Psikopat
Krizi’nden 29 Mart’a Politikacılarımızın Seviye Kaybı
Yıl 1947. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bütçe görüşmeleri yapılmaktadır.
Demokrat Parti (DP) adına konuşan Adnan Menderes, Cumhuriyet Halk Partisi’ne
(CHP) yönelik çeşitli eleştirilerde bulunur. Tüzük gereği, müzakerelerin
tamamlanmasından sonra son konuşmayı Başbakan yapacaktır. Fakat partisine
yönelik eleştirilere tahammül edemeyen dönemin CHP’li Başbakanı Recep Peker,
müzakerelerin tamamlanmasını bile beklemeden 6. oturumda kürsüye çıkar ve Adnan
Menderes’in sözlerini, ‘kötümser, psikopat, mariz (hastalıklı) bir ruhun’
ifadesi olarak tanımlar. Ve ne olduysa bu sözlerden sonra olur. Zira “psikopat”
kelimesi o güne değin yaygın kullanılmayan, haliyle siyasetçilerimizin dahi
yabancısı olduğu bir kelimedir. Ve bu kelime DP’li milletvekilleri tarafından
“pis köpek” olarak anlaşılmış ve kıyamet de bu yüzden kopmuştur.
DP’li milletvekilleri, Başbakan Recep Peker’e yüklenerek, “Bu laflar bir
Başbakan’a yakışır mı? Pis köpek ne demektir? Böyle hakaret olur mu? Bu ne
seviyesizliktir!” diyerek durumu protesto ederler. Başbakan Recep Peker, “pis
köpek” demediğini, “psikopat” dediğini belirtse de, vaziyeti kurtarmaya yetmez.
Zira psikopat kelimesinin anlamı da pek iç açıcı değildir.
Protestolarını sürdüren Celal Bayar önderliğindeki DP’li milletvekilleri, grup
halinde önce toplantı salonunu, sonra da TBMM’yi terk ederler. Protestolarını
daha da ileri götüren milletvekilleri, halkın desteğini de alarak 18-28 Aralık
günleri arasında Meclis toplantılarına da katılmazlar. Zaten olaylı geçen ‘1946
Genel Seçimleri’ sebebiyle kavgalı olan bu iki parti arasındaki
anlaşmazlıklara, siyasi tarihimize “psikopat krizi” olarak geçen bu olay da
eklenince, Meclis çalışmaz hale gelir ve ülke 7 ay sürecek uzun bir siyasi
krizin içine girer.
Bu süreçte DP’li milletvekillerinin ve halkın CHP’ye yönelik tepkisi, bu
partinin ileri gelenleri arasında büyük bir endişeye sebep olur. Durumu bir an
önce toparlamak isteyen CHP yönetimi, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün partiler
üstü konumundan medet umar. İsmet İnönü, 12 Temmuz 1948’de “iktidar ve
muhalefete eşit mesafede duracağını ve aralarında uzlaşma sağlamayı
hedeflediğini” belirten bir beyanname yayımlayarak, iki partinin önde
gelenlerini Çankaya Köşkü’nde toplayıp, bu kriz durumuna son verir.
Türk siyasi hayatında seviyenin bu derece düşmesi açısından bir ilk olan
“psikopat krizi”, 7 ay sonunda tatlıya bağlansa da, onca ay içerisinde iç ve
dış politikaya sarf edilmesi gereken ülke enerjisi, üslupta seviye sorununa
kurban gitmiştir. O günleri yaşayanlar, böyle bir seviyesizliğin ve krizin ülke
için ilk ve son olmasını temenni etmişlerdir hiç şüphesiz.
Fakat o günden bu yana geçen 62 yıl gösterdi ki, bu seviyesizlik son bulmadığı
gibi günden güne de arttı. Bu türden üslupsuzluk ve düzeysizlik halleri,
maalesef özellikle geride bıraktığımız “29 Mart Yerel Seçimleri” öncesi tam
anlamıyla alışkanlığa dönüştü. Rakip parti yetkililerinin ve belediye başkanı
adaylarının birbirleri için sarf ettikleri kimi kelimeler, millet karşısında
konuşmanın nezaketine uymadığı gibi toplumun ahlâkî değerleriyle de çelişti.
Oysa politikacılar, bulundukları makamlarda temsil ettikleri halk kitlelerinin
sözcülüğünü yapmak, onların beklentilerine uygun politikalar üretip, halka
hizmet götürmek için varlar. Fakat bazı politikacılarımız bu gerçeği unutmuş ya
da toplumun kendilerinden daha farklı talepleri varmış gibi bayağılaşmayı
normal görebiliyor. Toplum da bu rekabette bilgisine, irfanına, edebine
güvendiği liderlere destek veriyor.
İnsan sormadan edemiyor: Yöneticilerinin birbirine karşı son derece sevgisiz,
saygısız, seviyesiz davrandığı bir toplumda, işler nasıl düzgün gider?
Politikacılarımız bu ülkeye hizmet etmek, güzel yarınlar inşa etmek
istiyorlarsa, önce kendilerine çeki-düzen vermeliler. Unutulmamalı, balık her
zaman baştan kokuyor!
Üstüne Oturulan Bir Nesne Olarak Kitap
Tarih kitaplarının dediğine göre, Sümerlerin M.Ö. 3000 yılında çivi yazısını icat
edip kullanmalarıyla birlikte, ilk kitaplar da yine bu dönemde yazılmaya
başlandı. Fakat o dönemde kitaplar bugünkü gibi kağıtlara yazılmıyordu,
ciltlenemiyordu. Çünkü kağıt yerine, bildiğimiz kiremite benzer kil tabletler
kullanılıyordu. Yaşken yazılan bu tabletler ateşte pişirilerek kalıcı hale
getiriliyordu. Enden ve boydan bayağı büyük, son derece ağır olan bu tabletler,
kağıdın icat edilip kullanılmaya başlanmasına kadar varlıklarını devam
ettirerek, tüm insanlık için önemli bir kültür hizmetinde bulundular.
Kilden yapılmış bu tür kitapların bir tanesine bile sahip olmanın bir ayrıcalık
olduğu dönemlerden birinde, bir adam hayli yüklü de bir bedel ödeyerek kilden
yapılmış bir kitaba sahip olur. Akşam evine geldiğinde kitabı yerinde bulamayan
adam, kitabının kırılmış ya da çalınmış olabileceği endişesine kapılır. Fakat
çok geçmeden öğrenir ki; karısı ne işe yaradığını bilmediği tableti evdeki
büyük küplerden birine kapak yapmıştır. Adam bu duruma sinirlense de, olan
olmuş, o değerli tablet bir küp kapağı olmaktan kendini kurtaramamıştır.
Bu olayla ilgisi var mı bilinmez ama kitaplar için “küp kapağı” deyimi Osmanlı
döneminde de kullanılmıştır. Sahaflar, hacimli kitapları anlatmak için bu
yakıştırmayı kullanmışlardır. Halen birçok sahaf bu sözü kullanmaya devam
etmektedir.
Geçtiğimiz ay Türk medyasında yaşanan bir olay, bu tarihi olayı bir kez daha
anımsamamıza sebep oldu. Ülkemizin önde gelen mankenlerinden biri, bir yığın
kitabın üzerine oturarak, gülücükler eşliğinde pozlar vermiş. Birçok kişi tarafından
kitaba yapılmış bir terbiyesizlik olarak nitelenen ve oldukça tepki çeken bu
olay, bize de bazı şeyler söyleme ihtiyacı hissettirdi.
Bizim tarihimiz boyunca kağıda ve kitaba saygı duyulmuştur. 16. yüzyılın meşhur
seyyah ve diplomatlarından Ogier Ghislain de Busbecq de “Türk Mektupları”
isimli kitabında bu hassasiyetimize değinmiş ve konu hakkında şu anlamlı
sözleri sarf etmiştir:
“Türklerin kağıda çok saygılı olduğunu öğrendim. Çünkü üzerine Allah’ın ismi
yazılabilirmiş. Bu yüzden yerde bir kağıt parçasının durmasına izin vermezler.
Nerede görürlerse, ayaklar altında sürünmesine meydan vermemek için hemen alıp
bir deliğe sokarlar.” *
O mankenin kitabın ne işe yaradığından ve bu tarihi hakikatlerden haberi olmasa
gerek. Tepki alacağını da hiç düşünmeden kitapların üzerine oturup bir gazeteye
kapak oldu. Ne diyelim, bu da bir kültür meselesi. Kimi insan amacına uygun
davranır, ilim irfan sahibi olmak için kitap okur, kimisi küp kapağı yapar,
kimi de ne işe yaradığını bilmez üstüne oturur!
* Ogier Ghislain de Busbecq, Türk Mektupları, Ark Yayınevi, İstanbul, 2002,
s. 33.