Semerkand
Adamı Böyle Karşılar
Buradan bir abimizle sohbet ederken söz Semerkand’da işe başladığımız zamana
geldi. Onun ilk iş günü biraz maceralı olmuş, şöyle anlatıyor:
Ankara’dan kardeşimle birlikte İstanbul’a geldik. Uzun süren yolculuğun
ardından birkaç otobüs değiştirip Samandıra’ya geldik. Telefonda konuştuğum abi:
– Belediye binasının önünde bekleyin, sizi alması için oraya iki kişi
yolluyorum, demişti.
Merkezdeki belediye binasının önünde beklemeye başladık. Çok geçmeden karşı
kaldırımdan bize doğru ilerleyen iki kişi gördük. Yanımıza gelip:
– Bizi bekliyordunuz galiba abi, dediler.
Pek Semerkand çalışanı gibi görünmüyorlardı. Fakat “Geldikleri yer güzel ne de
olsa..” diyerek,
– Evet abi, sizi bekliyorduk, dedik ve peşlerine düştük.
Bizi yolun karşısındaki çay ocağına götürdüler. Neden şirketten önce buraya
geldiğimizi anlamamış, şaşırmıştık ama belli de etmedik. “Bekleyelim bakalım..” dedik kendi kendimize.
Çay ocağında bizi alan abilerin arkadaşları da vardı, hep beraber bir masaya
oturduk. “Herhalde Semerkand binası buraya uzak, servisle gideceğiz.” diye
düşündüm.
Ben bunları düşünürken çaylar geldi, sonrası bir muhabbet ki
sormayın... Sohbet konuları başta biraz farklı geldi ama “Bizim
köyde de her çeşit insan var yahu!” diye düşünerek ben de katıldım.
Muhabbete dalınca zaman nasıl geçti anlamamıştık. Derken, aralarından birisi:
– Aha da bizim minibüs geldi, dedi.
Hepimiz aceleyle toparlandık, sonunda Semerkand’a gidecektik. Diğer arkadaşlar
minibüse bindiler. Bu arada minibüsteki arkadaş da binenlere tek tek soruyordu:
– Zurnayı getirdin mi? Davul tamam mı? Aman eksik çıkmasın...
Tam araca binme sırası bize gelmişti ki zurna, davul lafını duyunca şaşırarark
sordum:
– Kurban bi’ dakka, siz nereye gidiyorsunuz?
– Abi düğüne gidiyoruz işte, atla da gecikmeyelim. Bak, diğer çalgıcı
arkadaşlar telefonu çaldırıp duruyor...
Bu cevabı duyunca kardeşimle birbirimize bakakaldık. Uyanmasaydık Semerkand’a
değil de davul zurna ekibine katılıyorduk.
Okuyun ve 43
Kişiye Yollayın
Bilirsiniz, eskiden bir “beddua mektubu” furyası vardı. Küçük bir kağıt
üzerinde; “Ben falanca memleketten falanca kimseyim, bu mektubu çoğaltıp 43
kişiye yollamadığım için başıma türlü türlü belalar geldi..”
gibi şeyler yazardı.
Böyle bir mektupla en son ortaokula giderken karşılaşmıştım ve korkudan ne
yapacağımı bilemeyip mektubu kimsenin ulaşamayacağı bir yere saklamıştım. Neyse
ki aradan geçen yıllar “lanetli mektup” yazma olayını unutturdu. Fakat son
günlerde gelen bir maille tekrar gerildim.
“Bu maili 15 kişiye yollamayan kişilerin başına türlü türlü belalar gelecek!”
diye başlayan mailde bir de anlatımı güçlendirmek için örnek kullanılmış:
“Bir adam bu maili yollamayıp dalga geçti ve iflas edip dükkanını
kapattı.” (demek ki ortada kriz diye bir şey yokmuş, maili cevaplamayan
insanlar varmış!)
“Bir üniversite öğrencisi bu maille dalga geçti, okulu senelerce uzadı.” (Ben olabilir miyim!)
“Bir genç bu maili kaale almayıp üstüne bir de dalga geçti, üç gün geçmeden
kafasına piyano düştü!” (Bak, bu sefer gerçekten korktum!)
Çok korkunç değil mi? Ama bir de maili cevaplayıp, tanıdığı insanlara ileten
“şanslı” insanlar var, bakalım onların başına neler gelmiş?
Saçsız bir vatandaş bu maili cevaplayınca sırma gibi saçları olmuş, başka bir
kişinin de karın kasları gelişmiş.
Senelerdir evinde görücü gelmesini bekleyen bir ablamızın kısmeti açılmış. Aynı
gün içinde o kadar çok görücü gelmiş ki kapıda kavga çıkmış.
Bir öğrenci defalarca kazanamadığı üniversite sınavında derece yapmış ve eğitim
için gittiği bir üniversitede direk dekanlığa atanmış! Daha neler neler...
Bir de bu maillerin alternatif versiyonu
varmış. Geçenlerde dergide Zekai Abi’ye gelince öğrendik. Mailde aynen şöyle
diyor:
“Bu maili cevaplamazsan babanın başına onbeş gün içinde bir şey gelecek!”
Maili okuyan Zekai abi hiçbir şey yapmadı. Yanlış anlamayın, babasını
sevmediğinden değil, babası zaten yıllar önce vefat etmiş olduğundan...
İçimizden
Birileri
Onlar İsviçreli bilim adamlarının her gün bulduğu diş fırçalarına inat,
ceplerinden misvaklarını eksik etmezler.
Onlar her yıl tatillerini köylerinde geçirirler. Tatil dönüşü “Ooo, ne güzel
yanmışsın Hikmet! Sırrını bize de söylesene..”
diyenlere “Hizmet nimettir kurban.” diye cevap verirler.
Onlar doktorların “Kesinlikle başkasıyla aynı kaptan yemek yemeyin!” ihtarına
kulak asmadan, yirmi kişi aynı kaptan yemek yerler. Üstelik hiçbirinin hasta
olduğu da görülmemiştir. Tam tersine tedavi olan sayısı şaşırtıcı boyuttadır.
Tıp dünyası bu duruma hâlâ bir anlam verememiştir.
Onlar her seferinde “Bu sefer duşa girip hemen yatacağım..”
demelerine rağmen köyün çay ocağına girince muhabbete kapılıp saati unuturlar.
Onlar senelerdir ellerinde kumanda, televizyon karşısında “Bizim kanalımız
çıkacak.” diye beklerler. Az kaldı galiba.