaktır. (Buharî, 6856). Yeter ki bir çaba
içerisinde olalım.
İkinci sorumluluk
İnsanın doğrudan Allah’a karşı olan sorumluluğu yanında bir mesuliyeti daha
vardır. O da çevresindekilere karşı olan görevleridir. Buna başta ailesi olmak
üzere akrabası, arkadaş çevresi ve yapıp ettiklerinden etkilenen herkes girer.
Daha özet bir ifadeyle söyleyecek olursak, kulluğun ikinci şartı kulları memnun
edebilmektir.
İnsan bir aile reisi olarak, imkanlar ölçüsünce ailesini geçindirmek için
elinden gelen çabayı sarf etmiyor, çocuklarına ve eşine şefkat göstermiyor,
dışarıda başkalarıyla olmayı ailesine tercih ediyor, yuvasına sevgiden çok
korku salıyorsa; bu insanın ailesine karşı sorumluluklarını yerine
getirdiğinden söz edilemez.
Aynı şekilde çocuklarla ilgilenmek ve evin içindeki tüm yükü sırtlanmak
durumunda olan eş, haline şükretmiyor, hayat arkadaşının imkanlarını göz önünde
bulundurmadan onu maddi sıkıntılar içine sokuyor ve evde huzursuzluk
çıkarıyorsa, o da sorumluluklarını hakkıyla yerine getirmiyor demektir.
Müminin sorumlulukları elbette sadece ailesiyle sınırlı değil. Apartmandan
çıktığında komşuları “iyi ki böyle bir insanla komşuluk yapıyoruz” demiyorsa,
iş yerindekiler onunla bir arada çalışmaktan haz almıyorsa, karşısındakinin
kalbini kırıyorsa, ağzından ne tür ifadeler döküldüğüne dikkat etmiyorsa,
çevresine karşı sorumluluğunda zafiyet var demektir.
Halbuki önemli olan, cenaze namazımızı kılmaya gelen insanlar, imam “nasıl
bilirdiniz” diye sorduğunda, kalpleri ile dilleri tam bir uyum içerisinde “iyi
bilirdik” diyebilmeleridir. Vefatımızın, insanların bizden kurtuluşu
olmamasıdır. Dikkat edilirse, gerek Kur’an ve gerekse Hz. Peygamber’in
ibadetler kadar üzerinde önemle durduğu husus, insanlar arası ilişkilerdir.
İnsanın dürüst olmasını, yalan konuşmamasını, kalp kırmamasını, kusur
araştırmamasını, güzel kelam etmesini, laf taşımamasını, kendisine çeki düzen
vermesini isterler.
Buyruklar arasında ayırım gözetmemek
Demek oluyor ki, Allah katında iyi bir kul olabilmek görevlerin sadece bir
kısmını yerine getirmekle gerçekleşmiyor. Bakınız, Allah Tealâ kitabında hem
namaz kılmayı hem de gıybet etmemeyi emrediyor. Biz şimdi namaz ibadetine önem
verirken Allah’ın diğer emrini ihmal edemeyiz. Sonuçta her ikisi de aynı kitap
içerisinde yer almaktadır. İkisi de Allah’ın emri olmaları noktasında farklı
değiller.
Dolayısıyla, ibadetler üzerine titreyen bir insan, büyük bir kulluk örneği
sergilemekte ve sevaba hak kazanmaktadır. Ancak, kulluğun sadece bir boyutunu
ifa etmektedir. Eğer kendisi dışındakilerle olan ilişkilerini de güzel bir
çizgide götürebilir ve çevresindekiler onun ahlâkından hoşnut olurlarsa, o
gerçekten de Allah’ın razı olduğu bir ömür sürüyor demektir.
Kur’an-ı Kerim geçmiş peygamberleri örnek olarak sunar. Hz. Peygamberimizin de
bizler için en güzel örnek olduğunu belirtir. Bir kimsenin örnek olması demek,
diğer insanların onun yaptıklarını yapabileceği ve yapmaları gerektiği anlamına
gelir. Zaten yapamayacak olsaydılar, örnek alınması istenmezdi. Bu durumda Hz.
Peygamber’i yücelten değerlerin neler olduğuna dikkat etmek gerekiyor.
Bu değerler, yazımızda ele aldığımız iki hususta toplanmaktadır: Halisane,
gönülden kopup gelen bir içtenlikle Allah’a ibadet etmek, buyruklarını yerine
getirmek. İkincisi de insanlarla güzel bir geçim sürmek. Hiç şüphe yok ki,
Allah Rasulü bu açılardan bizler için mükemmel örnekti. Rabbine kulluk etmekten
tarifi imkansız haz alıyor, çevresindekilerle içten dostluk kuruyordu. O
civarındaki herkes için gerçek bir dost, görmeden durulamayacak bir arkadaştı.
Onu kaybeden sahabilerinin tarifi imkansız bir elem içine düşmelerinin
nedenlerinden biri de mükemmel arkadaşlarını kaybetmeleriydi.
Kendimize “Allah Rasulü’nü niye bu kadar çok seviyoruz?” diye bir soralım.
Cevap olarak, Allah’a kulluğunu, ashabıyla güzel dostluğunu, ailesine
şefkatini, etrafındaki her bir şeye verdiği değeri ve daha nice güzel
hasletleri sayarız. Esasında nasıl olmamız gerektiğinin özeti de budur:
İbadetlerle süslü, insanlarla iyi ilişkiler üzerine kurulu ahlâkî bir hayat...