Avrupalı
tarihçiler Osmanlı Medeniyeti’nin Avrupa tarihine etkilerini ortaya koymada son
derece cimridir. Ama artık bu tutum da sürdürülebilir olmaktan çıkmak üzere.
Aslında bir zamanlar Avrupa’daki Osmanlı algısına dair bugüne dek uzanan o
kadar canlı kanıtlar mevcuttur ki, bunları görmezden gelmek imkansızdır.
Avrupalı tarihçiler Osmanlı Medeniyeti’nin Avrupa tarihine etkilerini ortaya
koymada son derece cimridir. Ama artık bu tutum sürdürülebilir olmaktan çıkmak
üzere. Aslında bir zamanlar Avrupa’daki Osmanlı algısına dair bugüne dek uzanan
o kadar canlı kanıtlar var ki, bunları görmezden gelmek imkansızdır.
Garip bir isyan
hikâyesi
Sene meçhul… Muhtemelen Osmanlı ordularının Viyana önlerinde gözüktüğü yıllar.
Osmanlı tehlikesini o ana kadar fazla önemsememiş Batı Avrupalılar artık
tehlikenin yaklaştığını hissetmişler ve harekete geçmişlerdir. Yüzyıllardır
Avrupa köylüsünün emeğini sömüren kilisenin önderliğinde, Osmanlılar’a karşı
koymak için halktan ek vergi toplanmaya başlanmıştır. Bu maksatla Belçika’nın Faymonville
köyüne gelen tahsildarlar ummadıkları bir tepkiyle karşılaşırlar. Köylüler bu
kampanyaya iştirak etmeye hiç de hevesli değillerdir ve kesin bir ret cevabı
verirler. Bu olaydan sonra Faymonville ahalisi “Hıristiyanlık aleminin düşmanı ve barbar Türklerin dostu” ilan edilir.
Ama Faymonville ahalisinin bu durumdan dolayı paniğe kapıldıklarını gösteren
hiçbir alamet yoktur. Aksine, bundan böyle kendilerinin “Türk” olduklarını ilan
ederler ve baskılar artınca da geri adım atmak bir yana, işi daha da ileri
götürerek kiliseye toplanmak için çan çalmak yerine kendilerince
ezan benzeri bir çağrı yapmaya başlarlar.
Faymonville ahalisinin kendilerini neden “Türk” ilan ettiklerine dair başka
rivayetler de vardır. Ne var ki rivayetlerin tümünün ortak noktası Faymonvilleliler’in,
diğer hıristiyanların iştirak ettiği süreçlere katılmayıp bundan dolayı
dışlanmaları, karşılık olarak da tepkilerini kendilerini “Türk” ilan ederek
göstermiş olmalarıdır. Bugün köy meydanında Türk bayrağı dalgalanmakta ve
binaların duvarlarına işlenmiş ay-yıldız figürleri göze çarpmaktadır. Köy
ahalisi karnavallara Türk bayrağı ve kendilerince ürettikleri geleneksel Türk
kıyafetleriyle katılmaktadırlar.
Bir Osmanlı
askerinin arkasında
Sene 1683… Osmanlı orduları Viyana kapılarından ikinci kez geri dönmek zorunda
kalmıştır. Kaybedilen savaşın ardından yaralı bir yeniçeri, her nasılsa
kendisini İtalya’nın Avusturya sınırına yakın bir dağ köyü olan Moena’da
buluverir. Köylüler bu garip kıyafetli davetsiz misafirin iyileşmesi
için ellerinden geleni yaparlar. Bu çabaları köylerinin tarihi adına yeni bir
başlangıç olacaktır. Adamın bir Osmanlı askeri olduğunu anladıklarında ismini
de yakıştırırlar; “Il Turco”... Il Turco kendine gelmiştir ve anlaşılan artık
bu köyden ayrılmaya da hiç niyeti yoktur. Moenalılar köylerinden bir kızı
Yeniçeri’ye nikahlamakta sakınca görmezler.
Bir süre sonra köyün bağlı olduğu dükalıktan bir memur o yılki vergileri
toplamaya gelir. Ne var ki köyden istenen vergi son derece yüksek miktardadır
ve köylüler büyük bir karamsarlığa kapılırlar. Ama “Il Turco”nun dükalığın
zulmüne boyun eğmeye hiç niyeti yoktur. Vergi memuru, daha önce rastlamadığı bu
garip yabancının meydan okuması karşısında eli boş geri döner. Ahali “Il Turco”nun
arkasındadır ve köy bir daha rahatsız edilmez.
Gerçek hikâyenin ne kadarı bu anlatılanlara uygundur bilemeyiz. Moenalılar ise
buna inanıyorlar. Bizim inanmamamız için de şimdilik bir sebep görünmüyor.
Bugün köy meydanına “Il Turco”nun bir büstü bulunuyor ve gönderde dalgalanan
bayrak da İtalyan değil Türk bayrağı. Zaten köyün diğer bir ismi de “
Bu noktada hatırlamakta fayda var ki yukarıdaki olayların geçtiği dönemlerde
Avrupa Hıristiyanlarının zihninde “Türk” kavramı, “Müslüman” kavramı ile aynı
şeyi ifade etmekteydi. Öyle ki ihtida eden bir Hıristiyan’a “Müslüman oldu”
yerine “Türk oldu” deniliyordu.
Uzaklardan
yetişen cömert el
Üçüncü durağımız çok daha uzaklarda, İrlanda’dadır. Drogheda kasabasının Osmanlılar’la
ilişkisi daha yakın bir döneme dayanır. 19. yüzyılın ortalarına doğru kıtlık
İrlanda’yı fena halde vurmuş ve bir milyon kadar İrlandalı ölürken, yüz
binlercesi göç etmek zorunda kalmıştır. Geride kalanlar ise kendilerine
uzanacak bir
yardım eli beklemektedirler.
Bu yardım elinin normal şartlar altında İrlanda topraklarının sahibi olarak
İngiliz kraliçesinin eli olması gerekmektedir. Ne var ki kraliçe Victoria’nın
eli bu gibi konularda fazla açık değildir ve işi iki bin sterlinle geçiştirmek
ister. İrlanda’daki açlık diğer Avrupalı “büyük” devletleri ise hiç
ilgilendirmemektedir.
Ama cömert bir el çok uzaklardan İrlanda’ya uzanacaktır. Sultan Abdülmecit,
açlıktan kırılan İrlandalılar’a kraliçe Victoria’nın münasip gördüğünün beş
katı para göndermeyi teklif etmiştir. On bin sterlinlik bu yardım teklifinin
İngiliz kraliçesinin sinirlerini bozduğu muhakkaktır. Victoria’nın ve
İngiltere’nin prestijini alt üst edecek bu meblağ
İngiliz diplomatları tarafından “makul” bir seviyeye, kraliçeninkinin yarısı
olan bin sterline indirilir. Para yardımının yanında Osmanlı devletinin
sağladığı beş gemi yükü tahıl Dublin limanına yanaştığında ise İngilizler her
nedense bu gemileri limana sokmazlar. Ama gemiler bir şekilde yanaşıp yüklerini
boşaltacakları bir liman bulurlar. Bu liman İrlanda’nın Drogheda limanıdır.
İrlandalılar, kendilerini sevince ve minnettarlığa boğan bu yardım için Sultan
Abdülmecit’e şöyle bir teşekkür mektubu gönderirler: “Aşağıda
imzaları bulunan biz İrlanda asilzâdeleri,
beyefendileri ve sâkinleri, Majesteleri tarafından, acı çeken, kederli İrlanda
halkına gösterilen cömert hayırseverlik ve alakaya en derin minnetlerimizi
saygıyla takdim eder ve onlar adına Majesteleri tarafından İrlanda halkının
ihtiyaçlarını karşılamak ve acısını dindirmek üzere cömertçe yapılan bin
sterlinlik bağış için teşekkürlerimizi arz ederiz”.
İrlandalılar bu yardımı unutmayacaktır. Bugün halihazırda
amblemini ay ve yıldızın süslediği Dorogheda Belediyesi tarafından, kasabanın
eski belediye binasına bir şükran plaketi çakılmıştır. Yine amblemi ay ve
yıldızdan müteşekkil bulunan Drogheda United futbol takımı, renkleri
kendisi gibi bordo-mavi olan Trabzonspor ile kardeş takımdır.
O zamanlar müslüman
denince
Bütün bu olaylar ilginçtir. Ama bizi esas ilgilendiren şey, ilginç olmalarının
ötesindeki daha derin anlamlarıdır. İlk iki olayda, bahsi geçen dönemlerde
Osmanlı ve Türk denince Avrupalı’nın zihninde ve yüreğinde uyanan caydırıcı
etkiyi sezmek hiç de zor değildir. Özellikle Faymonville ahalisinin Hıristiyan
dünyasının tam ortasında ve Osmanlılar tarafından kendilerine yardım edilmesi
söz konusu değilken, çevrelerine “Türk” kimliğine sığınarak meydan okumaları ve
bu hamlelerinin de tutmuş olması çok dikkat çekicidir.
Bu Osmanlı ve Türk imajının bugün hâlâ yıkılmadığı, yaşlı bir Faymonvilleli’nin
İkinci Dünya Savaşı’nda Belçika’ya giren Alman ordularının köy meydanındaki
Türk bayrağını görerek hiçbir şey yapmaksızın uzaklaştıklarını ve bunun
sebebinin de ‘korkmaları’ olduğunu iddia etmesinden anlaşılmaktadır. Gerçek
elbette bu değildir ama işin bizi ilgilendiren tarafı, yaşlı Belçika köylüsünün
zihnini terk etmeyen Türk imajıdır.
Moenalılar ise aynı şekilde belki de daha önce akıllarının ucundan bile geçmeyen
bir şeyi yapmış ve köylerine gelen “Il Turco”nun arkasında durarak bağlı
oldukları dükalığa meydan okumuşlardır. En azından bugünkü Moenalılar böyle
inanmaktadırlar. Ama bu “korku” imajının arkasında daha da derin bir gerçeklik
yatmaktadır.
İlk iki olayda bu gerçeklik çok çarpıcıdır. Gerek Faymonvilleliler ve gerekse Moenalılar’ın
“Türk” imajına sığınarak başkaldırmaları, kendilerine karşı yapılan
adaletsizliğe bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Aslında sığındıkları şey salt
“güç” değil, “adalet üreten güç”tür. Osmanlının Hıristiyan dünyasına meydan
okuması Avrupalının zihninde kendi sahip olamadıkları bir adaletin gücünün
tezahürü olarak algılanmaktadır. Özellikle Faymonvilleliler’in Hıristiyan
dünyasının orta yerinde kiliseye karşı kendi haklarını savunmak için Osmanlı ve
Türk kimliğine sığınmış olmaları dikkat çekicidir.
Hiç kimsenin zulme karşı mücadele ederken gücünü daha zalim bir kimlikten
alması ve kendisini bu kimlikle özdeşleştirmesi düşünülemez. Kilisenin
kendilerini “barbar Türk”le korkutan propagandası, hayatlarında tek bir müslüman
bile görmemiş Belçika köylüleri tarafından yerle bir edilmiştir. Belki de Faymonvilleliler
“adaletin korku salan yönünün” kilise babalarının da kalbine korku salacağını
hesap etmişlerdir.
Belki de bu ilginç olaylardan çıkarmamız gereken en dikkat çekici sonuç,
kalplere korku salanın kılıç ve palabıyık değil “adalet” olduğudur. Hangi aklı
başında müslüman adaleti bir ayrıntı olarak görmekteyken kalplere korku salmayı
umabilir?