Medeniyetler İttifakı İçin Önce Medeniyet Lazım
Birleşmiş Milletler çatısı altında yapılan Medeniyetler İttifakı’nın ikinci
resmi toplantısı İstanbul’da yapıldı. Obama ziyaretinin biraz gölgesinde kalan
toplantı pek çok siyasi lideri, resmi görevliyi, sivil toplum temsilcisını,
aydın ve yazarı bir araya getirdi. Türkiye ile İspanya’nın eş başkanlığını
yaptığı İttifak, medeniyetler çatışması tezine karşı kültürler ve medeniyetler
arasında ittifakı, uzlaşmayı ve işbirliğini savunuyor. En
azından iddiası bu. Buna bir itirazımız yok. Zira her önüne gelenin
çatışma, nefret ve husumet propagandası yapması sağlıklı bir durum değil.
Fakat sorun şu: Ortada ittifak yapacak ne kültür kaldı ne de medeniyet. Modern
kapitalizm, küreselleşmenin de omuz vermesiyle bütün dünyayı tekdüzeleştiriyor.
Herkes ileri sanayi toplumlarına ve hassaten Amerikaya benzemek için seferber
olmuş durumda. Mesela Türkiye’nin genel akımların dışında kendine has bir
kültür ve medeniyet politikası var mı? Yahut şöyle soralım: Biz medeniyet
ittifakına hangi medeniyet adına ve hangi iddiayla katılıyoruz? Tüketim kültürü
ve küresel lümpenleşme, bütün toplumların kültür ve
medeniyet iddiasını fiilen anlamsız hale getiriyor.
Türkiye’de yeni ve sağlıklı bir kültür, kimlik ve medeniyet tartışması
başlatmanın zamanı geldi. Türkiye 21.nci yüzyılda iddia sahibi bir toplum ve
bölgesel bir lider olacaksa bunun yolu “ben kimim?” sorusuna doğru ve güçlü bir
cevap vermekten geçiyor.
Öte yandan Medeniyetler İttifakı can yakıcı sorunların hasıraltı edilmesi
anlamına da gelmemeli. Uzlaşma, barış, ittifak adına ekonomik adaletsizliği,
zulmü, savaşı, ayrımcılığı, Batı-merkezciliğini görmezden geleceksek, bunun
kimseye faydası olmayacaktır.
Savaş yerine barıştan bahsedelim. Düşmanlık yerine dostluk aşılayalım. Nefretin
yerine sevgiyi ekelim. Ama somut ve gerçek sorunların üzerine de cesaretle
gidelim. En büyük ordulara hangi ülkelerin sahip olduğunu, Batılı ülkelerin
İslâm toplumlarını nasıl işgal ettiğini, mesela sadece Irak’ta bir milyondan
fazla insanın öldüğünü konuşalım. Bunların bir daha yaşanmaması için projeler
geliştirelim, ittifaklar kuralım. Aksi halde ortada ne medeniyet kalacak, ne de
ittifak yapacak taraf.
Obama’nın
Türkiye Ziyareti
Amerikan Başkanı Barack Hüseyin Obama, 6-7 Nisan
tarihlerinde Türkiye’yi ziyaret etti. Obama’nın iki günlük ziyaret ve temasları
an be an takip edildi. Meclis’te yaptıği konuşma hemen bütün televizyon
kanalları tarafından canlı verildi. Ne dediği, ne yaptığı, kimlerle görüştüğü,
hatta jest ve mimikleri yazıldı, çizildi, konuşuldu.
George Bush felaketinden sonra Obama gibi bir başkanın bütün
dünyada ilgi ve heyecan uyandırmasını normal karşılamak lazım. Fakat
liderlik, maddi güç kadar bir algı meselesidir. Amerikayı “süper güç” yapan
sadece sahip olduğu ekonomik ve askerî güç değil, aynı zamanda onun herkes
tarafından böyle algılanmasıdır. Japonya Amerika’dan sonra dünyanın en büyük
ikinci ekonomisine sahip ama kimse bu ülkeye ABD’ye baktığı gibi bakmıyor.
Obama, Amerika’nın “süper güç” algısını besleyen bir lider profili
çiziyor. Nitekim Türkiye ziyareti sırasında verdiği mesajlar, Bush yıllarından
sonra bu algıyı tekrar güçlendirdi ve Amerikan karşıtı tutumlarda bir iyileşme
oldu. Demek ki Türkiye halkı da körü körüne bir Amerikan düşmanı değilmiş.
Dünyadaki itibarını yeniden kazanmak için Amerika’nın Obama gibi bir başkana
ihtiyacı vardı. Bizim payımıza düşen hisse şu: Türkiye’yi 21.nci yüzyılda lider
ülke yapacak siyasi kültürü kim, nasıl inşa edecek?
Özal’ın Mirası
Rahmetli Turgut Özal aramızdan ayrılalı 16 yıl oldu. 1980’li yıllara damgasını
vuran Özal, iniş çıkışlı demokrasi tarihimizin en cesur aktörlerinden biri
olarak kabul ediliyor. Özal’ın Türkiye’yi dünyaya açma ve sistemi
şeffaflaştırma gayreti, önceki yıllarla kıyaslandığında devrim niteliğinde
adımlardı. Ve bu açılımlar sayesinde Türkiye bölgedeki ve dünyadaki konumunu
gözden geçirme ve kendine daha özgüvenli bir rol biçme imkanına
kavuştu. Özal, aynı zamanda sivil-asker ilişkilerinin de yeniden tanımlandığı
bir döneme imza atmıştı.
Fakat Özal yılları siyasi ve kültürel yozlaşmanın da yaygınlaştığı bir dönemdi.
“Ortadirek” tahlillerinden “benim memurum işini bilir” lafına kadar pek çok
sembol söz, bu dönemin ruhunu yansıtan hadiseler olarak hatırlanıyor. Özal’ın
Birinci Körfez Savaşında Amerikanın yanında yer alarak savaşı desteklemesi de
buruk bir şekilde hafızalarda duruyor.
Fakat hatasıyla sevabıyla Özal yılları, Türk demokrasi tarihinin en heyecanlı
ve dinamik yıllarıydı. Bu yüzden cenazesine milyonlar koşmuştu. Bu yüzden halk
onu “sivil, dindar ve reformcu” kimliğiyla bağrına basmıştı. Merhum Özal 16 yıl
sonra hâlâ zirve bir siyasi kimlik olarak önümüzde duruyor.
NATO Genel
Sekreteri
Danimarka eski Başbakanı Anders Fogh Rasmussen, NATO Genel Sekreteri seçildi.
Türkiye Rasmussen’in adaylığına önce itiraz etti sonra Obama araya girdi ve
Türkiye ikna edildi. Türkiye’nin itirazı iki nedene dayanıyordu: Rasmussen’in
Danimarka’daki karikatür krizi (bizce rezaleti) sırasında sergilediği tavır,
diğeri de Danimarka’dan Türkiye aleyhtarı yayın yapan bir TV kanalı.
Birinci konu bütün İslâm alemini ilgilendirirken,
ikinci konu Türkiye’nin çok hassas bir meselesine taalluk ediyor. Bir takım
güvencelerin alındığı ve Türkiye’nin bu şartlarda Rasmussen’in adaylığına onay
verdiği ifade ediliyor. Fakat biz ikna olmuş değiliz. Zira Rasmussen’in
“Müslümanların hassasiyetlerini anlıyorum...” sözlerine rağmen Hz. Peygamber
Efendimize hakaret eden karikatürler, Rasmussen NATO Genel Sekreteri
seçildikten birkaç gün sonra kitaplaştırılarak yayımlandı.
Avrupa ülkelerinin Rasmussen gibi sorunlu ve tartışmalı bir figürü NATO Genel
Sekreterliğine aday göstermesi, Avrupa’nın siyasi ufkunun ne kadar daraldığını
gösteriyor. Fakat asıl acı olan şu: Rasmussen’in adaylığına İslâm dünyasından
tek bir ses yükselmedi. Oysa Karikatür krizi sırasında takındığı mütekebbir ve
sorumsuz tavrı yüzünden herkesin tepkisini çeken Rasmussen’in bütün İslâm
ülkelerinin vetosuyla reddedilmesi gerekirdi. Maalesef İslâm ülkeleri arasında
bu düzeyde dahi bir birlik yok.
Ankara’nın ve
Türkiye’nin Gündemi
Nisan ayının ortasında açıklanan işsizlik oranları, Türkiye’nin gerçek
gündemini ortaya koydu: İşsizlik. Ankaradakiler devlet, bürokrasi, makam, oy,
seçim, mevzuat, vs. kavgası yaparken, vatandaşın gerçek gündeminde giderek artan
işsizlik ve yoksulluk var.
Küresel ekonomik kriz, bütün ülkeler gibi Türkiye’yi de vurdu ve bu en somut
şekilde işsizlik olarak ortaya çıktı. Türkiye’nin üretim alanındaki yapısal
sorunları, Türk ekonomisini bu tür darbelere karşı korumasız hale getiriyor.
Kalifiye eleman eksikliği, üretimdeki düşüklük, sektörler arasındaki
uyumsuzluk, üniversite-sanayi ilişkilerindeki çarpıklık, kolay ve spekülatif yollardan para kazanma arzusu ve daha bunun gibi
pek çok yapısal sorun, ekonomik büyüme ile gelişme arasındaki mesafeyi açıyor.
Ekonomik göstergelerin büyümesi, illâ da bir ekonominin gelişmesi anlamına
gelmiyor. Temel altyapı yatırımlarını yapmamış, kalifiye eleman sorununu
çözmemiş bir ekonominin rakamsal olarak büyümesi, tek başına o ekonominin güçlü
olduğu anlamına gelmiyor. Türk ekonomisi son 24 çeyrekte sürekli büyüdü ama
bunun dışardan gelen ekonomik krizi göğüslemek için yeterli olmadığı açıkça
ortaya çıktı.
Finans krizi, Türk ekonomisinin kırılgan yapısını anlamamız için iyi bir fırsat
olmalı. Hükümetin ve ekonomi aktörlerinin bir an önce sürece müdahale etmesi
gerekiyor.
Kısa
Kısa
Türk demokrasisinin en büyük paradokslarından biri her zaman sivil-asker
ilişkilerinde yaşanır. Bu yıl da öyle oldu ve Genelkurmay Başkanı’nın yaptığı
konuşma hararetli bir tartışma başlattı. Türkiyenin en tepedeki askeri,
selefleriyle kıyaslandığında son derece açık ve özgürlükçü bir konuşma yaptı.
Bu, ordunun zihin dünyasının dönüştüğünü gösteriyor. Fakat demokratik bir
ülkede bir Genelkurmay Başkanı’nın devlet başkanı yahut siyasi lider edasıyla
ülkenin temel sorunları üzerinde görüş beyan etmesi pek normal bir durum değil.
Demokrasimizin olgunlaşması adına bu noktayı da not etmemiz gerekiyor.
***
Türkiye, 29 Mart seçimlerine birkaç gün kala BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nu
elim bir kazada kaybetti. Türk siyasi tarihinin önemli isimlerinden Yazıcıoğlu,
geride kendisini rahmetle anan milyonlar bıraktı. Seçimlerde parlak başarılar
elde edemeyen BBP ve lideri Yazıcıoğlu, Türkiye’de her zaman aldığı oydan daha fazla
bir özgül ağırlığa sahip oldu. Dürüst, namuslu, mücadeleci, samimi ve
vatansever bir siyasi lider olarak bilinen Yazıcıoğlu, siyasi tarihimizde
önemli bir iz bırakarak aramızdan ayrıldı. Kendisine Mevlâ’dan rahmet,
sevenlerine sabr-ı cemil diliyoruz.
***
Küresel ekonomik kriz, geçtiğimiz ay yapılan G-20
zirvesinde masaya yatırıldı. Dünyanın en büyük ekonomisine sahip 20 ülke lideri
krizi konuştu. Evet, şu ana kadar olan bu: Krizi konuşmak... Şimdiye kadar G-20 zirvesinin somut bir yansımasını görmedik. Zaten bu
işin kısa vadede çözülmesini beklemek safdillik olur. Kimse adını koymak
istemiyor ama sorun özünde ekonomik değil, ahlâkî bir sorun. Bütün bir dünya
olarak yaşam tarzımızı ve tüketim alışkınlıklarımızı değiştirmediğimiz müddetçe
bu tür krizlerden kurtulmamız mümkün değil. Fakat asıl sorun, “ahlâk”
kelimesinin modern siyaset lügatinde yer almaması.
***
Obama’nın İstanbul’da Sultan Ahmet Camii’ni ziyaret etmesi, Amerikadaki
muhafazakâr hıristıyanları rahatsız etmiş. Bazı gruplar “Obama Başkan olduktan
sonra Kiliseye hiç gitmedi ama camiye gitti!” diye açıklama yaptılar ve
Amerikan başkanını protesto ettiler. Birileri bunu “Obama’nın gizli müslüman
olduğuna” dair yeni bir delil olarak yorumladılar. Ne diyelim, fanatizmin
sınırı yok. Çoğulculuğuyla övünen Amerika’daki bazı grupların bir cami
ziyaretini hazmedememesi, medeni bir tavır olmasa gerektir.