Kemal Karpat’ın da
söylediği gibi, “Biz okumuşlar, tarihi çok biçimlendirilmiş şekilde anlarız.
Amaçlı olarak bize sunulan tarihi okuruz. Ama halk, tarihi yaşandığı gibi anlar
ve anlatır.” Öyle ki bazen tarihçilerin kabul etmekte zorlandıkları bazı
konularda bulunan belgeler, halkın inanageldiği şeylerin gerçeğin ta kendisi
olduğunu bir anda ortaya koyuvermektedir.
Tarih dediğimiz ve geçmiş zamanlarda meydana gelmiş olayları konu edinen ilmin
temel dayanağı yazılı kaynaklardır. Öyle ki bugünkü tarih anlayışı, tespit
edebildiği ilk yazılı kaynaklardan önceki dönemleri “tarih öncesi” olarak
isimlendirir. Yazılı kaynaklarına ulaşılabilen dönemler ise “tarihî çağlar”dır.
Bunun anlamı, yazılı kaynakları tespit edilememiş dönemlerde meydana gelmiş
olayların, tarih ilminin konusu olamayacak derecede belirsiz kalmaya mahkum
oldukları kabulüdür.
Bu ayrım elbette ki bir kanun değildir. Fakat yazının tarih ilmi açısından ne
derece önemli bir temel olduğunu göstermesi açısından da dikkate değerdir.
Tarih ve belgeler
Yine tarih ilmi açısından yazılı kaynaklar arasında en muteberleri, hemen
olayın geçtiği dönemde kaleme alınanlardır. İşi bir adım daha ileriye
götürürsek, bunlar arasında da bizzat olayların içinde bulunanların kaleme
aldıkları metinler daha muteberdir.
Ama bu metinler bile çoğu zaman yazan kişinin kendi görüşlerini yansıtan ve
yine bu kişilerin kendi rollerini abartılı göstermeye meyilli metinlerdir.
Öte yandan bir devletin veya kurumun resmi belgeleri ise (o devlet veya kurumun
veyahut da belgeyi kaleme alan kişinin görüşünü yansıtıyor olma durumu bir
yana) güvenilirlik açısından diğerlerinden çok daha ayrı bir yerdedirler. Bu
yüzden arşivler tarihçinin hazinesi ve içerisinde uzun uzun mesai harcaması
gereken mekanlardır. Tek sayfalık bir belge bile birçok hususun aydınlamasını
sağlayacak nitelikte olabilmektedir.
Evet, tarihî değerlendirmelerin temelinde yazılı metinler vardır. Bu
yüzden yazılı kaynak kıtlığı Osmanlı Devleti’nin ilk dönemleri hakkında çok çeşitli
spekülasyonların yapılmasına sebep olmuştur. Aynı dönemle ilgili çok farklı
yorumlar ve değerlendirmeler yapılmaktadır.
Bunun yanında halkın eskiden beri inanageldiği bir tarih anlayışı vardır. Bu
tür inanışlar ve genel kabuller, tarih ilmi ile meşgul olan kişilerce çoğu
zaman efsane olarak kabul edilmektedir. Doğru veya yanlış olsun, elde herhangi
bir belgenin olmayışı, haklı olarak güvenilirliği sarsmaktadır. Fakat yine de
halk bunlara inanmaya devam etmektedir.
Tüm bunlarla beraber modern tarih anlayışının kılı kırk yaran metotları
insanoğlunun geçmişini anlamaya yönelik çabaların sadece bir yönüdür ve bu
tarih anlayışı tarafından zayıf kabul edilen rivayetlerin, içlerinde pek çok
doğruyu barındırdıkları da bir gerçektir.
Burada mesele, bu rivayetlerin modern tarih metotları açısından ispat
güçlüğüdür. Dolayısıyla halkın sahip olduğu tarih tasavvurunu tamamen hayali
addetmek asla mümkün değildir. Halkın dilinde nesilden nesile aktarılagelen
anlatımlara eleştirel bir gözle bakmak ne kadar doğalsa bunların işaret ettiği
olayları hemen yok sayıvermek de o derece anlamsız bir tavırdır. Ünlü
araştırmacı Kemal Karpat’ın da söylediği gibi, “Biz okumuşlar, tarihi çok
biçimlendirilmiş şekilde anlarız. Amaçlı olarak bize sunulan tarihi okuruz. Ama
halk, tarihi yaşandığı gibi anlar ve anlatır.”
Öyle ki bazen tarihçilerin kabul etmekte zorlandıkları bazı konularla ilgili
ortaya çıkan belgeler, halkın bu meselelerde inanageldiği şeylerin gerçeğe
işaret ettiğini bir anda açıkça ortaya koyuvermektedir.
“Fethin manevi mimarı” efsane miymiş?
Bizim tarihimizde de buna dair örnekler vardır. Bunların en çarpıcılarından
birisi de Akşemseddin hazretlerinin İstanbul’un fethinde oynadığı
tarihsel roldür.
Akşemseddin hazretlerinin İstanbul’un fethinde oynadığı manevi rolü
bilmeyenimiz yoktur. Bu bizce tartışmasız bir roldür. Modern tarih anlayışının
kendisini sınırladığı çerçevenin de çok dışında ve üstündedir.
Ama bizim bu yazımızın konusu Akşemseddin hazretlerinin İstanbul’un fethinde
oynadığı rolün herkes tarafından kabul edilen çok somut, elle
tutulur ve kesinlikle tartışılmayan tarafıdır. O, bu tarihi rolünü II. Mehmed’in
de artık azmini kaybetmeye başladığı, kuşatmanın en buhranlı anında oynamıştır.
İstanbul’un fethi gibi muazzam bir olayı mümkün olduğunca farklı cepheleriyle
kavramaya çalışmak hiç de kolay değildir. Surların önüne yığılmış bir ordu,
karadan yürütülen gemiler, duvarları döven top bataryaları ve nihayet burçlara
sancağın dikilmesi ve tekbirlerle şehre girilmesi... Bunların hepsi “fetih”
deyince aklımıza gelen karelerdir.
Fakat bunlar işin ancak ön plandaki heyecan verici yüzüne aittir. İşin gerçeği
şu ki II. Mehmed açısından Peygamber s.a.v. Efendimiz’in müjdesine mazhar
olmasının da bir garantisi yoktu ve pek çok sahabinin de (Allah cümlesinden
razı olsun) şehadet makamına erişmekle beraber bu müjdeye mazhar olamadıkları
ortadaydı.
İstanbul’un fethi girişiminin başarısızlığı ihtimali II. Mehmed’in siyasi
geleceği açısından büyük bir riskti. Devletin kaynakları önemli ölçüde bu sefere
aktarılmıştı ve bunların iadesi de fethin gerçekleşmesine bağlıydı. Bununla
beraber şehrin fethine girişilmesinin gerekli bir adım olduğu yönünde bir
mutabakat da yoktu. Başta Vezir-i Azam Çandarlı Halil Paşa olmak üzere bu fikre
katılmayan önemli bir muhalefet mevcuttu ve bu şartlar altında kuşatmanın
uzayacağı her gün, II. Mehmed açısından sıkıntının katlanarak artması anlamına
geliyordu. Üstelik henüz çok genç olan II. Mehmed’in daha önce kendi
otoritesini kabul ettirmesine vesile olacak herhangi önemli bir başarısı da
mevcut değildi.
II. Mehmed, daha önce tahttan indirilmesine sebep olanların (başta Çandarlı
Halil) askerin morali üzerinde olumsuz etkiler yapabileceklerinin farkındaydı.
Genç ve tecrübesiz hükümdarın en büyük manevi destekçisi ise şehrin
fethedilmesi ve bunun için bütün imkanların zorlanması gerektiğine dair fikrin
merkezinde yer alan Akşemseddin hazretleriydi.
Padişahı sarsan uyarı
Nisan başlarında şehrin kuşatılıp surların dövülmeye başlamasının ardından
girişilen hücum denemesi sonuçsuz kalmıştı. Bundan sonra gerçekleşen bir olay
ise II. Mehmed’in kararlılığına önemli bir darbe indirecekti. Bizanslıların dış
dünyayla temas kurabilecekleri ve yardım alabilecekleri tek yol denizdi.
Nitekim 20 Nisan’da üç Ceneviz gemisi kendilerine refakat eden bir Bizans
gemisiyle beraber şehrin önlerine kadar geldi. İrili ufaklı 145 parçadan oluşan
Osmanlı donanması Yenikapı önlerinde bunları karşılasa da dört gemi kuşatmayı
yararak Haliç’e girmeye muvaffak oldu. Bunun sebebi şiddetli rüzgârın kürekli
Osmanlı gemilerinin hareket kabiliyetini sınırlamasıydı.
Unutmamak gerekir ki Osmanlı gemiciliği henüz Akdeniz gibi büyük denizlerde
uzun süredir boy gösteren İtalyan gemiciliğiyle rekabet edebilecek durumda
değildi. Yine bu noktada altı çizilmesi gereken hususlardan birisi de
Bizanslılar tarafından Haliç girişine, bir ucu Sarayburnu’nda ve diğer ucu
Galata tarafında bulunan devasa zincirin çekilebilmesinin sebebinin Galata’nın
da o dönemde surlarla çevrili ve Osmanlı kuvvetleri tarafından zapt edilememiş
durumda bulunuyor olmasıdır. Böylece Bizanslılar zinciri kontrol
edebiliyorlardı.
II. Mehmed ve diğer Osmanlı devlet erkânının bakışları arasında bu gemilerin
kendilerini Haliç’e atabilmeleri büyük bir sıkıntı oluşturmuştu. Öyle ki, iş
Bizans’ın sulh teklifinin müzakere edilmesine kadar gitti. Bu fikri
savunanların başında ise Çandarlı Halil gelmekteydi.
İşte bu noktada İstanbul’un fethiyle ilgili en azından bizim bildiğimiz
kadarıyla elde bulunan en mühim tarihî belge devreye girmektedir. Bu belge 1938
tarihli Topkapı Sarayı Arşiv Kılavuzu’nda yayınlanan ve ilk kez Halil İnalcık
tarafından değerlendirilen Akşemseddin hazretlerinin II. Mehmed’e yazdığı
mektuptur.
Mektubun içeriği, tam da sulh tartışmalarının yapıldığı bir esnada, bütün bu
tartışmalara son noktayı koymak üzere padişahın Akşamsettin hazretleri
tarafından sert bir dille uyarıldığını göstermektedir.
Akşemseddin hazretleri genç padişahı “hükmünü yürütmekten aciz” olmakla itham
etmekte ve derhal gereken tedbirlerin alınmasını istemekteydi. Akşemseddin
hazretlerinin sonuna kadar gidilmesi yönündeki kararlı tutumunun Molla Güranî
ve Zağanos Paşa gibi isimlerce de desteklendiğini zikretmek gerekir.
Mektubun üslubu “Kostantiniye’nin fethi” fikir ve kararlılığının odağında Akşemseddin
hazretlerinin bulunduğunu açıkça göstermektedir. Yine bu belge, kutsal olanın
devlet ve padişah değil, aksine bunların gerçek kutsalın hizmetinde bulunması
gerektiği yaklaşımını ve Osmanlı medeniyetinin temelinde hangi fikrin ve
kimlerin bulunduğunu en açık şekilde ortaya koymaktadır.
Bundan sonra toparlanan II. Mehmed yeni bir azimle işe sarıldı ve karadan
yürütülen gemilerin Haliç’e indirilmesiyle şehri savunanların morali yerle bir
edildi. Sonuç malum... Sabır ve kararlılık meyvesini 29 Mayıs günü verdi. Topyekün
yapılan nihaî saldırı şehrin direncini yok etti ve II. Mehmed’in “Fatih” ve
“şanlı kumandan” olarak yazılmış kaderi tahakkuk etmiş oldu.
Buradan genel bir sonuca varmak da o kadar zor değil. II. Mehmed’in kendi
iradesini Akşemseddin k.s. hazretlerinin iradesine teslim etmekle
kazandıklarına şöyle bir bakacak olursak, atmamız gereken küçük adımın ne
olduğunu da anlayabiliriz. Yeryüzünde doğrunun ve iyinin odağı biz değilsek, en
akıllıcası o odağın tavsiyesine kulak vermektir.