Cahiliye devrinde
putlara gösterilen sevginin yerini günümüzde yine cansız olan, insana karşı bir
tebessümü, teşekkürü bile olmayan nesnelerin aldığını görmekteyiz. Çağdaş denilen
insanın, maddeci yönüyle Cahiliye toplumundan geri kalır bir yanı yok gibi.
Çok değil bir on yıl öncesine kadar Batı ülkelerinde meydana gelen olayları
duyup, tüylerimiz diken diken oluyor, yaşananları anlamakta aklımız
zorlanıyordu. Nasıl oluyor da “insan”, insanlığa sığmayan, “vahşi”leri dahi
aratmayan fiilleri işleyebiliyordu?
Dün, uzaklardan duyup şaşırdıklarımıza ne yazık ki bugün ülkemizde şahit
oluyoruz. Gün geçmiyor ki insanlığın kanını donduracak haberlerle
sarsılmayalım. Hadi Batılı, “Bir insanı haksız yere öldürmek, bütün insanlığı
öldürmek gibidir.” gerçeğinden habersiz. Peki, yıllardır ülkemizde yaşanan,
yaşatılan, gün geçtikçe daha da büyüyen acıları nasıl anlamlandırmalı?
Kendimize son zamanlarda sık sık sorduğumuz “Bize neler oluyor?” sorusunun
cevabını nerelerde, kimlerden sormalıyız? Yoksa çok uzaklara gitmeden içimize
dönerek, üzerini dünyalıklarla örttüğümüz maneviyatımızın sesini mi
dinlemeliyiz?
Unuttuğumuz, kaybettiğimiz değerler neler? Bölüşmek, paylaşmak, sevgi, dostluk,
vefâ… gibi kelimeleri hayatımızdan olduğu gibi, sözlüklerden de çıkarıp atmaya
çalışan eller kimin? Korkuların, güvensizliklerin ve nefretin hakim olduğu bir
dünyada “yaşamak” gerçek anlamıyla karşılığını buluyor mu? Yoksa farkında
olmadan insanlık kendi elleriyle kıyametini mi hazırlıyor?
Her şeyi madde olarak gören, mutluluğun, huzurun, başarının, kendisi için var
olduğunu düşünenlerin, baltalanan manevi dünyalarını saran büyük bir yangının
getirmiş olduğu acı ve feryat, sadece o yangının içinde olanları değil,
etrafındakileri de etkiliyor, yakıyor. Bir müddet sonra “bana
dokunmayan” anlayışında olanlara da bir kıvılcım sıçrayarak aynı telaşı,
korkuyu, acıyı yaşamalarına sebep oluyor. Sadece teknolojik gelişmeler,
buluşlar insanlığın mutlu olmasına yetmiyor. İnsan mutsuzluk içinde yaşarken de
hiçbir maddi varlığın anlamı olmuyor.
Günümüz dünyası baş döndürücü teknolojik gelişmelerle ilerlerken, aynı zamanda
insanî değerlerde tam zıddı bir geriye gidiş ve kaos yaşanmakta. Sadece kendisi
için yaşadığını, hayatı bir “mücadele” olarak gören insan,
kendisinden başka her bireye, hatta en yakınındakilere bile zarar verebilecek
eylemlere girmekten çekinmiyor. Bu düşünce ve davranış içinde olanlar sadece
“cahil” denilen insanlar değil. Eğitimli insanların da aynı bataklığın içinde
gün be gün kaybolmaya doğru gittiğini görmekteyiz. Öyleyse problemin kaynağı
başka…
Sevgisiz iman olmaz
Bugün insanlar birbirini sevmiyor. Bakışlar bakışlara mermiden farksız; soğuk
ve yaralayıcı. Herkes karşısındakine elde edebileceği menfaat kadar değer
veriyor. Karşısındaki insandan bir çıkarı olmayanlar birbirine “selam” dahi
vermekten çekiniyor. Oysa selam, insanlar arasında muhabbet bağını güçlendiren,
birbirlerine yaklaştıran en önemli unsurlardan biriydi. O güzeller güzelinin
canları titreten uyarısını sanki duymamış gibi yaşamaya
başladık. Efendimiz s.a.v.:
“Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, iman etmedikçe Cennete
giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Aranızda
birbirinizi sevmeyi gerçekleştirecek bir şeyi size haber vereyim mi? Selamı
aranızda yayınız!” buyuruyordu.
Bizler asıl problemin “imanî” noktada olduğunu anlamakta zorlanıyor veya
anlamak istemiyor, yanlış reçetelerle tedavi yolları arıyorduk.
Aramızda yaygınlaştırmamız gereken selamı kestiğimiz günden beri de birbirimize
olan sevgimiz azalıyor, kaybolma noktasına geliyordu. Çünkü birbirine yaklaşmak
yerine, birbirimizden uzaklaşıyor, birbirinden uzaklaştıkça birbirini
anlayamaz, tanıyamaz, hatta nefret eder duruma geliyorduk.
Huzur ve mutlulukları başka yerlerde arar olmuştuk. Sevginin ve mutluluğun asıl
kaynaklarından uzaklarda aranması insanı gün geçtikçe karanlık bir kuyunun
derinliklerine çekiyordu. Ve insan o karanlık dünyada ışıksız, sevgisiz, hissiz
yaşarken, etrafında başka kimselerin var olduğunu unutup, sadece “ben” varım
düşüncesiyle yaşamaya devam ettikçe menfaatine engel olacak her türlü engeli
ortadan kaldırmakta bir sakınca görmüyordu.
Cahiliye devrinde putlara gösterilen sevginin yerini günümüzde yine cansız
olan, insana karşı bir tebessümü, teşekkürü bile olmayan nesnelerin aldığını
görmekteyiz. Çağdaş denilen insanın, maddeci yönüyle Cahiliye toplumundan geri
kalır bir yanı yok gibi. Aradan geçen bunca zamana karşılık, o karanlık dönemde
olduğu gibi, insanlar arasındaki ilişkilerin sevgiye değil menfaate dayalı
olduğunu üzülerek görmekteyiz.
Sevmek yaratılıştan verilmiştir
Sevmek duygusu bebeklikten itibaren geliştirilen bir duygudur. İlk tomurcuklar
bir bebeğin çeşitli ihtiyaçlarını karşılayan annesine karşı tatlı gülücüklerle
başlar. Bebek öncelikle annesini, babasını sever. Sonra ailesindeki fertleri.
Bu sevgi halesi merkezden muhite doğru büyüyen bir sevgidir.
Sevgi gören, sevgiyi bir soluk gibi hep içinde hisseden çocuk herkese, her
varlığa karşı aynı sevgiyi gösterecektir. İlk izler, ağaçların gövdelerine
kazınan birtakım şekiller gibi kalıcıdır. Ağaçlar büyüdükçe o şekiller de
ağaçların gövdesinde büyüdükleri gibi, çocukların dünyasına atılan ilk çizgiler
de onlarla birlikte büyüyüp gelişecektir. Güzel bir fıtrat üzere dünyaya
gönderilmiş insanın bu güzelliğini korumak ve muhafaza etmek öncelikle aileye
düşen bir görevdir. Aksi takdirde ilk zararı görecek olan da yine aile
olacaktır.
Zahmetsiz, ücretsiz olarak insanın karşısındakine sunabileceği en güzel armağan
sevgidir. Bazen bir tatlı söz, bazen bir gülüşle ifade edilen sevginin zor bir
yanı yok. Sevgi, verdikçe azalan değil, aksine çoğalan bir duygudur. Güneş gibi
hem kaynağını hem de değdiği her yeri ısıtan ve ışıtan bir özelliğe sahip.
Yaşadığımız problemlerin, şikayetçi olduğumuz davranışların temelinde
sevgisizlik yatmaktadır. Sevgi ile aşılmayacak bir sıkıntı, çözümlenmeyecek bir
problem yoktur. İnsana düşen, doğuştan kendisine bahşedilmiş sevgi kabiliyetini
geliştirmektir. Çünkü insan, iyiliğe de kötülüğe de meyilli bir
varlık olarak yaratılmıştır.
İnsanın iyi yönünü geliştirecek olan öncelikle anne ve babadır. “U” şeklindeki
bir tüp gibi iyilik ve kötülüğe meyli bünyesinde taşıyan çocuğa her zaman iyi,
doğru, güzel olanlar verilirse, tüpün diğer ucunda sıkışan kötülüğe meyilli
duygular bir müddet sonra oradan dökülüp kaybolacaktır. Sadece güzelliklerle
dolan insan kötülüğü bilmeyecek, tanımayacak. Bütün benliği iyiliklerle dolu
insan, her varlığa “güzel” nazarıyla bakacak ve onun dünyasında kötülüğün yeri
kalmayacaktır. Ve bilecektir ki, O yaratmışsa güzeldir, anlamlıdır, değerlidir.
Yaratılmışlar içinde en özel yere sahip olan, yaratılanların en şereflisine,
insana, daha “özge” bir nazarla bakacaktır. Öldürmek bir yana, onu incitmekten
dahi kaçınacaktır. Bir insanın küçültülmüş bir âlem olduğunu ancak O’nu
bilmekle kavrayacaktır. O’nu bilmeyen, bulmayan için ise insanın da herhangi
bir maddeden farkı kalmayacaktır.
Efendimiz’in sevgisi
Boş bir kâğıt hükmünde olup, güzelliklerin yazılmasını bekleyen çocuklarımıza
öncelikle Allah sevgisini öğretmek gerek. O’nu seven bir gönül hiçbir zaman
kötülüğe meyletmeyecek. Onun sevgisini kaybetme korkusuyla yaşayan insanın,
dünyanın kirine günahına bulaşması kolay olmayacaktır.
İnsan bu dünyada güzel ahlâkıyla gerçek insanlığa ulaşmış olur. Anne ve babanın
çocuklarına bırakacağı en güzel miras da güzel ahlâktır. Güzel ahlâkın yolu da
sevgiden geçer. Çocuklar neyi görür, neyi yaşarsa onu öğrenirler.
Her konuda olduğu gibi, bu anlamda da insanlığa en güzel örnek Hz. Peygamber
s.a.v. Efendimiz’dir. Bazı kimseler, Peygamberimiz’in Sahabi çocuklarını
okşayıp öpmesini garip karşılıyorlardı. Kendilerinde olmayan bu güzel huyun, en
güzel şekilde O’nda görülmesini tam olarak anlayamıyorlardı. Bir defasında Akra
bin Hâbis, O’nu, Hz. Hasan’ı öperken görmüş ve: “Ey Allah’ın elçisi, benim on
çocuğum var ve şimdiye kadar hiçbirini öpmedim” demişti. Bunun üzerine Hz.
Peygamber s.a.v. “Bilesin ki, merhamet etmeyene merhamet edilmez.” buyurmuştur.
Rahmet Peygamberi s.a.v.’in kuşatıcı ve engin merhameti sadece insanları değil,
ağaçları, çiçekleri, bütün yaratılanları içine almıştı. O, Allah’ın
yarattığı eşsiz güzelliklere sahip tabiata duyarsız kimseleri Allah’ın azabıyla
ikaz etmiştir: “Kim bir sidre ağacını keserse, Allah onun başını Cehenneme
sarkıtır.” Çevreye ve tabiata karşı duyarlı olanları da mükâfatla
müjdeler. “Bir Müslüman ağaç diker veya bir şey eker de ondan bir kuş, bir
insan veya bir hayvan faydalanırsa, bu onun için bir sadaka olur.” buyurarak,
bütün canlılara karşı insanların merhametli, duyarlı olmasını öğütler.
Barışa götürecek tek yol
Sevginin bulunmadığı yerde imandan söz etmenin imkanı yoktur. İman, kalpte
sevgi çiçeğini açtırdığı ölçüde kendisi de anlam kazanır. Hz. Mevlâna “Biz
aşkın çocuklarıyız, annemiz aşktır bizim.” derken insanı doğuran ve besleyen
özelliğin sevgi olduğunu anlatır. Yine “benim dinim aşktır” derken de, İslâm’ın
sevgi dini olduğunu dile getirir.
İnsanların birbirini sevmesi, kucaklaması için çok sebep varken, kin gütmesi,
yok etmesi için hiçbir sebep yok aslında. Çıkarları için birbirlerini ezenler,
yok sayanlar, elinden gelen her türlü vahşeti sergileyenlerin “çıkar”ları hangi
yüksekliğe kadar çıktı? Hiçbirinin başını göklere değdiren bir kazancı olmadı.
Kimileri hep kendisiyle kalacak zannettiklerini terk edip gitti, kimilerinin de
her şeyden çok değer verdiği “madde”ler bir “an” içinde yokluklara karıştı.
Sosyal yaraların ve hastalıkların tek çaresi sevgiyle kucaklaşmaktır. Hangi
sebeple olursa olsun, son zamanlarda moda olan “öteki” kelimesini
dilimizden kovma zamanıdır. Gelmeden gitmeli çünkü bünyemize, yapımıza uyumsuz
bir kelime. İnancımızla, kültürümüzle barışık olmayan bu kelime yerine
kaynaştırıcı, kucaklayıcı kelimeler kullanmak tek çaremiz olmalı.
Öncelikle “insan” olarak insanlıkta kardeş olduğumuz bilincini uyandırmalıyız.
Hepimizin topraktan yaratılmış olması sebebiyle gelen kardeşliğimiz var. Bizler
bir ana ve babanın, Hz. Âdem’in ve Hz. Havva’nın çocuklarıyız. Bu kardeşlik
evrensel anlamda bir kardeşliktir.
Daha özde, dinde kardeşlik, İslâm kardeşliğidir. “İnananlar ancak kardeştir”
ilkesini tam olarak yaşayanlar arasında husumetler, kinler nefretler olmaz.
Kardeşler ancak yardımlaşır, paylaşır, bölüşür. Kendisi için istediğini kardeşi
için istemek, kendisi için istemediğini kardeşi için de istememek düsturu
insanlar arasındaki kenetlenmeyi, yardımlaşmayı dolayısıyla sevgi bağlarını
kuvvetlendirmeyi sağlayacaktır. Sevgi, kardeşlik ve dostluğun gelişmesi
toplumsal hayatın güçlenmesini sağlayacaktır.
Sevgi ışık; nefret karanlıktır. Sevgi ışığının kaynağı Yaratan’dır. Sevgi,
sevgiyi var edenden beslenmiyorsa anlamsız demektir. O’nu sevmek sevgi
alfabesinin ilk harfidir. O’nu bulduktan, O’nu sevdikten sonra her müşkül
hallolacaktır. Yarına kalmayacak olan, dünyevî davaların boğuşmanın, didişmenin
anlamsızlığı içinde kaybolmadan yaşayalım ve biz dahi bitirelim Yunus ile:
“Ben gelmedim dâvi için
Benim işim sevi için
Dostun evi gönüllerdir
Gönüller yapmaya geldim.”
İslâm
sevgi medeniyetidir
Yüzümüzü, gönlümüzü, sözümüzü güzel günlere yeniden çevirecek kaynak uzakta
değil. Biz o kaynaktan uzak kaldıkça daha çok yangınlar içinde feryat etmeye,
acılar içinde kıvranmaya devam edeceğiz.
Sevgisizlik yangını içinde tükenip, küllerimizi rüzgârlar yokluğun
karanlıklarına savurmadan, kurtuluş ve yeniden diriliş için bir hamle yapmak
zamanı gelmedi mi?
Temeli olmayan veya iğreti kurulan her şey zamanla yıkılmaya mahkumdur.
Sevginin temeli de Yaratıcı’ya karşı olan sevgidir. İlk seven O’dur. O
sevmeseydi var etmezdi.
Varlığımız O’nun sevgisiyle anlamlı. Bizi seveni sevmemek ise en büyük
vefasızlık, haksızlık değil mi? O’nu bilmeyen, O’nu sevmeyenin başka varlıkları
tanıması, sevmesi mümkün olmayacaktır. İslâm’ın müslümanlara öğrettiği sevgi,
bütün varlığı kuşatan mutlak bir sevgidir.
Öyleyse asıl sevgi, Yaratan’ı merkeze alıp O’nun yarattıklarına doğru yayılan
engin bir sevgidir. Bu sevgiye sahip insan, bütün yaratıklara “bir” nazarla
bakacaktır. Sevdiği, muhabbet duyduğu her şeyi Allah için sevecektir, çünkü O
sevmiştir, yaratmıştır. Sevmeseydi yaratmazdı. İşte Yunus’un dilinde daha da
belirginleşen gerçek: “Yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevmek.”
Yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevmek, kini de nefreti de yok eden, eriten bir
ateş haline gelecektir. Dolayısıyla Yaratıcı’nın Yarattığına karşı olan
sevgisizlik Yaratan’a karşı bir sevgisizlik sayılacaktır. O’nu tanıyan, bilen
ve seven karıncaya bile “ulu nazar”la bakacaktır.
Aksi takdirde içinde Allah inancı ve sevgisi olmayan kimse her türlü kötülüğü
tereddüt etmeden, bir an olsun düşünmeden yapabilecektir. Yapıyor da zaten.