Cihad, dinimizin
büyük önem verdiği ibadet ve görevlerden biri. Yeryüzünde hakkın ve adaletin
sağlanması, İslâmî bir hayatın inşası ve devamı, nesillerin kötülüklerden
korunması, bu görevin layıkınca yapılmasına bağlı.
Cihad kelimesi ilk bakışta savaşmayı çağrıştırsa da anlamı bununla sınırlı
değil. Günümüzde cihadın anlam genişliğini fark etmek, çağımızın gerekli
kıldığı cihad tarzına özel önem vermek zorundayız.
Bugün kişinin ve toplumun hangi yollarla etkilendiğini ve dönüştüğünü
düşününce, konuya nereden yaklaşmak gerektiği kolayca anlaşılır.
Allah Tealâ bu ümmeti bütün insanlık içinden özel olarak seçmiştir. Bunun tabii
sonucu olarak da onu birtakım mükellefiyetlere muhatap kılmış ve birtakım
özelliklerle donatmıştır. Bu sorumluluk ve özellikler Ümmet-i Muhammed’den
başkasında mevcut değildir.
Bunların neler olduğunu görmek için, herhangi bir Kur’an fihristini incelemek
yeterlidir. Müminlerden bahseden ayetlerin topluca sunulduğu konu başlıkları
altında, Yüce Kitabımız’ın bizi hangi hususiyetlerimizle andığı ve bizlere
hangi sorumlulukları yüklediği kolayca görülecektir.
Ümmet-i Muhammed, “insanlık için” ortaya çıkarılmış “en hayırlı” ümmettir. Kur’an-ı
Kerim bu gerçeği güçlü biçimde vurgulamaktadır: “Siz, insanlık için ortaya
çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Ma’rufu emreder, münkerden sakındırır ve
Allah’a iman edersiniz.” (Âl-i İmran, 110)
Yukarıda tırnak içinde verdiğimiz iki husus, yani “insanlık için” ortaya
çıkarılmış olmak ve “en hayırlı” ümmet olmak, hiç şüphesiz bu ümmetin insanlık alemine dönük fonksiyonunu dikkatimize sunmaktadır. Yani bu
ümmet sadece bütün faziletleri kendisinde toplayan bir topluluk değildir. O,
aynı zamanda diğer insanlar için en hayırlı olan yolu gösterme, temsil etme ve o
yol üzerindeki engelleri temizleme görevini de üstlenmiş olmaktadır.
Bu noktayı çarpıcı biçimde ifade buyuran bir ayette şöyle buyurulur: “Allah
yolunda hakkıyla cihad edin. O sizi seçti; üzerinize dinde hiçbir güçlük de
kılmadı. Babanız İbrahim’in dinine uyun…” (Hacc, 78)
Cihad aslında insan nefsine en zor gelen emirlerden biri olduğu halde bu ayet-i
kerimede “hakkıyla cihad” emrinden sonra “üzerinize dinde bir güçlük
kılmadı” buyurulmuş olması son derece anlamlıdır. İslâm hakkında önyargılı
davranan birtakım Batılıların, müslümanların bütün dünyayı müslümanlaştırana
kadar savaşmakla emrolunduğu şeklindeki garazkâr propagandasının ne kadar
temelsiz olduğu buradan rahatlıkla anlaşılabilir.
Cihad temel bir ibadettir
Yukarıda mealini zikrettiğimiz ayet-i kerimede yer alan cihad emri,
müfessirlerin beyanına göre üç anlama gelmektedir:
1. Düşmanla cihad,
2. Şeytanla cihad,
3. Nefsle cihad.
Meşhur müfessirimiz Elmalılı merhum, tefsircilerin bu anlamlardan birisini
tercih noktasında ihtilaf ettiğini belirterek şöyle der: “Evlâ olan, (ayetteki
emrin) bu üç kısmın üçüne de şamil olmasıdır.” (Elmalılı, 5/532). Yani bu
ayetteki “cihad edin” emri, hem düşmanla savaşmayı, hem de şeytan ve nefsle mücahedeyi
kapsamına almaktadır.
Alimlerimiz, “cihad” kelimesinin bünyesindeki bu
farklı boyutları anlatmak üzere, bu kelimeyi sadece düşmanla savaşmayı
anlatacak şekilde kullanmış, şeytan ve nefsle mücadeleyi ise –yukarıda
kullandığımız şekilde– “mücahede” kelimesiyle ifadeyi tercih etmiştir. Bu,
üzerinde iyi düşünülmesi gereken bir inceliktir.
Ancak bu söylediğimiz, Kur’an’-da yer alan cihad emirlerinin tamamı için söz
konusu değildir. Kâfirlerle ve münafıklarla cihadı emreden,
yahut “mukatele edin” ifadeleriyle gelen ayetler, inkârcılarla fiilî bir
şekilde savaşın da doğrudan doğruya emredildiğini gösteren örneklerdir.
Fitne ortadan kalkıncaya ve din yalnızca Allah Teâla’ya ait oluncaya kadar
inkârcılarla savaşı emreden ayet-i kerimeyi (Bakara, 193) ve ilgili diğer ayet
ve hadisleri dikkate alan ulema, cihadın Ümmet-i Muhammed üzerine farz-ı kifaye
olduğunu söylemiştir. (İmam es-Serahsî, el-Mebsût, 6/123; İbn Abdilberr, et-Temhîd,
18/303.)
Yani Ümmet’in bir kısmı yerine getirdiğinde diğer fertler üzerinden
mükellefiyetinin düştüğü, ancak herkesin ihmal etmesi halinde herkesin vebal
altında kalacağı ibadetlerdendir cihad. Tıpkı emr-i ma’ruf gibi, tıpkı ilim
öğrenip öğretmek gibi, tıpkı cenaze namazı gibi…
Elbette fiilî bir düşman işgali vuku bulduğunda ilan edilen seferberlik hali
gibi durumlarda farz-ı kifaye, farz-ı ayn’a dönüşür ve eli silah tutan herkesin
cihada katılması farz olur. Ancak bu gibi durumların devamlılık arz etmediğini,
dolayısıyla cihadın farz-ı kifaye olduğu gerçeğini etkilemeyeceğini belirtelim.
Cihadın hedefi
Bu temel ibadet, birçok hayatî maslahatın elde edilmesi, inkârdan kaynaklanan
şer, fitne ve bozgunculuğun da önünün alınması anlamına geldiği için hayatî
önemdedir. Yeryüzünde hakkın ve adaletin sağlanması, mazlum ve kimsesizlerin
korunması, haklının hakkının savunulması, her türlü sömürü ve istismarın
kökünün kazınması… gibi temel insanî değerler ancak cihad
sayesinde korunup geliştirilebilir. Bunlardan vaz geçilmesi ise yeryüzünü gücün
ve zorbalığın eline teslim etmek demektir ki, Kur’an bu gibi durumlara
fesat/bozgunculuk demektedir.
Bu temel fonksiyonun bir göstergesi olarak cihad ibadetinin faziletini ve
müminler için arz ettiği önemi ifade eden ayet-i kerime ve hadis-i şerifler,
mümin kişiliğinin tabii olarak cihad şuuru etrafında şekillenmesini gerekli
kılmıştır.
Bu şuurun en temel yansıması şudur: Hayattan hayata fark olduğu gibi, ölümden
ölüme de fark vardır. Mümin, hayatı Allah Tealâ’nın rızası ve muradı
doğrultusunda yaşadığı gibi, son nefesini de aynı gaye istikametinde vermek
ister. Mümin için hayatı nasıl yaşadığı kadar, son nefesini nasıl verdiği de
önemlidir. Bu sebeple her mümin, “şehitlik mertebesi” dediğimiz yüce mertebeye
erişerek ruhunu teslim etmek ister.
Bu şuur hali sayesinde yatakta gelen ölümde bile şehadet şerbeti içmek
mümkündür mümin için. Müslim, Ebu Davud ve daha başka hadis imamlarının
naklettiğine göre Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur: “Allah’tan samimi bir
şekilde şehitlik isteyen kimse yatağında ölse bile Allah onu şehitlik
mertebesine yükseltir.”
Peygamberlik gibi bir zirve noktasında bulunan Alemlerin
Efendisi s.a.v. dahi, “Nefsim kudret elinde bulunan (Allah)’a yemin ederim ki,
Allah yolunda öldürülüp diriltilmek, tekrar öldürülüp diriltilmek, tekrar
öldürülüp diriltilmek isterim.” (Buharî) buyurarak şehitliğin ne kadar yüce bir
mertebe olduğunu dile getirmiştir.
Cihad ve kıtal
Günümüzde genellikle yanlış ya da eksik anlaşılan bir husus var: Zannedilir ki cihad
emri sadece düşmanla fiilî savaş yapmaktan ibarettir; hiçbir ön şartı ve ilkesi
yoktur ve sadece öldürmek amacıyla yapılır.
Oysa cihad “öldürmek” için değil, tam tersine “yaşatmak” için girişilen bir
eylemdir. Toplum hayatının sağlıklı işlemesi için huzuru ve asayişi bozan
birkaç suçlunun cezalandırılması nasıl kaçınılmaz ise, yeryüzünde zulüm işleyip
haksız yere kan döken, gücünün yettiğini ezip sömüren, hak-hukuk tanımayan ve
insanlıkla bağdaşmaz işler yapan toplum ve sistemlerle mücadele de aynı şekilde
kaçınılmazdır.
En genel anlamda cihad şu iki temel hedefi gerçekleştirmek için yapılır:
1. Allah Tealâ’nın insanlığa mesajının yüceltilmesi
(i’lâ-yı kelimetullah), Allah’ın mülkü olan yeryüzünde yine O’nun muradının
tecelli ettirilmesi,
2. Fitne ve fesadın önlenmesi, şerrin,
zulmün ve her türlü çirkinliğin ortadan kaldırılması.
Burada önemli bir noktanın altını çizmemiz gerekiyor: Fiilî cihadda başarıya
ulaşmanın yolu, buna layık ve ehil olmaktan geçmektedir. Bu da hem bilgi, hem
de “hal” olarak belli bir seviyede olmayı gerekli kılar.
Dolayısıyla itikadında, amelinde ve ahlâkında arıza bulunan ve yeterli bilgi
birikimine sahip bulunmayan fertlerden oluşan birliklerin savaşta başarıya
ulaşması mümkün olsa bile, elde edilen neticenin Allah’ın rızasına erişmekle
sonuçlanması mümkün değildir.
Yukarıda zikrettiğimiz iki temel amaca ulaşabilmek için son noktada fiilî savaş
kaçınılmaz olabilir. Zira “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir / Tekdir ile
uslanmayanın hakkı kötektir.”
Ancak cihadın sadece “savaş ve çatışmadan ibaret olmadığını, başka birçok aşama
ve çeşidinin de bulunduğunu bilmek durumundayız.
Cihad emrinin hakkıyla yerine getirilebilmesi ve sonuç getirici olması, ancak
sözünü ettiğimiz aşama ve çeşitlerin dikkate alınarak yapılmasına bağlıdır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
Cihadın aşamaları
Efendimiz s.a.v.’in mübarek sîretini incelediğimizde, 23
yıllık peygamberlik hayatında fiilî savaş aşamasına gelene kadar şu süreçlerden
geçildiğini tesbit ediyoruz:
1. Örneklik: Cihad
eden kimse, insanlara hak ve hakikat diye anlattığı hususlara önce kendisi
inanacak ve onları birer hayat düsturu olarak fiilen hayatına aktaracak. Özüyle
sözü, sözüyle tavrı arasında farklılık/tutarsızlık olan kimsenin sözünün kâle alınmayacağı açıktır.
Burada sadece ferdin değil, toplumun örnekliği de son derece önemlidir. İnkârcı
toplumlara anlatacağımız örnek toplumu, önce kendimiz oluşturmak durumundayız.
Böylece anlattığımız hususların hayal değil, elle tutulur şeyler olduğu
görülmeli.
Bu noktada gösterilebilecek en küçük bir ihmal, tebliğe de davaya da büyük
zararlar verebilir. Günümüzde müslüman denince özellikle Batı toplumlarında
akıllara nasıl bir insan tipinin geldiği malumdur. Evet, burada propaganda ve dezenformasyonun rolünü inkâr ediyor değiliz. Ancak, şu
sorunun cevabı önemlidir: Acaba İslâm’ın evrensel ve ebedi güzelliklerini
fiilen gösterebileceğimiz örnek bir toplum olabilseydik, kara propaganda bu
kadar kolay yayılabilecek miydi?
2. Bilgi ve hikmet: “Tebliğ” de
diyebileceğimiz bu aşamada davasını her muhatabın anlayacağı seviye ve kıvamda
sunacak bilgi birikimi şarttır. Muhatabın kimliğini, içinde yaşadığı sosyal ve
kültürel ortamı, inançlarını ve değer yargılarını bilmeden tebliğ yapmak mümkün
değildir. Sadece bilmek yetmez, aynı zamanda bildiğini –Kur’an’ın tabiriyle–
“hikmet ve güzel öğütle” anlatabilecek donanımda olmak da gerekir.
Vârisi bulunduğumuz medeniyetin özellikleri, insanlığa neler kazandırdığı ve
ortadan kalkmasıyla insanlığın neler kaybettiği, bırakalım yabancıları, bizim
insanımız tarafından dahi yeterince idrak edilebilmiş değildir. Dolayısıyla
elimizdeki her türlü imkânı seferber ederek öncelikle kendi insanımıza ve
toplumumuza, ardından da insanlığa İslâm’ın diriltici soluğunu ulaştırmak için
eğitimli insan yetiştirmenin üzerimize farz olduğunu unutmamalı.
3. Organize ve sistemli çalışma:
İnsanlığa hakkı ve hakikati ulaştırmak gibi temel bir amaç, örgütlü ve sistemli
faaliyet olmadan gerçekleştirilemez. Ne ferdî çabalar, ne de sistemsizliğin ve
karmaşanın hakim olduğu faaliyetler bu alanda sonuç
getirebilir. Yetişmiş insanların örgütlü faaliyetler çerçevesinde gayret
göstermesi bu noktada elzemdir.
Bütün bunların, maddi ve manevi planda fedakârlık ve feragat isteyen hususlar
olduğu açıktır. Dolayısıyla bir ferdin veya topluluğun uhdesine terk
edilemeyecek, ancak bütün Ümmet’in müşterek sorumluluğuyla yerine
getirilebilecek büyük bir meseleden bahsettiğimizin farkında olmalıyız.
Burada bir noktanın daha altını çizelim: Bütün bu söylediklerimiz, yapay ve
kurgusal faaliyetler olarak düşünülmemelidir. Asıl olan, bu faaliyetlerin
hayatın tabii akışı içinde, tabii seyri içinde yapılmasıdır. İslâm ideoloji
değildir; dolayısıyla İslâm adına ortaya konulacak herhangi bir faaliyetin de
yapay olmaması esastır.
Cihadın türleri
Cihadla ilgili ayet ve hadisler bir bütün olarak ele alındığında, muhtevası,
muhatabı ve yapılış tarzı bakımından birbirinden farklı cihad türlerinin
bulunduğu görülecektir. Yazının başlarında zikrettiğimiz gibi nefs ve şeytanla
yapılan cihad (mücahede) yanında, İslâm toplumu içinde emr-i ma’ruf, nehy-i münker
çerçevesinde yapılan cihad da önemli bir yer tutmaktadır.
Söz gelimi Efendimiz s.a.v. ümmet içinde yapmayacakları şeyleri söyleyen ve emrolundukları
şeyleri yapmayan nesillerin ortaya çıkacağını haber vererek şöyle buyurmuştur:
“Kim onlarla eliyle cihad ederse, o mümindir. Kim onlarla kalbiyle cihad
ederse, o mümindir.” (Müslim)
Bir keresinde, savaşa çıkmak üzere gelen bir sahabiye, anne-babasının hayatta
olup olmadığını sormuş, hayatta olduğunu öğrenince de, “O halde onlara hizmet
yolunda nefsinle cihad et.” (Buharî) buyurmuştur.
Keza, savaş konusunda erkeklerle kadınlar arasında fark bulup bulunmadığını
merak eden ve: “Ey Allah’ın Rasulü! Görüyoruz ki cihad amellerin en
faziletlisidir. Öyleyse biz de cihad etmeli değil miyiz?” diye soran Hz. Aişe
r.anha validemize: “Sizin için cihadın en faziletlisi
makbul hacdır.” (Buharî) diye karşılık vermiştir.
Bunlar yanında, “Mücahid, nefsiyle cihad edendir.” (Tirmizî) ve “Cihadın en
faziletlisi, zalim sultanın yanında hakkı söylemektir.” (Ebu Davud) gibi
hadisler de dikkate alındığında şunu söylememiz mümkündür:
Cihad, en genel anlamıyla hayatın gayesi olarak Allah’a gereği gibi kulluk
etmek, Kur’an ve Sünnet ölçülerini hayata hakim
kılmaya çalışmak, İslâm’ın evrensel mesajlarını diğer insan ve toplumlara
tebliğ etmek, İslâm ülkesini ve müslümanları her türlü düşman tasallutuna ve
tecavüzüne karşı müdafaa etmek ve fetih olarak ifade edilebilir. Bu anlamda
cihadın kalple, elle, ilimle, malî ve bedenî güçle ve orduyla yapılan türleri
olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
“Müşriklere karşı canlarınızla, mallarınızla ve dillerinizle cihad edin.” (Ebu Davud)
hadisi, cihadın sadece fiilen savaşmak anlamında olmadığını açık biçimde ortaya
koymaktadır. Malla cihad, ekonomik sektörlerde fitne ve fesada karşı yapılan
mücadeleyi, dille cihad da sanat, bilgi ve medya gücünü de ihtiva eden geniş
bir alanı kucaklamaktadır. Bugünün dünyasında etkili bir söylemin ve ikna edici
bir dilin en az silah kadar etkili olduğu artık herkes tarafından kabul
edilmektedir.
“O halde kâfirlere boyun eğme ve onlara karşı bununla (Kur’an’la) büyük bir
mücadele ver.” (Furkan, 52) ayeti de bu gerçeği vurgulayan ilâhi beyanlardan
biridir. Kur’an’la cihadın fiilî savaş olmadığı açıktır. Elmalılı merhumun da
belirttiği gibi bu ayet Mekkî’dir (Mekke döneminde nazil olmuştur). Dolayısıyla
Kur’an ile cihad emrinin ne büyük bir emir olduğuna delalet eder.
Fiilî savaşın meşru kılınmadığı bir dönemde Kur’an ile cihad, onun ihtiva
ettiği ikna edici afakî ve enfüsî delillerle, belagat ve fesahatla cihad
demektir. Bu da sanat, edebiyat, bilgi ve hikmet ile cihadın önemine dikkat
çekmek için fazlasıyla yeterlidir.
Cihad-fetih ilişkisi
Sırası gelmişken fetih konusuna da burada bir nebze değinmekte fayda var.
Günümüzde yükselen değer olarak “demokrasi”nin başka ülke ve toplumlara
götürülmesi adına ve bu görüntü altında ne türlü katliamların yapıldığı
herkesin malumu. Ne hikmetse demokrasi adına bu türlü manzaraların oluşmasından
rahatsız olmayan bir kısım çevreler, tarih içinde gördüğümüz “fetih” uygulaması
hakkında sıkılmadan “işgal” tabirini kullanmakta bir sakınca görmez!
Oysa fetihle işgal ve günümüzdeki uygulamalar arasında dağlar kadar fark
vardır. Her şeyden önce şunu belirtelim ki fetih bir istila ve sömürü savaşı
değildir ve temelde iki amaç için yapılır:
1. Kalbi ve aklı İslâm hakikatine açmak,
2. İnsan ile İslâm arasındaki engelleri
kaldırmak.
Bu amaçla gerçekleştirilen savaşlar kesinlikle kıyım ve katliam görüntülerine
sahne olmamıştır. Bu savaşların sonucunda tesis edilen adalet ve hakkaniyet
anlayışı, İslâm coğrafyasında pek çok gayri müslim unsurun/toplumun günümüze
kadar varlığını muhafaza edebilmiş olmasında kendisini göstermektedir.
Bugün adına “küresel sistem” denen ve Batılı devletlerin ekonomik, askerî,
kültürel… üstünlüklerinin tescili anlamına gelen durum
ile İslâm fütuhatı sonucunda oluşan manzarayı birbiriyle karşılaştırmak dahi
mümkün değildir.
Sadece şu hususu hatırlamak yeterli olacaktır: Müslümanlar fethettikleri
memleketlerde yaşayanlara kesinlikle “bize benzeyeceksiniz” gibi bir dayatmada
bulunmamış, tam aksine her toplumun kendi dinî ve kültürel değerlerini, hatta
kılık-kıyafetini muhafaza ederek yaşamasını esas kabul etmiştir.
Bugünün “küresel” sistemi ise insanları ve toplumları tek tip yapma esası
üzerine kuruludur. Batılı ülkelerde azınlık statüsünde yaşayan dindaş ve
soydaşlarımızın nasıl bir “asimilasyon” dayatması ile karşı karşıya olduğu
herkesin malumudur. Günümüzde bu yöndeki baskıların giderek gözle görülür bir
seviyeye çıktığı da kimsenin gizlisi değildir.
Öte yandan sadece giyim-kuşamda değil, tüketim alışkanlıklarında, değer
yargılarında, inançlarında ve hatta davranış kalıplarında tektipleştirilmiş
nesiller, dünyanın doğusundan batısına bütün toplumların ortak gerçeği haline
gelmiş bulunmaktadır.
Sonuç
Cihad konusunda günümüzde iki eğilim dikkat çekmektedir:
Bunlardan birincisini, “müslümanların cihaddan başka kurtuluş çaresi yoktur” tesbitinden
hareket ederek fiilî cihadı öne çıkaranlar oluşturmaktadır. Bunlar müslüman
birey ve toplumun inşasını, maddi ve manevi eğitimini, dille, kalemle ve diğer
yollarla cihad merhalelerini atlayarak fiilî savaş halinde ısrar etmektedirler.
İkinci kesim ise “cihadın devri kapanmıştır, devir bir arada yaşama devridir” tesbitini
öne çıkararak, müslümanlarla gayrimüslimlerin kaynaşmasını istemektedirler.
Bu davranış şekillerinden biri ifrat ise öbürü tefrittir. Doğru olan, hikmete
ve maslahata riayet ederek, hiçbir aşamasını önemsiz görmeyerek cihadı bütün
çeşitleri ve safhalarıyla dikkate almaktır.
Hangi safha ve hangi metot sonuç getirici ise onu kullanarak evrensel
sorumluluklarımızı yerine getirmek durumundayız. Ne kendi aramızda cihadın bir versiyonu olan emr-i ma’ruf, nehy-i münkeri, ne kalem ve
kelam ile cihadı, ne de İslâm coğrafyasının herhangi bir bölgesi işgale
uğradığında direnişi ve fiilî cihadı terk edebiliriz.
Akıl, tecrübe ve hikmet bunların her birinin ayrı bir yeri ve sırası
bulunduğunu söyler ve bize düşen de buna titizlikle riayet etmektir.
Ekler:
Sözle
ve Kalemle Mücadele
Sâdât-ı Kiram’ın büyüklerinden İmam Rabbâni k.s.
İslâm’ın ve müslümanların zayıf düşmesinden dolayı duyduğu üzüntü ile yazdığı
mektupta, müslümanların güçlenmesi arzusunu dile getirir. Önce İslâm’ı
yaşayarak ve anlatarak yüceltmeyi teşvik eder ve şu tavsiyede bulunur:
“Bugün elinizden gelen şey, İslâm’ın güzelliklerini sözle ve kalemle anlatarak
düşmanlara karşı mücahede etmektir. Bunu yapmak için de şimdiye dek
yaptıklarınızdan fazlasını istemeniz ve yapmanız gerekir. Sözlü mücahedenin,
düşmana karşı savaşla mücahededen daha üstün olduğuna inanmanız gerekir.
Bizim gibi aciz ve eli ayağı tutmayan kimseler şimdi bu nimetten mahrum.” (Mektubât)
Ekonomik
ve Kültürel Cihad
Türkiye Diyanet Vakfı tarafından 1988 yılından beri cilt cilt
çıkarılmakta olan İslâm Ansiklopedisi’nde cihad maddesi genişçe açıklanmıştır.
Ayrıca konuyla ilgili ‘Günümüzde Cihad’ diye ayrı bir başlık açılmıştır. Bu
bölümün bir kısmını aşağıya alıyoruz:
“İ’lâ-yı kelimetullah için yapılan cihada katkıda bulunmanın diğer bir şartı da
dinin ortaya koyduğu inanaç esaslarına iman etmek, İslâmiyet’in bütün dünyaya
huzur ve mutluluk getirecek, bütün insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkaracak
yegane ve en mükemmel din olduğuna samimiyetle
inanmaktır.
Günümüzde şartları içinde takip edilmesi gereken cihad yöntemlerini ekonomi,
kültür ve son olarak savaşla ilgili olmak üzere üç noktada toplamak mümkündür.
Ekonomi Savaşı: Kur’an-ı Kerim-’de dış
görünüşü itibariyle inançlı ve samimi görünen fakat içinde müslümanlara karşı
şiddetli husumet duyguları besleyen bir tipten söz edilirken, bu tip insanların
yetki ve imkanlara sahip olduklarında yeryüzünde ekini ve nesli bozmak için
çaba gösterecekleri ifade edilmektedir (Bakara, 204-205).
Bazı müfessirler bu ayetleri, nüzul sebeblerini oluşturan Asr-ı Saadet’te
cereyan etmiş olaylarla sınırlamak istemişlerse de, müfessirlerin çoğunluğuna
göre ayetlerin mana ve muhtevası mutlak olup, her dönem ve mekanın
hak-bâtıl mücadelesini kapsamaktadır. (Râzi, V, 214-218)
Ekonomik savaş konusunda İslâmiyet bir taraftan faiz, ihtikâr, rüşvet ve
hırsızlık gibi haksız yollarla kazanç elde etmeyi yasaklamak, israfa karşı tedbirler
getirip kanaatkârlığı teşvik etmek suretiyle müslüman toplumu meşru bir
ekonomik düzen içinde güçlendirmeyi amaçlamış, diğer taraftan askerî güç
yanında ekonomik güce sahip olmanın da önemini çeşitli vesilelerle
vurgulamıştır.
Yine Allah Rasulü s.a.v.’in “Veren el alan elden hayırlıdır.” (Buharî)
mealindeki sözü de ekonomik gücün önemini vurgulayan hakîmâne
bir ifadedir.
Kültür Savaşı: İslâm dinindeki bütün
emir ve tavsiyeler, yeryüzünün halifesi kabul edilen insanın korunması,
geliştirilmesi ve yüceltilmesini hedef almıştır. Bu sebeple İslâmiyet’in bâtıla karşı hakkı ayakta tutma ve güçlendirme savaşında
insan neslinin korunması ve sağlıklı geliştirilmesine çok önem verdiği görülür.
Kur’an-ı Kerim’de bozguncu güçlerin nesli tahrip etmeye yönelik faaliyetlerine
dikkat çekilmiş (Bakara, 205; Muhammed, 22) gençlerin bu tahriplerden
korunmasına yönelik emir ve tavsiyeler, çocuğun ana rahminde teşekkülünden
itibaren insanın ölümüne kadar uzanan bütün safhaları kapsamıştır. Kur’an’da
fiilî savaş için kullanılan nefr (hücum etmek) kelimesi, din ilimlerinde
uzmanlaşmak ve ülke insanının kültürel gelişmesine katkıda bulunmak amacıyla
sürdürülecek ilmî çalışmalar için de kullanılmış ve her eli kılıç tutanın cephe
savaşına çıkmayıp bazılarının kendilerini kültür savaşına vakfetmelerinin
gereği üzerinde önemle durulmuştur. (Tevbe, 122)
Çağımızın kitleler arası etkileşim ve mücadele metotları içinde kültürün ilk
sırada yer aldığı muhakkaktır. Bundan dolayı günümüzde cihadın, geçmişte
olduğundan daha fazla cephe savaşından ekonomi ve kültür mücadelesi alanlarına
kaydırılması zarureti doğmuştur. (TDV İslam Ansiklopedisi, cilt 7)