Dünyanın geçici
makamlarını elde etmek için mi koşturup duruyoruz, yoksa Kur’an’da (Sâffât, 60)
“fevz’ül-azîm” denilen “en büyük kazanç” için mi?
Bu dünyadaki kurtuluşu mu istiyoruz, ahiretteki kurtuluşu mu?
Eğer ahireti, Allah’ın mükafatını, ebedî mutluluğu talep ediyorsak, ki öyle
olması gerekir, o zaman ancak “nefsinin hırs ve tamahkârlığından korunabilmiş
kimselerin felaha erecekleri” (Haşr, 9) gerçeğini unutmamak gerekiyor.
Büyüklerimiz der ki; “Hac farizasını yerine getirirken Mina’da zahiren
cemeratta atılan taşların asıl hedefi, içimizdeki şeytan olmalıdır.” Çünkü
“şeytan, kanın damarlarda dolaştığı gibi dolaşır durur insanın içinde”. Onun
böyle rahatça cirit atmasına izin verilirse eğer, nefsin bütün kötülüklerini,
bütün zaaflarını toplar, kalbe doldurur. Artık kalp, kalp olmaktan çıkmış;
vücut ikliminin başkenti şeytanın eline geçmiştir.
Şeytanın istilasına uğrayan bir kalpte kibir vardır, haset vardır, öfke vardır,
riya vardır, ucb (gurur) vardır, hubb-ı câh (makam sevgisi) vardır, hubb-ı
dünya (mal ve dünyalık sevgisi) vardır. Bu yedi kötü huyla yedi başlı korkunç
bir ejderha gibi kalpte hüküm sürer şeytan.
Mina’da şeytan taşlanırken her seferinde yedi tane taş atılması bundandır.
Hubb-ı câh nedir?
Hubb-ı câh, şeytanın kalbe bulaştırdığı bu yedi hastalığın en masum görüneni,
en sinsi ve hızlı büyüyeni, bu nedenle de galiba en tehlikelisi. Kabaca “makam
sevgisi” diye çevrilen hubb-ı câh’taki “câh”, aslında “dünyevî menfaat,
üstünlük ve itibar, insanların teveccühüne mahzar olmayı sağlayan şey”
demektir. Böyle bir itibar genellikle idari, siyasi, ilmi bakımdan yüksek bir
mevkide bulunmakla kazanıldığından, câh, zamanla “mevki, makam, rütbe” anlamına
kullanılır olmuştur. Nitekim bazı kaynaklarda hubb-ı câh yerine, “yönetme, baş
olma, liderlik tutkusu” anlamına gelen “hubb-ı riyâset” tabiri tercih edilir.
Bu tabirlerdeki “hubb” kelimesiyle de “bir şeye ölçüyü kaçıracak tarzda
ihtirasla yönelme”nin kastedildiğini söyleyip hubb-ı câh’ı şöyle tanımlayalım:
Sırf insanlar nazarında itibar kazanmak, uhrevî olmayan menfaatler elde etmek
için bir mevki ya da makama gelmeyi istemek, bunun için her yolu mübah görmek.
Hubb-ı câh, “zühd” dediğimiz, “insanı Allah Tealâ ile meşgul olmaktan alıkoyan
her şeyi terk etme hal ve kararlılığı”nın tam tersi bir tutum kısaca. Hem fert
hem toplum için büyük tehlike. Fakat insanları hayatın bir mücadele olduğuna
inandırıp “dünyadan ne koparırsam o kârdır” düşüncesiyle birbirine rakip kabul
ettiren modern anlayış, bu hastalığı bırakın bir tehlike saymayı, meziyet gibi
gösteriyor.
Bir kalp illeti
Hz. Peygamber s.a.v., iki kişi bile olsak, birimizin yönetme sorumluluğunu
üstlenmesini tavsiye etmiştir. Küçük büyük bütün toplumlar bir
yönetilen-yöneten, ast-üst hiyerarşisine dayanmak durumundadır. Toplumsal
yapılanmada görev, yetki ve sorumlulukların zorunlu kıldığı farklı mevkiler
vardır.
Kaçınılmaz olarak birileri bu mevki ve makamlarda görev yapacaktır. “Bu
birileri niçin ben olmayayım..” diye düşünebilir insan. Kendini bir makama daha
layık görebilir, diğer insanlardan daha iyi hizmet vereceğini zannedebilir.
Fakat makam taleplerinin arkasında kendini başkalarından üstün görme,
bencillik, takdir edilme duygularının yahut çıkar sağlama, şöhret ve daha rahat
yaşama niyetinin olması da mümkündür. Hatta kişi bu süflî duygu ve hesapların
farkında bile değildir çoğu zaman.
İşte bu yüzdendir ki hubb-ı câh denilen kalp illeti ince bir meseledir. Fıtrî
bir duyguyu, mükemmelleşme arzusunu istismar eder. Masum görünür ama çok
tehlikelidir. Diğer manevi kalp hastalıklarının artmasına sebep olacak bir
potansiyeli vardır çünkü.
“Edhemliğe” Talip Olmak
Kasas suresinin 79 ile 80. ayetlerinde, serveti, mevki ve imkânları dolayısıyla
kendisine imrenilen Karun, ihtişam içinde kavminin karşısına çıktığında, onu
gören insanların iki farklı tutumu aktarılır. Bir kısmı “Keşke Karun’a
verilenlerin benzeri bizim de olsaydı” diye iç geçirir. Bunlar “dünya hayatını
arzulayanlar”dır. “Kendilerine ilim verilenler” ise “Allah’ın mükafatını
daha üstün” tutanlardır. Bu mükafatı dünyalığa yani Karun’un konumunda olmaya
tercih ettiklerini “imanlarını koruyup salih ameller işlemek” suretiyle ortaya
koyanlardır.
Esas mesele budur. Dünyanın geçici makamlarını elde etmek için mi koşturup
duruyoruz, yoksa Kur’an’da (Sâffât, 60) “fevz’ül-azîm” denilen “en büyük
kazanç” için mi? Bu dünyadaki kurtuluşu mu istiyoruz, ahiretteki kurtuluşu mu?
Eğer ahireti, Allah’ın mükafatını, ebedî mutluluğu talep ediyorsak, ki öyle
olması gerekir, o zaman ancak “nefsinin şuhhundan (hırs ve tamahkârlığından)
korunabilmiş kimselerin felaha erecekleri” (Haşr, 9) gerçeğini unutmamak
gerekiyor.
Kaldı ki Allah’tan ve O’nun rızasından gayrısına rağbet, rağbet edilen şey ne
kadar büyük ve yüksek görünürse görünsün insan için tenezzüldür. Mümin,
“maksudum Allah, talebim O’nun rızasıdır” diye diye ulaşılan takvanın en üstün
makam olduğunun farkındadır. Allah indinde firavunların, karunların,
kisraların değil, İbrahim Edhemlerin makamının yüksek olduğunu bilir;
taca tahta meyletmez.
Peşin olanı sevmek
Olması gereken budur ama olan genellikle Kıyamet suresinin 20 ve 21.
ayetlerinde ifade buyurulduğu gibidir maalesef. “(Ey insanlar!) Gerçek şu ki
siz peşin olanı (hazırda bulunanı, çarçabuk geçecek dünya hayatını ve
nimetlerini) seviyorsunuz da ahireti bırakıyorsunuz”.
Dünya sevgisi, hırs, riyaset tutkusu, insanı dünyevî makamlara yükseltirken,
çoğu zaman sahip olduğu en yüksek makamdan, “yaradılmışların en şereflisi”
mevkiinden indiriyor oysa. Allah’ın yeryüzündeki halifeliğinden alıyor,
nefsinin ve şeytanın oyuncağı haline getiriyor onu. Meşhur hikâyede anlatıldığı
gibi mevki, makam, rütbe sahibi oluyor belki ama “adam” olamıyor ya da
âdemiyetini kaybediyor.
Çünkü insan bir makama sahip olmak için, sahip olduğu mevkiini korumak için
yahut daha yukarılara çıkmak için türlü ayak oyunları yapabiliyor, yalan
söyleyebiliyor, olduğundan farklı görünmeye çalışabiliyor. Artan meşguliyeti,
kulluk vazifelerini ihmale hatta büsbütün terk etmeye sebep olabiliyor.
Yakalandığı şöhret afeti benliğini kabartıyor. Övülmekten hoşlandıkça feraset
ve basiretini kaybediyor; hak ve bâtılı seçemez, günahlarını göremez hale
geliyor.
Hele bir de bulunduğu makamın gerektirdiği niteliklerden yoksunsa, böylece
zulmettiği insanların âhını almakla kalmıyor, sonunda mutlaka rezil rüsva olup
ayrılıyor. Yetmiyor, o makamı bıraktıktan sonra da iyi hatırlanmıyor,
hakaretlerle anılıyor.
Sürüye salınan kurt
Bulunulan veya arzulanan bir makam, bütün bunlara yol açabilecekse,
zannedildiği gibi her zaman bir güç ve mutluluk vasıtası olmayabiliyor demek
ki. Öte yandan makam sevgisi ve bu uğurda girişilen mücadele sadece kişinin
kalbini öldürmüyor, toplumu da bozulmaya doğru yönlendiriyor. Kamplaşmalar,
suçlamalar, dedikodular, yalanlar, iftiralar.. kardeşliği, karşılıklı sevgi ve
saygıyı yok ediyor. Onun için Efendimiz s.a.v., kişinin mal, mülk, makam,
şeref, itibar hırsıyla dine ve ümmete verdiği zararın “bir sürüye salınan iki
aç kurdun, sürüye verdiği zarardan daha büyük” olduğunu söylemiştir.
Başka bir hadislerinde de yukarda zikrettiğimiz Haşr suresi 9. ayetinde geçen
ve aşırı hırs, tamahkârlık, başkalarının elinde olana göz dikmek, kıskançlık
anlamlarını içeren “şuhh” kavramına dikkat çekerek; “Şuhh’tan sakının, çünkü
şuhh sizden evvelkileri helâk etmiştir. Onlar (bu yüzden) birbirlerinin
kanlarını döktüler ve haramları helâl saydılar.” buyurmuştur.
Nisa suresinin 32. ayetinde kadın erkek farkı ve miras paylaşımı sadedinde
ifade buyurulan “Allah’ın bazılarınıza diğerinden fazla verdiği şeyleri (hırs
ve hasetle) temenni etmeyin.” ikazına uymayınca aile içinde çatışma kaçınılmaz
olur. Tıpkı bunun gibi, Allah Tealâ’nın takdir ettiği fıtrî farklılıklara rıza
göstermeyen, ehliyet ve liyakati olsun olmasın her makama talip olan kişi ve
grupların bulunduğu toplumlarda da çatışma çıkar.
Zor sorular
Özetle mümin, insanlar nezdinde değil Allah katında itibarlı olmaya meyleder.
Dünyalık makam peşinde koşmaz. Peygamberimiz s.a.v.’in “Bir topluluğun
efendisi, onlara hizmet edendir.” hadisi mucibince efendiliği, izzet ve şerefi
makamda değil hizmette arar. İnsana hizmetin Rabbimizin muradı ve belirlediği
sınırlar dahilinde yapılması gerektiğini de, bunun için mevki ve makamın şart
olmadığını da bilir.
Peki bu tavır, her halükârda dünyalık mevki ve makamlardan kaçınmayı mı
gerektirir? Her makam isteği hubb-ı câh mıdır? Hakkını vereceğimize inansak
bile bir makama talip olamaz mıyız? Toplumsal yapıda hemen her alanda zorunlu
olarak makamlar silsilesi bulunduğuna, bu makamların mutlaka birileriyle
doldurulması gerektiğine göre, bizim sakınmamız ehil olmayanlara fırsat vermez
mi? Maksat hizmetse yüksek bir mevkiye gelerek, iktidar olarak bu hizmeti daha
iyi göremez miyiz?
Bu soruların cevabı sanıldığı kadar kolay değil. Birtakım kayıt ve şartları
var. Elbette bir makamın hakkını verebileceğimizi düşünmek hubb-ı câh olmaz.
Elbette iktidar daha çok hizmete vesiledir. Makamı hedef kabul etmek başkadır,
vesile saymak başka. Tevazuyu, adaleti elden bırakmayacak, kulluğumuzu
aksatmayacak, meşru hedefler için çalışacaksak, bir makama getirilmekte beis
yok. Fakat özelikle kişinin bir makamı kendiliğinden talep etmesi azimet ve
ruhsat çerçevesinde ihtilaflı bir konu.
Terazi kendini tartamaz
Hz. Peygamber s.a.v.’in ashabına “Emirliğe kendiliğinizden talip olmayın.”
tavsiyesi, kendisinden yöneticilik isteyen hiç kimseye görev ve yetki vermemesi
sebebiyle, ulemanın çoğunluğu makam talebinin “mekruh” olduğu görüşündedir.
Bunu en azından edebe aykırı bulurlar.
Yusuf suresinin 55. ayetinde Hz. Yusuf a.s.’ın Mısır melikine “Beni bu arzın (ülkenin)
hazineleri üzerine getir.” dediğinin nakledildiğine dikkat çeken bazı âlimler
ise buradan hareketle makam talebinin mübah olduğunu söylemişlerdir. Ancak bu,
“ruhsat” mahiyetinde bir mübahlıktır. Ruhsat, dinin bir hükmüne uymada,
getireceği zorluk veya zaruret sebebiyle dinimizce izin verilen istisnaî bir
kolaylıktır. Söz konusu ayetin bağlamından çıkan “gayri müslim yahut imanı
zayıf bir çevrede, ehliyet ve liyakat bakımından daha üstün birinin
bulunmaması” zarureti, normalde mekruh olan makam talebine ruhsat vermenin
sebebidir.
Bir konuda zaruret yahut güçlüğe rağmen kolaylığı tercih etmemeye, ilk ve asıl
hükme uymaya “azimet” derler. Ruhsat da azimet de caizdir ama tasavvuf azimeti
tercih eder. Bir terbiye metodu olduğu için nefs konusunda daima uyanıktır.
İnsanın kendini bir makama layık görmesini, yanılabileceğini hesaba katarak hoş
görmez. Çünkü terazi kendini tartamaz. “Falanca oluyor da ben niye olmayayım..”
gerekçesi hem “kötü misal misal olmaz” hükmünce geçersizdir, hem de Resul-i
Ekrem s.a.v.’in bize tavsiye ettiği bakış tarzına aykırıdır. Müslüman,
dünyalıkta kendisinden aşağıda olanlara bakar.
Liyakat ve ehliyet
Bizim irfanımızda makam istenmez, liyakat ve ehliyet bakımından müstehak olana
“tevdi edilir”. Tevdi etmek, geçici olarak, emaneten vermek demektir. Bu
dünyadaki her şey gibi mevki ve makamlar da hem gelip geçicidir, hem emanettir.
Bir makamı birine tevdi etmenin ilk şartı olan “liyakat”, işte bu fanilik ve
emanet şuuruyla belli eder kendini. Bulunduğu veya bulunacağı makamda geçici
olduğunu bilmesi ve buna göre davranması, her an ölebileceğini hesaba katıp
ahirete hazırlıklı olması, liyakat sahibi bir insanın birinci özelliğidir.
İkincisi emin, yani güvenilir olmasıdır. Çünkü emanet ancak emin olana, emanete
ihanet etmeyecek olana verilebilir. Bir kişinin güvenilirliği Allah’a
kulluktaki samimiyet ve ciddiyetiyle ölçülür. Kulluğunu savsaklayıp unutarak
Allah’a ihanet edene asla güven olmaz. “Kork Allah’tan korkmayandan!”
denilmiştir.
Liyakat genel bir şarttır aslında. Müminin şiarıdır. Makam tevdiinde mutlaka
gözetilecektir ama asla bununla yetinilmeyecektir. Çünkü “Allah size emaneti
ehline vermenizi emreder” (Nisa: 58). Emanetin, yani bir görev veya makamın
ehli, o makamın gerektirdiği özel şartları taşıyan kişidir. “Ehliyet” dediğimiz
bu özel şartlar bir bilgi, beceri, mizaç, kabiliyet yahut yeterliliktir ki
noksanlığı makam verilmesine manidir. Fakat kişi adına bir eksiklik, bir nakise
değildir.
Makam ödül mü?
Bir insan çok faziletli, çok dindar olabilir. Böyle birini bu hasletlerinden
dolayı mükafatlandırır gibi yüksek bir makama getirmek, eğer o makamın
gerektirdiği ehliyeti taşımıyorsa, doğru değildir.
Nitekim Hz. Peygamber s.a.v., ashabın büyüklerinden, en çok sevdiği,
doğruluğunu ve zühdünü övdüğü, kendisine dua ettiği, sık sık evine çağırdığı
Ebu Zer r.a.’ın valilik talebini geri çevirmiş, ona “İki kişiye bile olsa sakın
âmir olma.” tembihinde bulunmuştur. Çünkü Ebu Zer r.a.’ın en küçük bir ihmali
bile hoş görmeyen, mazeret kabul etmeyen, yanlışlar karşısında sert tepkiler
veren bir mizacı vardır. Fakat onun valiliğine engel olan bu mizaç, faziletine
gölge düşürmez. Kaldı ki Efendimiz s.a.v. onun valilik talebini sadece
yönetilecek kitleyi düşündüğü için değil, bizzat Ebu Zer r.a.’ın iyiliğini
düşündüğü için de reddetmiştir.
Yani bazen bir makam talebinin reddi, o talebin sahibine iyilik olabilmektedir.
Bu nedenle Ebu Zer r.a. alınganlık göstermemiş, hatta ilk üç raşit halife
döneminde bu defa kendisine teklifler yapılmasına rağmen yöneticilik görevi
kabul etmeyerek Rasulullah s.a.v.’in tembihine vefatına kadar sadık kalmıştır.
Liyakat ve ehliyetiyle bir makamda başarılı olanları, çok farklı bir ehliyeti
gerektiren başka görev ve makamlara getirmek de yanlıştır. Osmanlının son
zamanlarında bu hataya çokça düşülmüş, örneğin 93 Harbi’nin büyük kumandanı
Ahmet Muhtar Paşa gibi savaş kahramanlarının sadrazamlıkları tam bir hayal
kırıklığı olmuştur.
Emaneti ehline vermek
Nisa suresinin “Allah, size emanetleri ehline vermenizi emrediyor.” diye
başlayan 58. ayetinin devamında bizden, “insanlar arasında hüküm verme
(konumunda bulunduğumuz) zaman adaletle hükmetmemiz” de istenir. Çünkü birisine
bir makamı emanet olarak vermek, söz konusu kişinin o makama ehil ve layık
olduğuna, emniyetine hükmetmektir. Ayet, verdiğimiz hükmün adalete uygun
düşmesi için özellikle ehliyet aramak gerektiğini böylece hatırlatır bize.
Yalnız şuna dikkat etmek gerekiyor. Emanete talip olan insanın, ne kadar adil
olursa olsun bu hükmetme işlemine bizzat katılması en azından usule uygun
düşmez. Halbuki kişinin bir makama gelmeyi veya getirilmeyi istemesi, aynı
zamanda o makam için kendisinin başkalarından daha layık ve ehil olduğuna
hükmetmesi demektir.
Peki bu adalete uygun bir hüküm müdür? Hangi adalet sisteminde hakimin kendini
yargıladığı görülmüştür? İşte bu sebeple makam talebinde bulunmak hoş
karşılanmamış, kerahetine rağmen makam talebinde bulunanların bu tutumu hubb-ı
câh işareti sayılmıştır.
Yine aynı sebepledir ki bahse konu ayet manidar bir uyarıyla biter: “Unutmayın
ki, Allah her şeyi hakkıyla işiten ve görendir”. Bırakın başkalarını, bazen
kendimizi kandırdığımız; aslında nefsimize hoş gelen şeyleri hizmet için, Allah
rızası için istediğimize kendimizi bile inandırdığımız olabilir. Ama insan
Allah’ı asla aldatamaz!
İktidar dedikleri
Emaneti ehliyet sahiplerine vermek, adaletin olduğu kadar iktidarın da
şartıdır. Bugün “yönetimi elinde bulundurma, yürütme yetkisine sahip olma hali”
anlamına kullanılan “iktidar”, aslında “güç yetirebilme niteliği, yapabilme
kudreti” yani ehliyetle kazanılmış güç demektir. Dolayısıyla makam ve yetkiden
öncedir; makam ve yetkiyle elde edilmiş bir donanım değildir. Mevki, makam ve
rütbe ile sağlanan yetki ve imkanlar, kişide önceden bulunması gereken bu
donanımın, yani ehliyetin pratiğe yansıtılmasına, uygulamaya aktarılmasına
yarar. Değişmeyen bir kuraldır: Makamın gerektirdiği ehliyetten yoksun insanlar
yürütme yetkisini ele geçirme anlamında iktidar olabilirler ama hiçbir zaman
muktedir olamazlar.
Bundan daha kötüsü iktidarı kullanma mevkiinin bir zulüm, haksızlık, yolsuzluk
kaynağı haline getirilmesidir ki, bu durum da liyakatsizlik eseridir.
“Salâhiyet” salih kişilere verilmeyince “yetki” olur, yettiği yerlerde ot
bitirmez.
Liyakat ve ehliyet mahrumiyetine rağmen elde edilecek bir makam yahut iktidar
mevkiinin hayır değil şer olduğunu bilmek, bunun hem kişiye hem topluma zarar
vereceğini unutmamak gerekiyor öyleyse.
Makama değil liyakat ve ehliyete talip olmak, bununla yetinmek gerekiyor. İnsan
altın olursa, kıymetini bilecek bir sarraf bulunur elbet. Bulunmasa da gam
değil. Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan ve hikmetinden sual
edilmeyen değil midir?
“Sâbikûn” nerede?
Muaz b. Cebel r.a. anlatıyor:
Bizler Rasulullah s.a.v. ile birlikte Mekke yolu üzerindeki Cümdan dağının yan
tarafında yürüyorduk. Birden, uyarırcasına buyurdu ki:
“Ey Muaz! Sâbikûn (öne geçenler) nerede?” Ben de:
“Geçip gittiler. Şu insanlar geriye kaldı.” dedim. Bunun üzerine,
“Ey Muaz! her şeyleri ile Allah’ın zikrine dalmış olan sâbikûn nerede?”
buyurdu.
“Sâbikûn” önden giden anlamına da geliyor. Efendimiz s.a.v.’in sorusu üzerine
bunu böyle anlıyor Muaz b. Cebel r.a. ve kafilenin önünde, zahiren baş tarafta
olanları kastettiğini sanıyor.
Bugün de öyle değil midir? Çoğumuz mevki makam sahiplerinin önde, başta, yukarıda
olduğunu düşünmez miyiz? Ama hayır, Rasul-i Ekrem s.a.v. asıl önde bulunanların
“Allahın zikrine dalmış olanlar” olduğunu söyleyip başka bir makama işaret
ediyor. Müminlerin talip olması gereken tek makamdır bu. Allah’ın zikrine devam
edenlerin, zikirle boyananların, Allah’tan gayrısını düşünmeyenlerin makamı.
Bir sahne daha: Raşit halifelerin beşincisi Ömer b. Abdülaziz rh.a., bir Arefe
gecesi Arafat tepesinden Mina’ya doğru akan insan seline bakıyor. Hemen
herkesin öne geçme derdiyle adeta birbiriyle yarış edercesine koşuşturduğunu
görüyor. Şöyle mırıldanıyor kendi kendine:
– Bugün öne geçenler, bineği önde olanlar değil, günahları bağışlananlardır.
Sabikûndan ama Âlemlerin Efendisi’nin tarif ettiği sâbikûndan olmayı talep
edelim. Çünkü daha yüksek ve daha gerçek bir makam yok. İşe bakın ki bunun da
yolu dünyayı geride bırakıp dünyevî bütün makamlardan uzaklaşmaktan geçiyor.
Ekler:
Bir
Hastalık
Kalbe hakim olan makam ve itibar sevgisi tedaviye muhtaç bir hastalıktır. Zira
makam ve itibar sevgisi; iki yüzlülüğe, bozgunculuğa, yalana, gerçeği
gizlemeye, düşmanlığa, hasede ve abartıya sebep olur. Tıpkı mal sevgisi gibi...
Hatta mal sevgisinden daha zararlıdır.
O halde bir kimse mal ve itibarı maneviyatının selametine lazım olacak kadar
kazanıp, bundan fazlasını istemezse kusurlu değildir. Çünkü bu kişi gerçekte
mal ve itibar değil, belki maneviyat yolunda ilerlemek için kalp rahatlığı
istemiş olur.
Fakat bazı kimseler itibarın kendisini severler. Bütün aklını fikrini
insanlardan yana çevirirler. Kendisine nasıl bakıyorlar, hakkında ne
söylüyorlar, nasıl olduğuna inanıyorlar diye düşünür. Ne iş yapsa, kalbi
insanlar ne der diye düşünmekle meşgul olur. İşte bu kimseye bu hastalığın
tedavisi farz olur. (İmam Gazalî rh.a, Kimya-yı Saadet, Yedinci Asıl)
İyi
İdareci Kötü İdareci
İmam Nevevî rh.a. yüzlerce kıymetli eser bırakmış önemli alimlerimizden
biridir. Eserleri arasında en bilineni Riyâzü’s-Sâlihin adlı hadis
derlemesidir. Bu kitapta hadis-i şerifler konulara göre tasnif edilmiş, her
bölüm başında da konuyla ilgili kısa bir açıklamaya yer verilmiştir. Bu
açıklamalarda idarecilerle ilgili şu ifadeler yer alır:
“İdarecilerinizin hayırlıları onlardır ki, siz onları seversiniz, onlar da
sizleri. Siz onlara dua edersiniz, onlar da sizlere. İdarecilerinizin şerlileri
de o kimselerdir ki, siz onlara onlar da size öfke duyarlar. Siz onlara, onlar
da size lanet okur.
Bir
Soru
Tasavvufta dünyalık mevki ve makamlara iltifat etmemek, İbrahim Edhem’in k.s.
tavrından hareketle “Edhemlik” diye nitelendirilir. “Tahtgâh-ı âleme meyletme,
Edhemlik budur.” denilmiştir.
İbrahim Edhem, Belh melikinin oğlu idi. Gençlik çağında, avlandığı bir gün
gaipten bir ses duydu. “Ey İbrahim!” diyordu o ses; “Sen bunun için mi
yaratıldın? Av peşinde koşmakla mı emrolundun?” Bunun üzerine tacı tahtı
bırakıp elbiselerini bir çobanınkiyle değiştirerek tasavvuf yoluna girdi. Dünya
sultanlığını terk etti ama neticede gönüllerin sultanı oldu.
İbrahim Edhem hazretleri zahidliğin ve dünyaya istiğnanın sembolü olduğu kadar,
dünyalık mevki ve makamları isteyerek değil, bunlardan vazgeçilerek de Allah
rızası için hizmet yapılabileceğini gösteren bir örnek. Ve hepimiz yolun
başında ona sorulan soruların muhatabıyız.
Önemsediğimiz, üzerine çok düştüğümüz, mesai harcadığımız her iş ve emelde
bizim de o sesi duyup hatırlamamız gerekiyor: “Biz bunun için mi yaratıldık?”
Yerden
Göğe Küp Yığsalar
Hubb-ı câh, boş bir hayâle, faydasız meşgûliyete, faniliğe yönelmenin de
alâmeti. Sakındırılmamızın bir sebebi de bu. Yunus Emre, meşhur şathiyyesinde
çocuklara özgü bu “akılsızlığı”, yine çocuklara özgü bir dille, yapılanın
sadece “çocukça bir oyun” olduğunu hissettirecek şekilde anlatır. Dünyalık
biriktirmek, “şişeden bina kurmak”tır. Makam mansıp düşkünlüğü ile en son
“yerden göğe yığılan küplerin tepesine” varılabilir. Biri bir tekme vurmazsa
tabii. Biri vurur mu vurmaz mı bilinmez ama Azrail’in tekmesi kaçınılmaz. Bu
şathiyyenin iki kıtasını hatırlayalım:
“Şişeden bina kursalar
Bir hayli vakit dursalar
Sonra sopayla vursalar
Ne hoş olur şangırtısı!
Yerden göğe küp yığsalar
Tepesine dek çıksalar
Sonra bir tekme vursalar
Ne hoş olur gümbürtüsü!”