Toplum olarak
“bilinçli hipnoz” denilen bir durumla yüz yüzeyiz. Hipnoz olmak için illa ki
birinin karşımıza geçip “Şimdi gözlerimin ta içine bak, sürekli bak, gözünü hiç
ayırma..” diyerek, kaskatı olmuş halde yığılıp
kalmamız gerekmiyor.
Evinizdesiniz. Bir beyefendi iseniz, diyelim gün boyu çalıştınız, yorgunsunuz.
Dinlenmek üzere en rahat koltuğu seçmek tabii ki en doğal hakkınız. Sükunet istiyorsunuz. Sizi yoran tüm düşünceleri bir kenara
bırakmak, başka konularla ilgilenerek kafanızı dağıtma çabasındasınız. TV
kumandasına hükmetme hakkı da sizin olmalı, çünkü bütün gün evde değildiniz.
Şöyle bir kanalları dolaştınız. Göz ucuyla da olsa insan bazen dinin meşru
görmediği veya sinir bozucu görüntülere takılabiliyor. Merak bu ya, bakalım
katil kim veya filanca allame-i cihan alimimiz yine
neler döktürüyor gibi.
Mümkün olduğunca çoluk çocuk sessizliğe büründü. Sizi rahatsız eden fazla
ışıkları da söndürdünüz. Eşinizin sizinle sohbet etmek babından havadan sudan
veya işten alışverişten dem vuran o alışıldık cümlelerini duyan ama cevap
vermeye üşenir vaziyettesiniz. “Hı..” deseniz neye
evet dediğinizi pek hatırlamayabilirsiniz.
Kimi zaman da tüm dikkatinizi toplayarak önemsediğiniz bir filmi veya tartışma
programını uyuyup kalmadan sonuna dek izlemek istiyorsunuz, lakin mümkün
olmuyor. İşte tüm hipnotik koşullarınız hazır: Biraz telkin alır mıydınız?
Hayır diyemezsiniz. Çünkü size soran da yok.
Sinema sanat ama...
Genç onlar. Birkaç arkadaş sinemaya giderler. İlgisine göre romantik, komedi,
toplumsal, dinî veya bilimkurgu bir film izleyecekler. Sinemaların
kantinlerinde satılan patlamış mısır paketleri ne kadar kocaman oluyor, bir
düşünün. Neden? İnsanlar aç olduğu için değil elbet. Biraz sonra film başlayınca
yeme davranışları otomatiğe bağlanmış gibi ne kadar yediklerini fark
edemeyecekleri bir süreci yaşayacaklar.
Ortam çok müsait. Kocaman bir ekran, loş veya karanlık
bir salon ve sessizlik... Filmin hareketliliğine ve konusuna göre sürekli
değişiklik gösteren göz yorucu ışıklandırma sistemi sayesinde birkaç
dakika içinde bilinçli bir hipnoza girmenizi engelleyebilen hiçbir unsur yok.
Sinema salonunda sadece filmin içinize işleyen yüksek sesli müziğini ve
seslendirmeyi işitebiliyorsunuz. Yanınızdakilerin fısıltıları bile sizi
rahatsız ediyor. Arkadaşınız filme ilişkin bir şey söylemek istese kısa bir
cevapla geçiştiriyor, konuşmak istemiyorsunuz. İnsanın üzerine bir rehavet
çöküyor. Sanki başka bir alemde yaşar gibi oluyor.
Bir miktar hipnotik telkin alır mıydınız? Hayır deme lüksünüz yok!
Hanımlara telkin saati
Bazı uyanık hırsızlar önemli maçların olduğu geceler işe çıkmıyor
mu? Duyup da yerimizden kalkmayı akıl edemediğimiz zamanlarda.
Şayet çalışmayan bir hanımsanız, doğal olarak kendinize reva gördüğünüz özgür
dinlenme zamanlarınız vardır. Bizim kadınımız eline de diline de bereketlidir
maşallah. Ev işi yapmaktan yorulduğunda bir köşeye oturur, eline örgüsünü ya da
dantela işini alır, öyle dinlenir. Eh tabii, sabah
kuşağı kadın programlarını ve öğle sonu izdivaç buluşturmalarını izlemeyi de
hak etmiştir artık. Yorgunlukla çabucacık rehavete geçilir. Ayaklarını şöyle
bir uzatıp derince birkaç nefes aldıktan sonra artık tüm fizikî ve ruhî şartlar
hazırdır. Ekran ona şöyle seslenmektedir: Hanımefendi, bir miktar hipnotik
telkin alır mıydınız?
Biliyorum ki, ‘kim kime denk’ evlendirme programlarını izlerken, aklına eşiyle
aralarında her ailede görülebilecek sorunları getirip, “Acaba şu programa bir
de ben çıksam kim bilir bana kimler talip olur?” diye hayallere dalan nice ev
hanımları var.
Bilgisayar sadece teknoloji harikası mı?
Bilgisayar başına oturmuş bir insan saatlerce tuşlara basar. İhtiyaç hasıl olsa da kolay kolay ara veremez, kendine dur diyemez.
Yapacak işleri, çalışılacak dersleri vardır, bunun bilincindedir ama bir türlü
harekete geçemez. Odaya girilip çıkılmasından rahatsız olunur.
İş adamı ünvanlı pek çok babalar da vardır ki, bilgisayar bağımlısı dedikleri
gençleri bu konuda yarı yolda bırakırlar. Çatı odası gibi ayak
altı olmayan yerleri tercih ediyorlarsa veya kapının aniden açılmasını
engelleyecek önlemler alıyorlarsa, bilelim ki telkine hazırdırlar. Onlar
ellerinin yorulduğunun bile farkına varmazlar. Kendi kendinedirler. İzledikleri
veya meşgul oldukları konu günah da olsa, mekruh da olsa, bunu zihinden
geçirilmiş havâtırlar gibi yorumlayıp etkilenmediklerini, herhangi bir vebal
altına girmediklerini zannederler.
Bilgisayarda saatlerce oyun oynanır, sayısız adam katledilir, kazanılır,
kaybedilir. Nihayetinde günün birinde gazete haberlerinde bir gencin çok
sevdiği bir insana nasıl ‘tavuk kesme’ rahatlığıyla kıydığını okuyup şoke
oluruz.
Buyurun, asrın teknoloji harikası bilgisayarla beraber bir miktar hipnotik
telkin de alır mıydınız? Çekimser durmayın, tüm bunlar sizin için kurgulandı.
Yaşken ağacı nereye eğiyoruz
Ya küçücük çocuklarımız için ne söylemeli? Bir zamanlar, diyelim bugünün orta
kuşağı çocuk yetiştirirken belli sayıda kanal ve çizgi film vardı. İnternet
henüz yaygınlaşmadığı için şanslıydık bir bakıma. Atari kaseti alırken seçici
olabiliyorduk. Çizgi filmlerin içeriğinden haberdar olup, gerekirse müdahale
ediyorduk. Artık gün o gün değil. Anneler çocuklarına üzerinde muzur resim
bulunan tişört giydirebiliyor. Farkına varmıyor veya önemsemiyorlar. Anneler
iş, babalar geçim telaşında. Çocukların nasıl vakit geçirdikleri onları pek de
düşündürmüyor. Çünkü işleri daha önemli. Koltuğa
yaslanmış veya halıya uzanmış çocuklar gözlerini kocaman açmışlar, ne de güzel
izliyorlar! Belki kendi odalarında mini televizyonları var. Yeter ki çok ses
yapmasınlar da ne isterlerse izlesinler!
Zil çalsa duyulmuyor, duyulsa yerinden kalkılıp kapılar tez açılmıyor. Yine
biliyorum ki kimi anneler küçük çocuklarının beslenme saatlerinde yeterince
yedirebilmek için veya henüz tadına alışmadığı gıdaları oldu
bittiye getirerek yutturabilmek için özellikle ekran karşısında
beslemeyi tercih ediyorlar. Çocuklar daha üç-beş aylıktan itibaren o kocaman,
ışıl ışıl gözlerini ekrana çivililiyorlar. “Hadi çığne, hadi yut artık, hadi aç
ağzını..” komutlarıyla ne yediklerini fark etmeden,
annelerinin belirlediği ölçüde karınları doyuruluyor. Bu tür beslenme aynı
zamanda izlediği şey ne ise ondan daha çok hoşlanmasını sağlayan bir olumlu
pekiştirme, yani ödüllendirme işlevi görüyor.
Yavrucuğum, mamanın yanına bir miktar hipnotik telkin alır mısın? Evet, henüz red
edecek yaşta değilsin, ne verirsem onu yiyeceksin!
Kendi kuyumuzu kendimiz mi kazıyoruz?
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün elbette. Hep suçlu
arıyoruz. Gazete kupürlerinde, televizyon haberlerinde
yer verilen akla zarar vahşet-dehşet haberlerini izledikçe, çığırından çıkmış
ilişkileri gördükçe içimiz ürperiyor. Bin bir türlü gerekçe veya tahmin
üretiyoruz. Art niyetlilerin toplum üzerindeki etki ve hakimiyetini
kabullenmiş oluyoruz. Oluyoruz olmasına da sistemli olarak hipnotize
edildiğimizin farkına varmıyoruz.
Üstelik tüm bu yukarıda sayılan hipnotik ortam koşullarının en alalarını kendi
ellerimizle hazırlıyoruz. Onlar sadece üzerimizde etkide bulunacak “değişkeni”
yani filmi hazırlıyorlar. Var mı içimizde ben asla hipnotize olmam diyen
babayiğitler? Maalesef onların oranı taş çatlasın yüzde üçü-beşi geçmez.
Ahvalimiz böyledir.
Toplum olarak “bilinçli hipnoz” denilen bir durumla yüz yüzeyiz. Hipnoz olmak
için illa ki birinin karşımıza geçip “Şimdi gözlerimin ta içine bak, sürekli
bak, gözünü hiç ayırma..” diyerek, kaskatı olmuş halde
yığılıp kalmamız gerekmiyor.
İnsan ortama ve konuya bağlı olarak bazen öyle hafif bir bilinç kayması
yaşayabiliyor ki, “bilinç dışı” ve “bilinç altı” dediğimiz
algılama süreçleri de devreye giriyor ve kayıt yapmaya başlıyor. O anda bilinç
açık olmasına rağmen denetim işlevini kısmen kaybediyor. Bilinç dışı zihin de
izlediklerini doğru eğri değerlendirmesi yapılmadan kaydediyor. Çünkü kurallar,
değerler, yasalar, din, vicdan gibi şeyler bilinç düzeyinde vardır. Bilinç
dışının algısal seçiciliği yoktur. Ne verirsen onu kaydeder ve hafızasına alır.
İş burada bitmez tabii. Çünkü bilinç dışı bilincin ana kaynağıdır, bir bakıma
hammadde sağlayıcısıdır. Yeri geldiğinde daha önce yerli yersiz kaydettiği
bilgileri bilinç düzeyine pompalar ve onların davranışa dönüşmesi için tahrik
eder. İşin o boyutuna girmeyelim ama bunun İslâmî literatürdeki
nefs, akıl, davranış ilişkilerine dair açıklamaları da var. Belki de bu
hikmetle nahoş şeyleri izlemek veya söylemek dinimizce kerih görülmüş, men
edilmiştir.
Dur demek elimizde
Sözün özü, çok yönlü kanallardan ve konulardan, toplum olarak hipnotize
edilmekteyiz. Ne var ki bu süreci kendi irademizle yaşıyoruz. Kimse bizi zorla
ekran karşısına oturtmuyor. Onların tek hedefi reyting yani
çok izlenmek. Çok izlenince çok reklam, çok
reklam da çok para demek. Bu yüzden her türlü reklam,
kampanya ve hatta aldatmacaya başvurmaktan çekinmiyor lar. Tabir caizse önümüze
ne konulsa safça yemiş yutmuş oluyoruz.
Hatta yanlış yapanları deşifre edip yerden yere vuran hassasiyetli kanalların
sosyal veya dinî programlarında bile “alıcılarımız güvenle açık
olduğu için” bize sunulan kötü örnekleri de hemencecik içsel hafızamıza
kaydediyoruz. Bir gün başvurmak üzere. Oysa
hatırlayalım, yanlışı tasvir etmek de yanlış.
Bir manevi tekamül hedefimiz var ise, başkalarını
suçlamak, dayatmalara boyun eğmek yerine artık tarzımızı değiştirelim ve
merkeze kendimizi alalım. Yani eleştiri ve değişime “ben”den başlayalım ki bir
güzel rayiha etrafımıza dalga dalga yayılsın. Nasıl ki O’nun elinde hep bir
demet mis kokulu çiçek varsa, o güzel rayihalar bize ulaştıkça bu hipnozlardan
tez zamanda uyanırız. Yeter ki kendimizi, ot hükmünde bile olsak, o gönül sarayının
gül bahçesinde hayal edelim. Her şey bir hayal ile başlar demişler.