“Hümâ-yı himmetim, bâd-ı hevâya rağbetim yoktur
Kanaat kûşesinde rûzigâra minnetim yoktur.” (Zekâî)
[Himmet hümasıyım; (nefsin hevesleri peşinde
sürüklenip) kolaycılığa rağbet etmem. Kanaat köşesine (çekildim), zamaneye,
(devrin anlayışına ve dünyaya) minnetim yok.]
Neredeyse bütün doğu toplumlarında “hümâ” adı verilen efsanevî bir kuştan söz
edilir. Farsça aslı “hümay” iken Türkçede “hümâ” veya “huma” diye anılan bu
kuşun yedi kat göğün üzerinde yaşadığı, yere konmadığı, ele geçirilemediği,
beslenmek için hiçbir canlıya zarar vermediği söylenir. Bazen yere kırk arşın
yaklaştığına, bu sırada gölgesi kimin üzerine düşmüşse o kişinin hükümdar
olduğuna dair hikâyeler anlatılır. Bir şeyin padişaha yahut devlete aidiyetini
ifade eden “hümâyûn” kelimesi buradan gelmektedir.
Halk arasında daha yaygın olarak buna “devlet kuşu” denir ki başına konduğu
veya üzerine gölge saldığı kişinin servete ve saltanata kavuşup refah ve
saadete ulaşacağına inanılır.
Bu ve benzeri efsaneleri duyunca, ceddimiz amma da manasız şeylere inanıyormuş
demeden önce, biraz durup düşünmek gerekiyor. Böyle itham ettiğimiz insanlar
şimdilerde hayallerimizin bile yetişemediği bir medeniyetin kurucusudur madem,
işin içinde başka bir iş olmalıdır. Eski anlayışın değil ama bugün devlet
kuşunu şans oyunlarına reklam malzemesi yapan modern
anlayışın tipik bir hurafe örneği olduğu bu yaklaşımla anlaşılabilecektir. Ve
her hurafe aslında bir zihniyet sakatlanmasının ifadesidir. Nitekim eskiden
himmetin, gayretin, kanaatin sembolü olan hüma yahut devlet kuşu, modern
zamanlarda çalışmadan kazanmanın, bedavadan gelen maddi zenginliğin sembolü
haline getirilmiştir.
Devlet, “kut” veya “saadet” demektir. Hedeflenen saadete sebep olduğu için
saltanata, servete, mevki ve makama da devlet denilir. Dolayısıyla bu imkanların devlet sayılması, insana iki cihan saadeti
getirmesine bağlıdır. Halbuki piyango çekilişlerinde
birdenbire kazanılan servet, bu dünyada bile sahiplerine saadet değil felaket
getirmektedir çoğu zaman. Tarihte nice taç taht sahibi vardır ki saltanatları
dünyalarını da ahiretlerini de berbat eylemiştir.
Devlet, başlangıçta bir fırsattır. Devamında, o fırsatı değerlendirmenin, ondan
istifade etmenin şartı olan gayret ve kabiliyeti gerektirir. Ahirindeki saadete
bu gayretle ulaşılır. Tesadüfen, çabasız, hak etmeden kazanılan bir nailiyet
değildir yani. Böyleyse eğer “devlet” değildir.
16. asır divan şairlerinden Zekâî’nin yukarıya aldığımız beyti, devlet kuşu da
denilen hüma’ya eskiden bugünkü gibi bir fonksiyon yüklenmediğini ortaya
koyuyor. “Ben himmet hümasıyım” diyor şair. Yani hüma kuşu gibi gayret
sahibiyim; çalışmadan, hak etmeden gelecek olana rağbetim yoktur.
Tesadüf eseri, kendiliğinden gelen, havadan kazanılan manasına “bâd-ı hevâ”
tabiri dilimize “bedava” telaffuzuyla yerleşmiş. Bu tabir aynı zamanda “nefsin hevâsının
sürüklemesiyle talep edilen dünyalıklar” manasına da gelir ki, hem nefsin
bedavaya meylini hem de himmet hümalarının çabasındaki gayenin dünya olmadığını
anlatır.
Hüma himmeti, nefs terbiyesine yönelik bir gayrettir. İnsan böylece bu
dünyadaki en büyük devlete, en büyük servete, tükenmeyen hazineye, “kanaat”e
sahip olur. Kanaat, hırs ve tamahtan koruduğu için sahibini müstağnî
kılar, mesut eyler. Böylelerinin zamaneye, devrin anlayışına, dünyalık
ihtiyaçlara muhabbeti ve minneti yoktur. Maddi mahrumiyetleri onları meyus
etmez. Hülasa, bu dünyada bir kişinin başına devlet kuşu konması demek, nefsini
terbiye ederek züht ve kanaate ulaşmasını sağlayacak bir vesileye kavuşması demektir.
Himmet hüması hem bu vesileyi hem de o vesileye tabi olarak nefsini yenmek için
gayret göstereni temsil eder. Nefs terbiyesine vesile olan “himmet hümaları”, evliyaullahtan
mürşid-i kâmillerdir. Çünkü onlar da hüma kuşu gibi yükseklerde eylenir, dünyaya
tenezzül etmezler. Himmet sahibidirler. Üzerlerine saye saldıkları bağlılarının
iki cihan saadetine vesile olurlar.
Bu sebepledir ki bir mürşid-i kâmilin kanatları altında gölgelenmesi, insanın
başına devlet kuşunun konmasıdır. Tabii kıymetini bilmek,
mucibince amel etmek şartıyla. Yoksa yine bir divan şairimizin dediği
gibi “Fahte olsa hüma, serve saadet gelmez”. Yani, konmaz ama,
hüma kuşu eğer servi ağacının başına güvercinler gibi konsa, bu hal serviye
“devlet” kazandırmaz.
Eski şiirimizde “hüma” kelimesi, içinde bulunduğu tabire göre mana kazanır.
İşte “hüma-yı himmet” kâmil mürşittir. “Hümâ-yı beyzâ-ı
dîn” tabiriyle gelirse Hz. Peygamber s.a.v.’e işaret olur. Fakat izahına
çalıştığımız beyitte “himmet hüması”, himmet eden büyüklerden ziyade himmete
talip olan dervişleri niteler. Çünkü onlar da tuttukları yol itibariyle birer hüma
adayıdır. Nefislerini terbiye için gayret gösterecek, vazifelerini yapacak,
kolaya kaçmadan çalışıp hizmetle yol alacaklardır. Zamanenin anlayışına minnet
etmeyecek, zamanlar üstü ilahî ölçüleri gözeteceklerdir yalnızca. Bir müddet
sonra hamlıktan kurtulup ağırlıklarını atarak kuş gibi hafifleyeceklerdir.
Sadece namazları değil, bütün amelleri burak olacak; onları miraca, yukarılara,
dünyanın fevkine çıkaracaktır.
Kanaat ve istiğnaları, dönüp aşağılara meyletmelerine manidir artık. İhlâsla,
gayretle devam ederlerse eğer, Yunus’un “Kuru idik yaş olduk / Ayağ
idik baş olduk / Kanatlandık kuş olduk / Uçtuk elhamdülillah” dediği şükür makamıdır
varacakları yer. Artık onlar da himmet hümalarının kafilesine katılmış, saye
saldığı insanlara devlet bahşetmeye başlamışlardır. Artık onlar da birer hüma
kuşudur ve yükseklerde eylenmektedir. Nefsin arzularıyla, zamanenin şuradan
buradan estirdiği rüzgârlarla ırgalanmazlar artık.