Fevkalâde
Elçi’ye Fevkalâde İlgi
ABD’nin yeni başkanı Barack H. Obama, geçtiğimiz ay resmi temaslarda bulunmak
üzere ülkemize geldi. Obama’nın ülkemize gelişi, başkanlığa seçilmesinin
ardından denizaşırı bir ülkeye özel gerçekleştirdiği ilk ziyaretti. Ülkemizde
büyük bir ilgiyle karşılanan bu ziyaret, önemi nedeniyle gündemin bir numaralı
maddesi oldu. Bütün gazete ve televizyonlarımız bu olaya geniş yer ayırdı ve bu
ziyaretin neden gerçekleştiğini, Obama yönetimindeki ABD dış politikasının ve
ABD-Türkiye ilişkilerinin yeni dönemde nasıl bir seyir izleyeceğini az çok
öğrenmiş olduk.
Bu ziyaretin siyasi ve diplomatik boyutu kadar konuşulan başka noktaları da
vardı. Örneğin Obama’nın gezi boyunca sergilediği tavırlar özenle mercek altına
alınıp, ülkemizde adeta bir ‘Obama rüzgârı’ estirildi. Ne kadar zarif ve asil
olduğundan tutun da, mütevaziliğiyle birlikte kendine
güvenen ve mağrur tavrından ödün vermemesine kadar birçok övgü işittik.
Obama’ya gösterilen ilgiyi abartılı bulsak da, aslında toplum olarak böylesi
durumlara pek de yabancı sayılmayız. Her ne kadar Cumhuriyet döneminde pek
rastlanmasa da, böyle bir ilginin bizim yöneticilerimize gösterilenlerine
tarihte rastlıyoruz. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu döneminde, tek taraflı diplomasiyi
terk ettiğimiz 18. yüzyılın başından itibaren, yurtdışına elçi olarak
gönderdiğimiz devlet adamlarımıza gittikleri ülkelerde gösterilen ilgi, Obama’nın
gördüğü ilgiyi gölgelemeye yetecek kadar büyük olmuştur. Örneğin “Fevkalâde
Elçi” payesiyle 1721 yılında Fransa’ya gönderilen Yirmisekiz Çelebi Mehmet
Efendi isimli devlet adamımız ve yanındaki heyet, burada belki bir benzerine
dünya döndükçe rastlanmayacak kadar büyük bir ilgiyle karşılaşmışlardır. Bu
ilgiden yer yer öylesine sıkılmışlar, karşılaştıkları manzaralar karşısında
öylesine şaşırmışlardır ki, bir an önce Osmanlı topraklarına dönebilmek için
büyük istek duymuşlardır.
Osmanlı Devleti, 1718 yılında imzaladığı Pasarofça Antlaşması ile Batı
dünyasının kendine karşı üstünlüğünü ilk kez kabul etmekle birlikte, Batılı
tarzda ıslahatların yapıldığı Lale Devri’ne de girmişti. Yapılmak istenen
ıslahatlar ve devletin takip ettiği yeni dış siyaset icabı Yirmisekiz Çelebi
Mehmet Efendi fen ve sanatını yerinde görmek, Fransa üzerinde daha fazla bilgi
edinebilmek ve iki devlet arasındaki dostluk ilişkilerini geliştirmek amacıyla
Fransa’ya ‘Fevkalâde Elçi’ sıfatıyla gönderilecekti.
Bu gelişme, siyasi ve dinî sebeplerle yabancı devletlere elçi göndermeyen
Osmanlı Devleti için bir ilkti. Karar kendisine tebliğ edilen Yirmisekiz Çelebi
Mehmet Efendi ve 80 kişilik maiyeti hemen hazırlıklara başladı. İstanbul’daki
Fransız Elçisi’nin tedarik edip hazırlattığı bir tüccar gemisi ile 7 Ekim
1720’de Fransa’ya doğru yola koyuldu. Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi, 11 ay
süren bu geziden dönüşünde, Padişah Sultan 3. Ahmet ve Sadrazam Nevşehirli
Damat İbrahim Paşa’ya bir “sefaretname” (diplomat günlüğü) sundu. Bu
sefaretname, Prof. Dr. Beynun Akyavaş tarafından sadeleştirilerek dilimize
kazandırıldı. “Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin Fransa Sefâretnâmesi”
ismini taşıyan bu kitapta yer alan birbirinden ilginç gezi notları ve 18.
yüzyıl Fransa’sına dair bilgilerden birkaçını birlikte okuyalım.
“… Halkın bizi görme arzusu o dereceydi ki dörder beşer saatlik yerlerden gelip
nehrin kıyısından bizi seyrederlerdi ve birbirlerinin önüne geçebilmek için
itişip kakışırken suya düşerlerdi. Hatta Beziers namındaki şehre geldiğimizde
kıyıdaki halk öyle kalabalıklaşmış ki, askerler men ederken geri gidecek yer
bulamamışlar. Bir asker birini süngüsüyle dürtmüş, herif ölünce kardeşi feryad
ederek hamle ettiğinden asker onu da vurup yaralamış, o gece o da ölmüş.”
“… Erkekler ve kadınlar kimi seyir için akın akın gelip meclisimizi
doldururlardı. Bilhassa nasıl yemek yediğimizi ziyade görmek isterlerdi. Filan
kimsenin kızı ve filan kimsenin karısı yemek yediğinize bakmaya izninizi rica
ederler diye haberler gelir, kimini defedemeyip nâçar
ruhsat verirdik. Perhizleri vaktine tesadüf ettiği için kendileri yemez,
sofranın etrafını çevirip seyrederlerdi. Alışık olmadığımız bir hal olduğundan
bize ziyade sıkıntı verirdi. Hatır için sabrederdik. Onlar ise yemek seyrine
alışmışlar. Faraza Kralın nasıl yemek yediğini seyre talip olanlara izin vermek
adetleriymiş. Daha da garibi şu ki: Kral yatağından nasıl kalkar ve nasıl
giyinir seyretmeye giderlermiş. Bundan dolayı bize de bu türlü teklifler
yaparak canımızı sıktılardı.”
“… Teravih kıldığımızı ertesi günü haber almışlar. Yine iftara yarım saat kala
bir iki bin avrat-kızlar çıkageldiler. Her biri şekerleme ve çörekler
getirdiler. İftar ve taam eyledik. Bunlar gitmezler, saat üçe varıncaya kadar
otururlar. Meğer bunlar namazı beklerler imiş. Çare yok, abdest alıp namazı
kıldık. Tekrar izin istediler. Her gece gelip iftar ve taam ile namazımızı
temaşa etmek için yalvarır oldular, izin verdik. Cemaatle oturup gece teravihi
tamam eda edip ilahiler ve tesbihlerle bütün kadınlar bizi seyretti ve hayran
oldular.”
“... Paris halkı ömürlerinde Müslüman gördükleri olmayıp ve Osmanlı giyim kuşamını
dahi görmediklerinden bizlere hayran hayran bakarlardı. Paris şehrinin
sokakları gayet geniştir. Yan yana beş altı arabanın gitmesi mümkün iken bazı
yerlerde kalabalık yüzünden üç atlı güçlükle geçebiliyorduk. Yanımıza altı adet
çuhadar almış idik, etrafımızda gidemeyip önümüzden giderlerdi. Sokaklarda iki
tarafta piyade ve süvari askeri yer yer dizilmişti, halk da onar on beşer kat kat
toplanmıştı. Sanki şehirde olan halk alay seyrine gelmişti.
Şehrin haneleri dörder beşer kat olup pencereleri sokağa nâzırdır.
Her pencereye kadın, erkek, çoluk çocuk tıklım tıkış doluşmuştu. Osmanlı
gördükleri olmadığından acep ne asıl âdemlerdir deyu görmeye talip olmuşlar
idi. Kral, amcası ve devlet nâibi Orleans Dükü ve
bilcümle devlet ileri gelenleri ve şehir kibarı birer haneye gelip seyre
durmuşlardı. Bizler ise deniz yolundan geldiğimizden, gerektiği gibi alay
göstermeye hazır olmadığımız halde Allah’ın yardımıyla ‘Paris şehrinde böyle
ihtişamlı alay olmamıştır.’ diye itiraf eylediler.”
Beynun Akyavaş, Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi’nin Fransa Sefâretnâmesi,
Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1993, s. 9-30.
Google’dan Vefa
Örneği
Geçtiğimiz ay 15 Nisan günü, büyük Türk mimarı Mimar Sinan’ın doğumunun 519.
yıldönümüydü. Bu önemli gün sebebiyle Google isimli internet arama motoru,
hazırladığı özel bir logo ile Mimar Sinan’ın doğum
yıldönümünü kutladı. Başta Selimiye ve Süleymaniye Camileri olmak üzere 84
cami, 52 mescit, 57 medrese, 7 okul ve dar’ül kurra, 22 türbe, 17 imaret, 3 darüşşifa,
7 su yolu kemeri, 8 köprü, 20 kervansaray, 35 köşk ve
saray, 6 ambar ve mahzen, 48 hamamı inşa eden ve eserleri halen hayranlık
uyandıran büyük mimarın ABD menşeli bir firma tarafından hatırlanmasından
mutluluk duyduk.
Gönül isterdi ki, bu önemli gün dolayısıyla bu büyük değerimizi bizler de
hatırlayalım. Mimarinin her alanında bin bir türlü zevksizliğin sergilendiği bu
ülkede Sinan’ı ve birbirinden kıymetli eserlerini çeşitli etkinlikler ve
programlar yoluyla özellikle genç nesillerimize yeniden anlatalım, tanıtalım.
Fakat söz konusu internet sitesinin Sinan’ın eserlerini kullanarak hazırladığı
özel logoyu görmesek, bu günün usta mimarın doğum günü
olduğundan dahi haberimiz yoktu. Bu vesileyle ülke olarak büyük bir ayıbımızın
farkına vardık ve büyük bir vefa örneğine şahit olduk. Mimar Sinan’ı rahmetle
anıyoruz.