Tasavvuf, “safa ve
vefa” gözetmektir. Safa, kalbin ve nefsin temizlenmesidir. Bu safa, dünya
malıyla servetiyle ele geçmez, ancak Rabbanî bir ikramdır. Vefa ise Allah’a
kulluk, itaat ve bağlılıktır.
Herkes Allah’ın kuludur. Fakat gerçekte ise, ben Allah’ın kuluyum, demek için
kalbin, benliğin temizlenmesi, ibadet ve taate dikkat edilmesi şarttır.
Tasavvuf, bu halin elde edilmesine vesiledir.
Fakat tasavvuf yoluna girenlerin şu dört adımı bilmesi gerekir:
Birinci adım: Allah’ın zatını, isimlerini, sıfatlarını bilip ona göre hareket
etmektir. O’nun rahmetine sığınıp, gazabını çekecek davranışlardan kaçınmaktır.
İkincisi: Kendi nefsini, onun isteklerini, bunların doğurduğu şerleri bilmek ve
nefsi şerlerden muhafaza etmektir.
Üçüncüsü: Şeytanı, onun düşmanlığını bilmektir. Nefs kemale ermemiş ise şeytan
onu kullanarak insanı yoldan çıkarır, fakat nefs kemale erince şeytan kendine
bir yol bulamaz. Kalelere ve kilitli yerlere hırsız giremediği gibi, nefs
temizlenir kâmil olursa şeytan insan vücudunda bir arkadaş bulamadığı için
içeri giremez. “Şeytan bana çok vesvese veriyor.” diyenin nefsine şeytan
musallat olmuştur. Şeytandan şikayet etmek nefsin
acizliğinin işaretidir.
Dördüncüsü: Dünyanın hakikatte ne olduğunu bilmek ve onu Allah ve Rasulü’nün
emrettiği tarzda kullanmaktır. Zannedildiği gibi tasavvuf dünyadan nefret
etmez. Dünyasız tasavvufî hayat ve ahiret de olmaz. Tasavvufun dünyayı
reddettiği yönü, şerlere vasıta olması ve dünya sevgisinin Allah’ı unutmaya
sebep olmasından dolayıdır. Yoksa bir insan dünyayı ahiret için kullanıyorsa o
insan kâmildir, velidir.
İşte bütün bunlarla birlikte öyle kâmil insanların, velilerin yanına gitmek,
gönüllerin dünya sevgisinden kurtulmasına sebep olur. Evliya ile oturup kalkanın
kalbi Allah ile, ahiret ile meşgul olmaya başlar.
Allah’ı hatırlatan, O’nu anmaya sebep kişiyle birlikte olmak, işlerimizin,
ibadetlerimizin düzelmesine vesile olur.
Veli fitnelerden sakınır. Bela ve musibetlere karşı Allah Tealâ’nın verdiği
ilim ve marifetle sabır gösterir. İhlâsla bezenmiş, riyadan temizlenmiştir.
Yüzü tebessüm eder ama kalbi mahzundur. Mahzun olması hakkıyla kulluk
edememesindendir. Ahiret endişesinden, korkusundandır. Nimetlerin çokluğunu
görür, hesabın çetinliğini düşünür, bundan dolayı da endişe eder.
Kendi yanlarına gelenlerin de ahiretlerinin iyi olmasını ister, onların
hidayetine, istikametine vesile olurlar. Velilerin en büyük kerametleri de
budur. Gayenin gerçekleşmesi için gerektiğinde başka kerametleri de görülür.
Keramet, Allah Tealâ’nın veli kullarına bir ikramıdır. Mesela Kur’an-ı Kerim’de
bildirildiği gibi Hz. Meryem annemize şöyle hitap edilmiştir: “(Kuru) hurma
dalını kendine doğru silkele, üzerine taze hurmalar dökülsün.” (Meryem, 25). Hz.
Meryem annemiz suyu olmayan, kuru bir vadiye gelmiş, kuru bir hurma ağacının
dibinde doğum sancısı çekmiştir. Kuru hurma ağacından hurma dökülmesi imkansızdır. Allah Tealâ’nın kudretiyle bu hal meydana
gelmiş ve Meryem annemizin kerametine delil olmuştur. Çünkü o Allah dostu bir
insandır. Kalbi bütünüyle Hakk’a yönelmiştir. Dünya endişesinden, mâsivâdan
kurtulmuştur.
Bir insanda böyle bir kalp yoksa, o kişi Allah’tan
başka bir şeye bağlı olmayan böyle bir arif aramalı, bulunca da o gönlün
hoşnutluğunu kazanmaya çalışmalıdır. Bu çaba onun gönlünü temizleyecek, selim
bir kalp sahibi olmasına sebep olacaktır.
Zaten dünya hayatında en önemli işimiz de, ne malın, ne evladın fayda vereceği
gün gelmeden selim bir kalbe sahip olmaktır.