Ehl-i
Sünnet’in Ehl-i Beyt Sevgisi
Ehl-i beyt sevgisi Ehl-i Sünnet’in asıl sermayesidir. Ehl-i Sünnet mensuplarını
Hz. Ali’yi sevmemekle suçlayan ve Hz. Ali’yi sevenlerin sadece Rafizîler
olduğunu iddia edenler ne kadar cahil, ne kadar bağnaz kimselerdir! Hz. Ali’ye
sadece sevgi beslemek Rafizîlik değildir; Rafizîlik Hz. Ali dışındaki üç
halifeye karşı tavır almaktır. Sahabeye tavır almak da dinen yerilmiştir.
İmam Şâfiî rh.a. söyle der:
“Muhammed s.a.v.’in ailesini sevmek eğer Rafizîlikse, insanlar ve cinler şahit
olsun, ben Rafizîyim.”
Yani Peygamberimiz’in Ehl-i Beyt’ini sevmek Rafizîlik değildir. Bu bakımdan
Peygamber Efendimiz’in Ehl-i Beyt’ini sevenler Ehl-i Sünnet’tendir.
Onlar gerçek anlamda Ehl-i Beyt taraftarlarıdır.
Kısacası Ehl-i beyt’i sevmemek Haricîlik, sahabeye cephe almak da
Rafizîlik’tir. Buna karşılık bütün sahabeye karşı hürmet duymakla beraber Ehl-i
Beyt’i sevmek de Sünnîlik’tir.
Sonuç olarak Sünnîliğin temeli sahabe sevgisi üzerine kuruludur. Aklını
kullanabilen insaf sahibi bir kimse Sahabe-i Kiramı sevmek yerine onlara nefret
duymayı tercih etmez. Aksine, Peygamberimiz’e olan sevgisi nedeniyle onların
hepsini sever.
Nitekim Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır:
“Ashabımı seven beni sevdiği için sever. Onlardan nefret eden de, benden nefret
ettiği için nefret eder.” (Tirmizî, nr. 3862; Ahmed,
el-Müsned, 4/87; 5/54, 57).
Ehl-i Sünnet’in Ehl-i Beyt’i sevmediği nasıl düşünülebilir? Oysa Ehl-i Sünnet’e
göre onlara muhabbet imanın bir parçası kabul edilmiştir. Son nefeste iman
selameti, Ehl-i Sünnet’e göre bu sevginin ne kadar köklü olduğuna bağlıdır.
Ehl-i Beyt
Sevgisinin Faydası
Bu fakirin değerli babası çoğu zamanlar Ehl-i Beyt sevgisini teşvik ederdi. O
hem zahirî ilimlere hem de batınî ilimlere vakıf bir kimseydi. Kendileri Ehl-i
Beyt sevgisinin son nefeste iman selameti açısından önemli rolünün olduğunu
söyler ve buna çok önem verilmesi gerektiğini ifade ederdi.
Babamın ölüm hastalığında yanında bulunuyordum. Son nefeslerini vermeye
başlayıp bu dünyayla alakasını keseceği zaman kendisine bu sözlerini
hatırlattım ve bu sevgiyi açıklamasını istedim. O bu hal üzereyken, “Ben
tepeden tırnağa Ehl-i Beyt sevgisine dalmış durumdayım, şimdi bu nimetin
şükrünü eda ediyorum.” buyurdular.
Ehl-i Beyt sevgisi Ehl-i Sünnet’in en temel sermayesidir. Sünnîliğe karşı
çıkanlar bu hususun farkında değildir. Onlar Ehl-i Sünnet’in dengeli
sevgisinden habersizdirler. Bunlar kendilerine aşırılık tarafını
seçtiklerinden, aşırılığın dışında sadece azlığın olduğunu zannediyorlar.
Bilemiyorlar ki aşırılıkla azlık (ifratla tefrit) arasında bir de denge
(itidal) yolu vardır; bu ise hakikatin ve doğruluğun merkezidir. İşte bu merkez
nokta Ehl-i Sünnet’in nasibi olmuştur. Allah Ehl-i Sünnet’in bu tutum ve
gayretini mükafatlandırsın.
Bu konuda aşırılıktan ve azlıktan Allah’a sığınırız. Rafızîler muhabbetteki
aşırılığa varan tutumlarından dolayı, üç halife ve diğer sahabeye cephe almayı
Hz. Ali’yi sevmenin şartı kabul etmişlerdir. İnsaf etmek gerekir. Bu nasıl
muhabbet ki, gerçekleşmesi için Peygamber Efendimiz’in vekillerine cephe almak,
sahabeye dil uzatmak gerekiyor!
Ehl-i Sünnet’in
Sahabe-i Kirama Karşı Tutumu
Ehl-i Sünnet ile karşıtları arasında şu iki temel fark vardır: Birincisi, Ehl-i
Sünnet dört halifenin de halifeliğinin hak olduğuna inanır. Çünkü sahih bir
rivayette Peygamber Efendimiz s.a.v., Allah’ın
kendisine gayptan bildirmesi suretiyle şöyle buyurmuştur:
“Benden sonra halifelik otuz senedir.” (Tirmizî, nr.
2226; Ebu Davud, nr. 4646; Nesâî, el-Kübrâ, nr. 8155).
Hadis-i şerifte belirtilen otuz yıllık bu süre Hz. Ali’nin halifeliğiyle son
bulmuştur.
Bu hadis gereğince dört halifenin her birinin halifeliği hak olmak
durumundadır. Ayrıca halifelik sırası da hakka uygun olmak durumundadır.
Muhalifler üç halifenin halifeliğinin hak oluşunu inkâr etmekte ve onların
halifeliğini sülalecilik ve zorbalığa yormaktadırlar. Onlar hakikatte Hz.
Ali’den başkasını imam kabul etmezler.
İkinci temel fark da şudur: Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, sahabe arasında yaşanan
tartışmaları ve görüş ayrılıklarını iyi sebeplerle gerekçelendirir ve iyi
niyetle yorumlar. Bu tartışmaların heva ve hevesten ileri geldiğini
düşünmezler. Zira onlar Peygamber Efendimiz s.a.v.’le olan sohbetleri sayesinde
nefsleri arınmış, kalplerindeki kin ve hile gibi kötü düşünceler
temizlenmiştir.
Sonuç olarak sahabenin her birinin kendine göre bir görüş ve içtihadı olup, her
müçtehit de kendi içtihadıyla amel etmek mecburiyetinde olduğundan, zorunlu
olarak aralarında bir kısım tartışmalar yaşanmıştır. Kendi görüşlerine göre
hareket etmesi onlar için doğruydu. Bu bakımdan onların bir şeye muhalefeti de
uygun görmeleri de heva ve heves etkisiyle değil, hak ve hakikat çerçevesinde
gerçekleşmekteydi.
Ahiret İçin
Çalışmak
Hak Celle ve Alâ’yı arzu etmek, ahireti arzu etmektir.
Allah Tealâ ile buluşmak ahirette vaat edilmiştir. Rızanın kemali de aynı
şekilde ahirete bağlıdır. Dünya Cenab-ı Hakk’ın buğzettiği, ahiret ise razı
olduğu yerdir. Öyleyse buğzedilene iltifat etmemek gerekir. Şu halde, razı
olunana sırt çevirmek tam bir aptallıktır. Allah Teâlâ’nın çağırdığı ve razı
olduğu şeyin tersini yapmaktır. Cenab-ı Hakk’ın şu buyruğu bu manayı ifade
etmektedir: “Allah, selamet yurduna çağırıyor.” (Yunus 10/25).
Allah Tealâ ısrarla ve vurgulu bir şekilde ahireti teşvik etmektedir. Ashab-ı
Kiram’ın hepsinin ahiret düşüncesine düşkün olduklarını ve onun azabından
dolayı korkup titrediklerini biliyoruz.
Hz. Ömer r.a. bir kişinin evine uğradı. Biri şu ayeti okuyordu: “Rabbinin azabı
mutlaka gerçekleşecektir; ona engel olacak bir şey yoktur” (Tûr 52/7-8).
Hz. Ömer r.a. bu ayetleri işitince bayılarak bineğinden düştü. Kaldırıp evine
götürdüler. Bu halin acısından dolayı uzun bir süre hasta kaldı. O kadar ki,
insanlar ziyaretine bile gelmişti.