Her mevsimin
kendine özgü bir özelliği ve güzelliği vardır. Mevsimler gibiyiz bizler de.
Mevsimlerle birlikte yeşerir, meyve verir, solar ve beyazları giyer ömrümüz.
Kâinat içindeki değişmez değişim, her doğumun bir ölümü ve her ölümün de bir
dirilişi olduğunu kelime kelime serer önümüze. Okuyalım ve anlayalım diye. Aynı
özellikleri paylaştığımız topraktaki coşkunluk, durgunluk ve suskunluk
insanoğlunu da yakından ilgilendirir ve etkiler.
Öyleyse bahar bir silkiniş, tazelik, yenilik ve canlılığın tepeden
tırnağa bütün mevcudatın yüreğine dokunan; coşkulu bir dirilişin toprağa,
havaya, suya söylenmiş sarıcı ve sarsıcı bir türküsüdür.
Baharla O’nu tanımak
Nice baharları uzak bir köyde yaşadık ve orada bıraktık. Belki şimdi yalnızdır,
mahzundur bahar. Çünkü onun coşkunluğuna eşlik edecek kimseler kalmadı onu
bıraktığımız yerlerde.
Ne zaman “bahar” kelimesini duysam yüreğim kanatlanır, uzak bir köyde ardımdan
kırgın bakışlarıyla bıraktığım bir çocukla buluşuruz. Beton ve demirin
soğukluğunu içine sindirmiş şehirlerin etrafında gezinip, bir türlü ara
sokaklarına, pencerelere ulaşamayan baharı, köyü ile bütün bağlarını kesmiş
veya köyü hiç olmamış insanlara, özellikle çocuklara anlatmak ne kadar da imkansızdır! Dağlardan gelen serin rüzgârda bin bir renkli
çiçeğin kokusunu ciğerlerine doldurmamış, bahar sabahlarının güneşiyle yüreğini
ısıtmamış olanların yüzündeki gülüşler de, içindeki sevinçler de evlerin
köşelerini süsleyen yapay çiçekler gibi olacaktır.
“Mestâne nukûş-u suver-i âleme baktık/ Her birini özge
bir temaşâ ile geçtik”1 mısralarının anlamını henüz kavrayamadığımız günlerde,
çiçeklerin de bir dili olduğunu ve her an zikir halinde olduklarını söylerdi
büyüklerimiz. Yeşilin ufuk çizgisinde mavi ile buluştuğu noktada takılı kalan “mestâne bakış”ların ne manalar yüklendiğini, çimenler
üzerinde eda edilen namaz sonralarında dedemizin dilinde dokunan şükür ve
tefekkür “âmin”lerinden öğrendik. Bildik ki her şeyin sahibi O’dur.
Bir çiçeği yaratmış olan, bir baharı, bir baharı var eden Cennet’i de halk
edendi. Kısa zaman öncesine kadar kurumuş çalılara, dallara yeniden “Hayy”
ismiyle diriliş emri veren de O’ydu. Ninemin; “Bunca güzelliği görüp de hâlâ
seni tanımayanlar, bilmeyenler var mıdır acaba?” sorusunu her daim kendi
kendine sorması, hayret makamında kendinden geçtiğinin bir ifadesi olsa gerek.
Ebedi bahara talip olmak
Evimizin karşı yamacındaki birkaç erik ağacı ilk müjdecisi olurdu baharın.
Bembeyaz çiçekleriyle oradan bize tebessüm ederken, gizli bir ses ve gizli bir
el “gel” diye çağırırdı bizi. Yemyeşil çimenler arasında kelebek, arı
kovalamak, kuşlarla yarışmak, onların büyülü sesini dinlemek için... Uzayıp
giden fındık bahçelerinden kardelenler fışkırırdı sonra. Etraf kar yağmış gibi
yeniden beyaza bürünür. O kardelenler bazen tesbihimiz bazen çocukluğumuzun
sultanlığına delil olarak başımıza taç olurdu. Ilık rüzgârlar toprağın göğsüne
dokundukça mor, sarı ve beyaz renkleriyle çuhalar doldururdu dört yanımızı.
Çimenler uzadıkça aralarında küme küme papatyalar, sarı yayla çiçekleri,
menekşeler… daha ismini bilmediğimiz onlarca çiçek
güzelliği ve kokusuyla bizi başka bir aleme alır gider. Yüzlere yeniden ışıklı
bir tebessüm, gönüllere coşkulu bir sevinç ve huzur gelirdi.
Uzaktan uzağa bir şarkı gibi çağlayıp akan derelerin, çayların
sesi, büyülü sessizliğin içinde geceleri daha bir derinden
duyulurdu. Ağaçların arasından bin bir nazla süzülüp oradan yüzümüzü okşayan
serin akşam rüzgârları da farklı bir makamda söylerdi şarkılarını. Sanki
uzaklarda bir yerde bir yeşil deniz taşmış da gelip dünyamızı kaplamıştır. Bir
çiçeği okşar, sever gibi, gözler önüne serilmiş olan bütün bu güzelliği
kucaklayası, bağrına basası gelir insanın. Öylesine doyumsuz ve sonsuz bir
huzur verir ki bu tablo… Onlarca renk, koku ve sesler içinde kalan gönül, tatlı
bir esrime ile kendinden geçer, bir rüzgârın kanadına takılmış gibi ötelere
doğru süzülür akar adeta.
Bunca güzellik karşısında akıl ötelere varamamanın acizliği içinde kalarak
şaşkınlık ve hayretinin ağırlığını taşıyamadığı için gözlerle paylaşır, bu
muhteşem tablo karşısında gizleyemediği hayretini. Sonra akıl kendine
gelerek, gözlere: “Nasıl ki her resmin bir ressamı varsa gördüğün bu
muhteşem tablonun da bir sanatkârı, bir ressamı var. Hiçbir şey kendi kendine
olamayacağı gibi, bu âlem ve içindeki değişimler de kendi kendine olmuyor, bir
idare eden, bir yöneten var. Sen, gördüğün bu nakışlardan Nakkaş’ına yönel!
O’nu düşün! Bil ki, bunca güzelliği gözler önüne seren sanatkâr, kendini
tanıtmak ve bildirmek için bütün bunları gerçekleştiriyor. Gölgelerden hakikate
yönel, sen solmayan, ebedi bir baharın taliplisi ol.” der.
Tefekkür mevsimi
Kâinat, baştan başa büyük bir kitap hükmünde. Bahar
mevsiminde ise her harfi ayrı bir renkte karşımıza çıkarılmış ki,
dalgınlığımızdan, gafletimizden uyanıp daha dikkatli bakalım, okuyalım,
anlayalım diye. Bu anlamda Nabi’nin güzel bir beyti vardır, der ki: “Bir kitabullahı
a’zamdır ser-â-ser kâinat / Hangi harfi yoklasan manası hep Allah çıkar.”2
Yaratılmış her nesneye, her varlığa ibret nazarıyla baktığımız takdirde,
gözümüz kör değilse, aklımızdan şüphemiz yoksa Yaradan’ı göreceğiz, O’nu
bulacağız. Kâinat; büyük, muazzam bir kitapsa okunması gerekiyor. Bir yaprağın
kenarındaki kıvrım, ortasındaki damarlar, çiçek açmış kiraz ağacı, gökte
gülümseyen yıldız, yerde gezen karınca, her çiçeği
ayrı renge boyayan el, her bir meyveye ayrı tad, ayrı koku veren güç bu
okumalar sonucunda anlaşılacaktır.
Yaratılanların tamamı, üzerinde düşünülsün ve Yaradan bilinsin diye yaratılmış.
Diğer canlıların baktığı gibi bakamaz insan çiçeğe, yaprağa, ağaca… Sadece o
ağaçtan veya çimenden beslenen bir canlının bakışı olmamalı bir insanın
varlıklara bakışı. Şair Baki de: “Nazar-ı ibretle berg-i dırahtân-ı sebze bak/ Hüşyar
olana her varakı bir ceridedir”3 diyor. O yeşil yaprakların her biri, bir
gazete, bir kitap hükmündedir. Oku ve düşün dercesine arz-ı endam
ederler karşımızda.
Bahar mevsimi tefekkürün de mevsimi aynı zamanda. Gözlere parmağını
sokarcasına, “seyret ve düşün” diyor, her bir çiçek, ağaç ve üzerine basıp geçtiğimiz
toprak. O ki bizleri Rabbimize yaklaştıracak en güzel ibadet şekillerinden
biridir. Öyleyse kalbimizdeki pası bahar yağmurlarıyla yıkamaya çalışarak,
gözlerimizdeki kalın perdeyi ılık rüzgârlarla uzaklara savurarak, eşya ve
varlıkları “gönül gözü”yle seyrederek kâinatı ve nesnelerin varlık sebebini
anlama çabası içinde, Allah Tealâ’nın eşyadaki tecellilerini okumaya ve
onlardaki hikmeti kavramaya gayret etmede baharı bir vesile yapalım.
Unutmayalım ki, “Bir saat tefekkür etmek, bir sene ibadetten daha
hayırlıdır.”
Bu güzel ibadet için her zaman fırsat var fakat bahar mevsimi, kör olan
gözleri, sağır olan kulakları, katılaşmaya yüz tutmuş yürekleri bile halden
hale çevirmeye yetiyor. İnat edip kaçmadıkça, gözlerimizi yummayıp,
kulaklarımızı tıkamadıkça kokusu, rengi, sesi… bütün
güzelliğiyle bizi bu güzel dünyanın içine çağırıyor. “Düşünmez misiniz? Akletmez
misiniz? Yaşadığınız kâinata bakıp fikretmez misiniz?”
1. Aşkla sarhoş bir şekilde alemin suretlerindeki nakışlara baktık ve her birinden
farklı hikmetler çıkarıp farklı bir göz ile seyredip geçtik.
2 Kâinat, baştan
başa Allah’ın büyük bir kitabıdır. Hangi harfini yoklasan manası hep
Allah çıkar.
3 İbret nazarıyla ağaçların yapraklarına
bak! Akıllı olana, o yaprakların her biri, bir gazete ve kitap hükmündedir.