Sevap yolunu terk
etmek, biraz cesurca bir davranış değil midir? Aslında aklımızı
başımıza alıp düşündüğümüzde bir tezat içinde olduğumuzun farkına varırız.
Sanki çok fazla sevabımız varmış gibi yeni bir sevaba gerek duymuyoruz.
Hiç birimiz cehenneme gitmek istemeyiz. İnanmış kişiler olarak yaşarken
yaptıklarımızın ahirette karşımıza çıkmasından korkarız. Kıldığımız namaz kabul
olmaz, yaptığımız alışveriş helal olmaz, dinin yasakladığı bir şeyi yaparız da
bunların hesabını veremeyiz diye endişe ederiz.
İşte alimlere fetva sormamızın sebebi de çoğu zaman bu korkudur. Yoksa
korkmayan biri fetvaya neden ihtiyaç duysun ki. Onun için günah işlemiş,
işlememiş bir önemi yoktur. Ahirete ya inanmıyordur ya da önemsemiyordur.
Öyleyse fetva sormak en azından ahireti önemsediğimiz anlamına geliyor. Bu
sevindirici bir durum. Peki yeterli mi?
Fetva bir kaçış değildir
Bir konunun hükmünü bilmediği zaman türlü hisler kaplıyor insanın içini. “Acaba
günah mıdır? Eğer günahsa ne yapacağım? İnşallah günah değildir. Falan âlim
günah diyor ama... Belki günah değil diyen biri vardır.”
Böyle şeyler söylemiştir çoğumuz. Bu halimizle adeta Rabbimize; “Allahım, ben
bu şeyi yapmak istiyorum, buna ihtiyacım var ama senin beni bu yüzden cezalandırmandan
çekiniyorum..” demiş oluyoruz.
Ancak şunun da farkında olmalıyız. Fetva peşinde koşmamız bu kadar masum bir
davranış değil aslında. Bazen arzu ve isteklerimizin önünde bir engel olarak
buluyoruz dini ve bizi bu engelden kurtaracak bir yol arıyoruz. Kendimizce
bahaneler de buluyoruz. Mesela kirada oturmak canımıza tak ediyor, ev kredisi
soruyoruz. İşten atılma korkusuyla namaz kılmasak olmaz mı diyoruz. Eğlence
için izin istiyoruz. Kız kardeşimize yapılmasından hoşlanmayacağımız şeyleri
başkalarının kız kardeşlerine yapabilmek için müsaade bekliyoruz hocalardan.
Neler sormuyoruz, neler için hoca hoca dolaşmıyoruz ki...
Peki fetvalar bizi gerçekten kurtarır mı acaba? Fetvasını sormadığımız bir sürü
günahımız var zaten. Gıybet, riya, kibir, haset... Düşünün, israfta boğulmayan
kaç kişi var içimizde.
Demek ki fetvasını sorduğumuz şey günah olmasa bile biz günahsız değiliz. Eğer
günahtan bu kadar korkuyorsak fetvalar bize yetmeyecek demektir. Faizsiz
bankadan ev almaya, kredi kartı kullanmaya, televizyon seyretmeye, bankada
çalışmaya filan fetva bulduk diyelim. Arkasından konuştuğumuz insanlar, yarım
yamalak kıldığımız namazlar, ettiğimiz küfürler, sinirlenip kırdığımız kalpler
ne olacak? Bunların fetvasını kim verecek bize.
Sevap kazanmaya sevdalanmak
Diyelim ki hocaların karşısına çıkıyor, yapmak istediğimiz şeye izin var mı
diye soruyoruz. Hoca da yapsan günah olmaz ama yapmazsan sevap kazanırsın
diyor. Biz de “Ne iyi, günah değilmiş, rahat rahat yaparım!” diye seviniyoruz.
Cehenneme gitmemek için günah işlemekten korkuyoruz, günah işlememek için fetva
soruyoruz. İyi ama bir sürü günahımız var zaten. Çok borcu olan birine başka
borç almamak yeter mi? Çalışarak para kazanıp borçlarını ödemesi gerekmez mi?
Tamam, daha fazla günah işlemeyelim ama sevaba ihtiyacımız yok mu? Sevap yolunu
terk etmek, biraz cesurca bir davranış oluyor. Aslında aklımızı
başımıza alıp düşündüğümüzde bir tezat içinde olduğumuzun farkına varırız.
Sanki o kadar çok sevabımız varmış gibi yeni bir sevaba gerek duymuyoruz.
Fetva arayışına girmek bir korkuya işaret. Bize bu korku lazım aslında. Fakat
deyim yerindeyse sadece sermayeyi kaybetme korkusu olmamalı bu. Yeterli sermaye
biriktirememe korkusu da olmalı. Hani fetvaya değil takvaya bakmak gerekir diye
bir söz var ya. Takva, en geniş anlamıyla Allah korkusu demek aslında. Değil
günah işlememek, sevapların azlığından bile endişe etmek, sürekli ne yapsam da
affedilsem diye arayış içinde olmak...
Allah Tealâ, kulunun kalbinde o ürpertiyi görmek ister. Kalbi Rabbiyle ürperen
kul ise deli divane sevap peşinde koşar. Yoksa bu kadar yeter deyip kıldığımız
namazlara, tuttuğumuz oruçlara, yaptığımız hizmetlere mi güveniyoruz.
Kalbimiz bu imtihandan nasıl geçeceğim sorusuyla meşgul olmalı. Bir iş
yapacağımız zaman, Allah’ın rızasını nasıl kazanabilirim diye düşünmeliyiz.
Allah rızasına talip olabilsek
“Niyetlerinizi daima tazeleyin.” diyor büyükler. Ne anlatmak istiyorlar bize?
Yaptığınız her işte, gününüzün her anında Allah’ı hatırlayın, hesaba katın,
yaptığınız şeyi sevaba dönüştürmek için çırpının diyor olabilirler mi?
Mesela sabah kalkıp kahvaltı sofrasına oturuyoruz. Belki “Bu nasıl kahvaltı, bu
nasıl çay böyle!” diyoruz. Oysa “Hanım uykusunu böldü, kahvaltı hazırladı
bana..” diyebilsek.... Bir an durup Allah’ı hatırlayıp “Kalbini kırarsam
Allah’ın hoşuna gitmez.” diye düşünsek. “Ellerine sağlık hanım, zahmet oluyor
sana böyle her sabah.” diyebilsek?
İş yerimizi açıyoruz, ilk aklımıza gelen çalıştırdığımız elemanın ne kadar
uyuşuk olduğu. Anında paylıyoruz: “Sen de her işi sallanarak yapıyorsun, şöyle
canlı canlı, seve seve çalışsana be adam!” Oysa o an mahşer yerinin telaşını
hatırlasak bakışımız değişecek. “Bizim eleman da yavaş çalışıyor ama işini
yapıyor sonuçta. Herkesin bir tabiatı var, benim hiç mi kusurum yok. Şimdi
oğlanın moralini bozmanın ne âlemi var, şöyle muhabbetle çalışalım, Allah da
bereket versin bize.” diyeceğiz belki.
Daima böyle güzel endişelerimiz olsa, bir şey yapacakken bir şey diyecekken
Allah’ı hatırlasak bu hoyratlık gidecek üzerimizden. “Bunu yapmaya, böyle
demeye hakkım varmış. Madem günah değilmiş istediğim gibi yapayım.”
demeyeceğiz. İnceleceğiz o zaman. Sevabı arayan, tatlanan, tat veren kişiler
olacağız.
Cüneyd-i Bağdadî hazretlerine tasavvuf nedir diye sormuşlar. “Hiç bitmeyen bir
savaştır.” demiş. İçimizde savaş hiç bitmesin, fetva almak bize yetmesin. Ne
kadar uğraşsak da günahkâr olduğumuzu ve mağfiret için daha çok sevaba muhtaç
olduğumuzu unutmayalım. Biz kuluz, gücümüz bir nefesin bile hakkını vermeye
yetmez. Ama umulur ki, bağışlamayı seven Rabbimiz, gönüllerimizi yakan bir
endişenin, bir takva belirtisinin hatırına bizleri affeder.
Ekler:
Haram
Helal Belli Ama...
Hz. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur:
“Helal bellidir, haram da bellidir. Bir de helal mi haram mı olduğu belli
olmayan şeyler vardır. İnsanların çoğu bunu bilmez. Bir kimse şüpheli şeylerden
kendini korursa dinini ve namusunu Allah katında kötülenmiş şeylerden korumuş
olur. Eğer şüpheli şeylerden kaçınmazsa yasak meranın etrafında koyun güden
çobana benzer ve çok geçmeden çevrilmiş yere girer. Biliniz ki her padişahın
bir korusu vardır. Ve biliniz ki Allah’ın korusu da haram kıldığı şeylerdir.
İnsan vücudunda bir et parçası vardır. O et parçası iyi olduğunda bütün vücut
iyi olur, o et parçası bozulduğunda bütün vücut bozulur.”