“İnsanlar,
analarından babalarından çok zamanlarına benzerler.” (Hadis-i Şerif)
Dönüşüm…
“Biz pilav yiyen ve Mesnevi okuyan bir milletiz.” (Yahya Kemal)
“Osmanlı’da roman yoktur, çünkü Osmanlı’da trajedi yoktur.” (Cemil Meriç)
“Fransız kadınını Fransız romanı yarattı.” (Bir Fransız yazarı)
“Gençlerin aynada göremediğini ihtiyarlar tuğlada görür.” (Hz. Mevlâna)
“Ben gençliği gördüm evlat, sen ihtiyarlığı görmedin.” (Dedem)
“Dedem haklı…” (Ben)
Dönüşüm…
Televizyon ilk çıktığında “şeytan icadı” dedik eve almadık. Sonra, haberleri
izlemek gerekli, denildi. Haber izlemek için bir şeytan edindik. Sonra
yayınlanan diziler dikkatimizi çekti, arkası yarınlar, yurttan sesler korosu…
Sonra bayağı bayağı alıştık bu sevimli şeytancığa. Bir evde televizyon olmadan
olur muydu? Bunca zaman televizyonsuz nasıl vakit geçirmiş insanoğlu. Çocukken
komşuya giderdik: “Eğer müsaitseniz annemler bu akşam size gelecek.” Zamanla
annem komşularını çağırır oldu: “Akşam bize gelin de hep beraber falanca diziyi
izleyelim.”
Dönüşüm…
Babaannem hasta, hastaneye gidiyoruz. Yürüyorum, yanımda babaannem yok. Durmuş
bekliyor. Ne bekliyorsun babaanne? “Görmüyor musun bir erkek geliyor, erkeğin
önünden geçilir mi?” Eyvah sen böyle yaparsan sabaha da varamayız biz.
Babam annesine kırmızı çiçekli bir basma alıp çinti yaptırmış. Bir heves
getirdi, gösteriyor. Babaannem şöyle bir göz ucuyla bakıp yüzü asık başını
çevirdi. Ne var, ne oldu?! “A oğlum, ben kırmızılı çiçekli giyecek yaşı çoktan
geçtim.” Babaanne, sen hiç kırmızılı çiçekli giydin mi ki?
Dedem sinir hastası, elleri titriyor, kızıyor, bağırıyor. Babaannemde tek
karşılık yok, işiyle ilgileniyor. Bazı bazı, gizli gizli ağladığını görürdüm.
Ömrüme kast ettin babaanne, ya sen öyle olmayaydın ya zamane kızları böyle
olmayaydı. Ömrüme kast ettin…
Dönüşüm…
Eskiden evlenenlere bir yastıkta kocamaları temenni edilirdi. Çiftler bir
yastıkta kocardı. Evde evin erkeği çalışır, bütün aileye bakardı. Evin reisi
evden çıkarken kalben Allah’a yakarırdı: “Allahım sen rızka kefilsin,
Rezzak’sın, bana bu dünyada rızık vermeyi vaadetmiş çalışmayı da üzerime vacip
kılmışsın. Bu vacipliğin yerine gelmesi için, senin rızan için çoluğumun
çocuğumun rızkının peşine düşüyorum. Senin rızan için çalışmayı, helalinden
kazanmayı niyet ediyorum.” Bu niyetin kendini akşama kadar ibadet sevabı
vereceğini düşünürdü.
Dükkanını besmelelerle, salâvatlarla açardı. Dükkan ekmek kapısı, rızık
kapısıydı ama asla “kazanç” kapısı değil. Çünkü bilirlerdi ki çok laf yalansız,
çok mal haramsız olmaz. Şu köhne dünyada namerde muhtaç olmamak yeterdi onlar
için. Nereden bilsinler, değil namerde, merde bile muhtaç olmamanın gerektiği
bir devrin geleceğini. Çünkü o devrin mertleri bile namert.
Sonra tatlı bir yorgunlukla evlerine gelirlerdi. Biraz soluklandıktan sonra
sevgili zevcelerinin yine salâvatlarla besmelelerle karıştırılmış, dualarla
pişmiş yemeklerini hep beraber yerlerdi. Kevser suresiyle demlenen çayları
içerlerdi. Evde sohbetler edilir, insanlar birbirini dinlerdi. Kimsenin
anlaşılmak gibi bir derdi yoktu. Çünkü herkes birbirini anlardı.
Dönüşüm…
Çocuklar oyunlarını kendileri icat eder ya da babalarından dedelerinden kalma
oyunları oynarlardı. Oyuncak sıkıntısı asla yaşanmaz, bir çocuğun canı asla
sıkılmazdı. Eve dönme zamanı akşam ezanıydı. Akşam ezanı okunduğunda evli
evine, köylü köyüne gitmek durumundaydı.
Ayağımın altında çağla/Herkes evine dağıla!
Anneler çocuklarının sokaktan eve girmediğinden şikayet ederlerdi. Ne
bilsinler, gün gelecek; “Bu çocuk dışarı çıkmıyor, varsa yoksa internet…
Bilgisayarın başından kaldıramıyoruz!” diyeceklerini. Şimdi çocuk psikolojisi,
gelişim psikolojisi, çocuk eğitimi gibi onlarca dal, yüzlerce kitap var. Acaba
neden? Halbuki bizim annelerimiz okuma yazma bile bilmiyordu.
Dönüşüm…
Hayat çok pratikleşti. Artık her şey çok daha basit, çok daha kolay. Artık
dudağına, alnından süzülen teri değmeden kendi terinin tadını bilmeden ölen
insanlar var. Üç ayrı telefonla geziyoruz. İnternet her evin içinde. Su
ısıtarak leğenlerde yıkanılan zamanlar hayal gibi geliyor. Herkesin kolunda bir
saat, modern zamanların kelepçesi. İnsanların her şeyleri var, zamanlarından
başka. Halbuki sevgiyi yaşatmak için sadece zaman gerekli. Peki biz neyi
kaybettik zamanımızdan başka?!
Dönüşüm…
Hayat bir düşüncenin ekseninde döner. Evvelce din hayat demekti. Fikirler,
kavramlar, konuştuğumuz kelimeler hep bu hayat çizgisiyle belirlenirdi. Şimdi
teknoloji ve şahsi fayda. Dün Arapça, Farsça kelimeler baskındı dilimizde,
bugün İngilizce, Fransızca… “Garbın teknolojisi ve ilmini almalıyız.” diyor
Mehmet Akif amca, o kadar basit değil Akif amca… Meydana getirilen, üretilen
her şey kendi ahlâkını içinde barındırır. Hadi sök sökebilirsen. Dün bacımın
peçesini indirdiler diye silah kuşanan, kurşun atan, bugün arabamı çizdiler
diye yedi düvele dümdüz gidiyor da, karısıyla kucak kucağa dans eden adama
tebessüm ediyor.
Dönüşüm…
Biz hep pilav yiyen ve Mesnevi okuyan bir millet olarak kalmalıydık. Trajedi
hayatımızda hiç olmamalıydı. Kadınlarımız bir sinema filminden ya da televizyon
dizisinden fırlamış gibi çıkmamalıydı karşımıza. Tuğlayı kafamıza yemeden,
toprağın toprağı cezalandırdığını, görünmese de acının var olduğunu
anlayabilmeliydik.
Doğru söylersin dede, biz yaşlılığı görmedik ama gençliğimiz böyledir.