“Ermeğe vahdet
nuruna
Şirki aradan süregör
Salma bugünü yarına
Menzile evvel varagör.”
(Aziz Mahmut Hüdaî k.s.)
[Vahdet nuruna ulaşmak için şirki aradan çıkar.
Bugünün (işini) yarına bırakmadan (bir an) evvel hedefe ulaşmaya bak.]
Allah dostu mürşid-i kâmiller insanları Hakk’a ve hayra davet ederlerken vasıta
olarak şiir gibi, musiki gibi güzel sanatları da kullanırlar. Fakat bu davetin
şekil veya zarf kısmı, “Allah güzeldir, güzeli sever” mucibince bilhassa güzel
kılınmaya çalışılmış olunsa da neticede bir vasıtadır. Mazrufa, öze, muhtevaya
götürdüğü nispette kıymet taşır. Dolayısıyla hiçbir insan-ı kâmil sırf şiir
olsun diye yahut şairlik iddiasıyla şiir yazıp söylememiştir. Mana ve mesaj esastır.
İnsanlar şiir aracılığıyla dile getirilen hakikatler üzerinde düşünsün,
tefekkür etsin
istenmiştir.
16. asrın büyük velilerinden Aziz Mahmut Hüdaî k.s. Hazretleri de sadece
söylemekle yetinmeyip, bazen bizzat bestelediği ilahileriyle insanları temel hakikatlere
vakıf kılmaya, böylece irşada gayret etmiştir şüphesiz. Nitekim yukarıya
aldığımız kıtası, vahdet ve şirk kavramları ile bunların münasebeti ve insanın
yolculuğu üzerine son derece önemli mesajlar taşımaktadır. Anlamaya çalışalım:
“Vahdet”, çokluk manâsına gelen “kesret”in zıddıdır; “birlik, teklik” demektir.
Âlemlerin bütün mevcudat ve hadiseleri ile Kadir-i Mutlak olan tek bir iradenin
tasarrufu altında bulunduğu, görünüşündeki çokluk ve çeşitliliğin perdelemesine
rağmen mahlukatın aslının “bir” olduğu hakikatini ifade eder. Bu hakikat şiirde
“nur”a benzetildiğine göre “vahdet-i şühûd”, yani “müşahade edilenlerin
arkasındaki birlik” kastedilmiştir. Çünkü “nur”, ilâhî bir mazhariyet manasını
barındırmakla beraber, aydınlatma niteliğiyle görebilmenin de imkanıdır. Şu
halde “vahdet nuruna ulaşmak”, tevhit akidesinin, “Allah’tan başka ilâh yoktur”
kabulünün gerektirdiği bir şuur haliyle, kavrayış yahut idrakle davranmak
demektir. Esasen insanın imtihanı da budur. Vahdet hakikati kesretle örtülmüş; insandan
kendisine verilen akıl, ilim ve irade ile bu örtünün gerisindeki hakikati
görmesi, ona göre hareket etmesi istenmiştir.
Yaradılış hiyerarşisinin en aşağı ve en kesif basamağı olan dünya, bu denaet ve
kesafeti sebebiyledir ki zulümat içindedir, yani karanlıktır. Karanlıkta yol
alamazsınız. İstikamet üzere olmak, ayağı kaydırmamak, yoldan çıkmamak için
ışık gerekir. Işık; peygamberlerin, velilerin, salihlerin çağlara taşıdığı
vahiy kaynaklı tevhit akidesidir, vahdet idrakidir. Vahdet nurunun aydınlığında
kalp gözüyle mutlak hakikati ayan beyan görenler için artık sen-ben davası
yoktur; yalnızca O vardır. Her şey O’na işaret etmekte, O’nu hatırlatmakta,
O’ndan mesajlar taşımaktadır. İnsan O’ndan gelmiştir, O’na dönecektir. O’ndan
başka mabut yoktur. Öyleyse O’ndan başka maksut ve matlup da olmamalıdır.
Aziz Mahmut Hüdaî k.s. bu basiret ve istikamet nailiyetini, vahdet idrakini
engelleyen bir “şirk”in aradan çıkarılması şartına bağlamış. Bilindiği gibi
şirk, birden fazla varlığın hakimiyet ve talebini tanımak demektir. Bir
ortaklığı, dolayısıyla çokluğu ifade ettiği için kesrettir. Kesretin, hele de
böyle şirke düşüren bir kesretin olduğu yerde vahdet idraki olmaz.
Allah Tealâ’nın ilâhlığını O’nun dışındaki varlıklara taksim eden her anlayış
şirktir. İnsan, bazen farkında olmasa da en çok nefsini ilâhlaştırır. Fani ve
maddi yanının gerçekten var olduğu zehabına kapılarak “ben” demesi, en azından
ben ve O tefrikine düştüğüne, vahdeti bulamadığına delalet eder. Bu “ben”
dedirten ve müstakil bir varlık olduğunu düşündüren “nefs”, Allah Tealâ’ya
rağmen veya Allah rızasını ikinci plana düşürecek yahut Allah’ın koyduğu
sınırlara riayette laubalilik gösterecek tarzda yönlendiriyorsa insanı, gizli
şirkin bir çeşidine düçar olunmuş demektir. Nefs, fırsat verilirse eğer, bitmez
tükenmez hırs ve hevasıyla insanı bir şekilde şirke sürükler. Öyleyse vahdet
nuruna ulaşmak için aradan çıkarılması gereken şirk, aslında nefsin ta
kendisidir.
Nefsin aradan çıkarılması, terbiye edilerek zararsız hale getirilmesi, nefse hakim
olunmasıdır. Tasavvuf bunun için vardır. Bugün yarın deyip zaman geçirmeden
nefsin tasallutundan kurtulmanın çaresine bakmak gerekir. Aksi halde vahdet
ışığından mahrum kalacak, karanlıkta kim bilir nerelere yuvarlanarak kendisini
ateşe atacaktır insan. Oysa öyle de böyle de en sonunda varılacak menzil yegâne
var olan Cenab-ı Hakk’ın huzurudur. Ölüm bütün putların yıkılışı, bütün sahte
mabutların cesetle birlikte gömülüşüdür aynı zamanda. Daha bu dünyada iken
nefsi yenerek vahdet idrakiyle donanmak “menzile erken varmak”, “ölmeden evvel ölmek”tir.
Benliğin yahut nefsin düşürdüğü gizli şirkten kurtulup vahdeti idrak eden
insan, bu dünyadaki gurbetinin farkında olan insandır. Sılasını özler, aslına
dönme iştiyakıyla kıvranır. Bugünü yarına bırakmayıp bir an evvel menzile
varmak istemesinin bir sebebi de bu özlem ve iştiyaktır. Gönülden seven,
sevdiğine yönelmeyi ertelemez çünkü.
Bizim hemen şimdi yola koyulmamızı, Allah’a yönelmemizi engelleyen nedir?
Yarınki işimiz, daha müreffeh yaşama çabamız, türlü çeşitli dünya gailesi mi?
Bütün bunlar ne kadar önemli görünürse görünsün bizi yolumuzdan alıkoyuyor,
Allah Tealâ’ya olan sevgi ve bağlılığımızdan daha şiddetli bir sevgi ve
bağlılıkla bizi yönlendiriyorsa şirktir. Değilse vakit kaybetmeye mahal yoktur.
Gün bugün, saat bu saattir.