Taberî
ve İlim Arkadaşları
Muhammed İbn Cerir et-Taberî (ö.310/923), otuz ciltlik eşsiz “Camiu’l-Beyan”
tefsiri, kalın on ciltlik “Tarihu’t-Taberi” ve daha birçok kıymetli eserleriyle
tanınan, çok yönlü bilgi sahibi müçtehid alimlerimizdendir. Seksen altı yıl
yaşayan müellifin yetmiş yılda yazdığı eserlerin toplamı, ortalama günlük on
dört yapraktan 350 bin yaprak (yani 700 bin sayfa) tutarındadır. Bu da yaklaşık
iki bin civarında kitap demektir. Bu sebeple Taberî, İslâm tarihinde en büyük
müellif olarak kabul edilir.
İbn Cerir, çevresine Kur’an tefsiri yazma isteğini bildirince onlar bunun ne
kadar olacağını sormuşlar. İbn Cerir bunu otuz bin yaprak (altmış bin sayfa)
olarak düşündüğünü belirtince, arkadaşları (yazıp okumada) böyle bir eseri
tamamlamaya ömür yetmeyeceğini söylemişler, o da eserini onda bire indirerek üç
bin yapraklık meşhur tefsirini yazmıştır. Yine Adem Aleyhisselam’dan itibaren
kendi zamanlarına kadar otuz bin yapraklık bir tarih yazmak istediğini
söyleyince aynı itirazla karşılaşmış. O da “İnnâ lillah! İlim gayreti ölmüş!”
diyerek ünlü tarihini de tefsiri gibi onda bire indirip yazmıştır.
Zamanın büyük alimlerinden Muhammed İbn Cerir, Muhammed İbn İshak, Muhammed
el-Mervezî ve Muhammed er-Ruyanî, ilim yolculuğu münasebetiyle Mısır’da bir
araya gelmişlerdi. Bunların parası ve azıkları tükenerek muhtaç duruma
düşmüşler, yanlarında geçindirecek bir şey kalmamıştı. Bir gece toplanıp bir
eve sığındılar. Aralarında kura çekilmesi ve kura kime çıkarsa arkadaşları namına
halktan yiyecek istemesi üzerine anlaştılar. Çekilen kura Muhammed İbn İshak’a
çıktı.
Kurası çıkan şahıs, yiyecek arayışına çıkmadan önce arkadaşlarından izin alarak
nafile namazı kılmaya başlamıştı ki, Mısır valisi tarafından gönderilen bir
adam kapıyı çaldı. Kapıyı açtıklarında, oradakileri tek tek isimleriyle
çağırarak her birine içinde elli dinar (altın para) bulunan birer kese verdi.
Sonra da şu açıklamayı yaptı:
– Valimiz dün öğle uykusunda iken rüyasında kendisine şöyle söylenmiş:
“Övülmeye layık âlim Muhammedlerin açlıktan karınları sırtlarına yapıştı.”
Bunun üzerine bu keseleri gönderdi. Bir de yeminle sizin için söz verdi ki,
bunlar bittiği zaman ona haber ulaştırırsanız, size yine yardım edecek.
Hatib el-Bağdadî, Tarihu Bağdad, 2/160-163; Yakut el-Hamevî, Mu’cemü’l-Üdeba
(Beyrut 1991), 5/242-246; Şemseddin ez-Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ (Beyrut
1986), 14/270-271.
Eş’arî ve Üç Kardeş
Ehl-i Sünnet inancının iki büyük mezhebi Eş’arî ve Maturidî mezhepleridir.
Birincisinin imamı (öncüsü) Ebu’l-Hasan el-Eş’arî (ö.324/936), ikincisinin
imamı da Ebu Mansur Maturidî (ö.333/944) hazretleridir. Ebu’l-Hasan el-Eş’arî,
Mutezile alimlerinden Ebu Ali el-Cübbaî’nin talebesi olarak yetişmiş ve kelam
ilminde Mutezile’nin önde gelenlerinden biri olmuştu. Daha sonra Ehl-i Sünnet’e
dönmüştür.
İmam Eş’arî’nin Mutezile’den Ehl-i Sünnet’e geçmesine sebep olan iki hadise
kaynaklarda hikâye edilip anlatılmaktadır. Bunlardan birisi, Eş’arî’nin bir
Ramazan ayında birkaç defa rüyasında Rasulullah s.a.v. Efendimiz’i görerek,
kendisinden rivayet edilen ve hak olan Sünnet esaslarını desteklemesini emir
buyurmalarıdır. Hak mezhebe dönüşünün sebebi olarak anlatılan diğer mesele ise
“ihve-i selâse” denilen üç kardeş meselesidir.
Mutezile anlayışına göre, kullar için en iyi (aslah) olanı yapmak Allah Tealâ
için “vacip”tir. Ehl-i Sünnet inancında ise, hiçbir şey Allah için zorunlu
olamaz. O rahmet ve adaletiyle dilediği gibi yaratıp yönetme kudret ve
iradesine sahiptir. İmam Eş’arî bu esastan hareketle, Mutezile mezhebindeki
hocası Cübbaî’ye biri salih-mümin, diğeri kâfir ve üçüncüsü de henüz çocukken
ölen üç kardeşin ahiret hallerini sorunca aralarında şöyle bir konuşma geçmiş:
Cübbaî: – Mümin cennette, kâfir cehennemde, çocuk da selamette (ne cennet ne
cehennemde)dir.
Eş’arî: – Çocuk cennete gitmek isterse ona izin verilir mi?
Cübbaî: – Çocuğa bu izin verilmez. Ona denir ki: “Senin büyük kardeşin o büyük
dereceye çokça ibadetleri sayesinde ulaştı. Senin ise böyle ibadetlerin yok.”
Eş’arî: – Eğer küçük çocuk: “Ya Rabbi, bu işte benim kusurum yok. Sen beni
büyüyünceye kadar yaşatsaydın cennete götürecek ameller işlerdim.” derse ne
cevap verilir?
Cübbaî: – Allah ona der ki: “Sen yaşamış olsaydın günahkâr olup cehenneme
girecektin. Ben bunu bildiğim için senin hakkında daha iyisini gözeterek böyle
yaptım.”
Eş’arî: – Peki kâfir kardeş de: “Ey Allahım, onun halini bildiğin gibi benim
halimi de biliyordun. Niçin onun iyiliğini gözettin de benim iyiliğimi
gözetmedin” derse?
Cübbaî: – Sen aklını dağıtmışsın, vesveye tutulmuşsun!
Eş’arî: – Ben vesveseye tutulmadım, fakat üstadın diyecek sözü kalmadı. Bu
konuşmadan sonra Eş’arî Hazretleri, Ehl-i Sünnet çizgisine dönmüştür.
Vefayâtü’l-Âyan, 4/267-268; Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, 15/89; Taceddin
es-Subkî; Tabakâtü’ş-Şâfi’iyyeti’l-Kübrâ (Beyrut 1999), 2/252-258.
Şiblî’nin Malûm Olan Vefatı
Bağdat’ta yaşamış büyük velilerden Ebu Bekir Şiblî Hazretleri (ö.334/945),
Malikî mezhebine mensup alim sufilerdendi. Zamanında İbn Beşşar namında etkili
biri vardı. Halkın Şiblî ile buluşup konuşmasını engellemeye çalışırdı. Bir gün
Şiblî Hazretleri’ni imtihan için yanına gelen İbn Beşşar ona sordu:
– Söyle bakayım, beş deveden ne kadar zekât gerekir?
Şiblî Hazretleri bir şey söylemeden sükût etti. Öbürü ısrar edince:
– Beş deve karşılığında şer’an vacip olan zekât -size göre- bir koyundur. Fakat
bize göre doğru olanı Allah yolunda hepsinin verilmesidir, dedi.
– Bu hususta delil olarak uyduğun bir rehberin var mı?
– Var elbette. Rehberim Ebu Bekir Sıddîk r.a. Hazretleri’dir. O bütün malını
Allah yolunda ortaya koymuştu da, Rasulullah s.a.v. ona ailesine ne bıraktığını
sorunca: “Allah ve Rasulü’nü bıraktım” demişti.
Bu sözleri duyan İbn Beşşar dönüp gitmiş ve bundan sonra kimsenin Şiblî
Hazretleri’yle görüşmesine karışmamıştır.
Şiblî Hazretleri ömrünün son günlerinde hasta iken, cuma günü hastalığı biraz
hafifleyince, hizmetinde bulunan Bükeyr Dineverî ile camiye gitmeyi
arzulamıştı. Onun desteğinde camiye doğru yürürlerken karşıdan gelen birisiyle
karşılaşmışlar. Şiblî Hazretleri arkadaşına:
– Bükeyr! Yarın şu şahısla benim bir işim olacak, demiş.
Sonra gitmişler ve namazı kılıp dönmüşler. Ebu Bekir Şiblî Hazretleri o gün
biraz yemek yemiş ve gecesinde vefat etmişti. “Falan yerde cenaze yıkayan salih
bir adam var” demişler ve sabah erkenden yol gösterip Bükeyr’i oraya
göndermişler. Adam yavaşça kapıyı çalıp selam verince içeriden, “Şiblî mi
öldü?” diye sorulmuş. Bükeyr, evet cevabını verdikten sonra evden çıkan şahsın
dünkü şahıs olduğunu görmüş. Şaşkın bir ifadeyle “lâ ilâhe illallah” deyince adam
da: “Lâ ilâhe illallah, neden bu şaşkınlık?” demiş. Bükeyr merakla sormuş:
– Dün seninle karşılaştığımız sırada Şiblî bana “yarın şu şahısla benim bir
işim olacak” demişti. Allah hakkı için söyle, Şiblî’nin öldüğü sana nereden
malum oldu?
– Hey aptal! Bugün benimle bir işi olacağı Şiblî’ye nereden malum olmuştu?
(Bana da öyle malum oldu) cevabını almış.
Abdülvehhab eş-Şa’ranî, et-Tabakâtü’l-Kübra (Beyrut 1997), s. 150; Tarihu
Bağdad, 14/398; Tabakâtü’l-Evliya, s. 212.