Genel
olarak insanlar ya menfaatlerine göre ya da vicdanlarının sesine göre yaşarlar.
İnsanî değerleri yaşayan ve yaşatan insanların artması, en büyük idealimiz
olmalıdır.
İnsanın insanîliğini ortaya çıkaran ve onu yücelten temel faktörlerin başında
vicdan gelir. Vicdan insanın insaflı olmasını sağlar. İnsaflı olan kişi ise her
şeye adaletle yaklaşır, yani her şeyin hakkını vermeye çalışır. İnsan, insan
olduğunu haddini bilince fark etmeye başlar ve böylece insanî olmanın sağlam
zemini üzerinden gökyüzüne doğru sevinçle yükselir.
‘Farkındalık’ der psikologlar. Neyin farkındalığı? İnsanın kendi ‘ben’ini, bir
başka ifadeyle zâtiyetini keşfetmesinden bahsederiz. Farkındalığın belki de ilk
basamağı bu. Diğer basamaklara adım atarak sonsuzluk merdiveninde sürekli
olarak yükselebilmek, vicdanımızın sarsılmaz karakteriyle mümkündür.
Merhametin hazzına varmak
İnsan bütünü gözlemlediği, hissettiği, düşündüğü bir şey değildir. Çünkü bu
özellikler bir ikiliği, yani hem ben’i hem de ben olmayan başka bir şeyi
gerektirir. Oysa Mutlak Olan Yüce Varlığın Benlik Bilinci’ne varmak ve bu Aşkın
Benlik’in var olan her şeyde tezahür ettiğini, hem fizikî içkinlikle hem de
metafiziksel derinlikle algılamak, insanın ‘farkındalık’a ulaşması anlamına
gelir.
Psikanalize göre, insanın şuurlu alanının ‘süper ego’ bölgesiyle kesiştiği
yerdir vicdan. İnsan kendisini bu alanın değerleri ile teçhiz ettiğinde,
çevresiyle uyumu sağlayarak mutluluğu yakalayabilir. Kendisi ve içinde yaşadığı
toplum için faydalı çalışmalar yapabilir. “Hayatta devamlı mutluluk ancak
başkaları için yaşamakla elde edilebilir.” diyen Somerset Maugham’a hak
vermemek mümkün mü?
İnsanîliğimizi fark edebilmemiz ve sonrasında da bu güzelliğimizi
güçlendirebilmemiz için, var olan insanın, var olan diğer insanlarla ve evrenin
birbirinden farklı gibi duran unsurları ile bütünlük bilinci içinde ilişkide
olması gerekir. Var olan herkes ve her şey, ortak varlığımızın sınırsız
imkânlarını barındıran küçük bir parçasıdır. İşte, yaratılmış varlık olarak
ortak paydamızın bu genişliğini fark edebilirsek, herkesin hakkına saygı
gösteren bir adalet anlayışına sahip ve merhametli bir insan olmanın hazzına
varabiliriz. Belki de yapmamız gereken tek şey, deniz seviyesinden deryalara
doğru uzaklaşabilmek.
“Hoş sadâdan hoş akis gelir; kem sadâdan kem akis gelir.” şeklindeki
atasözümüzü hatırlayalım. Vicdanı gelişmiş insan etrafına hoş kokular yayar.
Toplum tarafından vicdansız diye adlandırılan yani insanîlikten uzak insan ise
iğrenilecek pis kokular yayar. Tabii ki kötü kokudan herkes rahatsızlık duyar
ama iyi kokuyu herkes fark edebilir mi? Cenap Şehabettin’in, “İyiliği, yalnız
iyiler anlar; kötülüğü herkes.” sözü bu noktada değer
kazanmaktadır.
Unutmamak gerekir ki insanlar, kötülüğü, güçlü oldukları için değil, vicdanları
zayıf olduğu için yaparlar. Böylece hiçbir suçlu kendi vicdanının mahkemesinde
beraat edemez. Hatta bir sihirbaz kavanozuyla ya da hâkimin iltimasıyla davayı
kazansa bile… İnsanın bu huzursuzluğu, her cenaze görüşünde, ölümü
hatırlayışında veya ölümle burun buruna geldiğinde artacaktır:
“Ve ölüm konuğum olduğu zaman / Duyduğum vicdanın ayak sesidir.” (Akif İnan,
Hicret, s. 40-41)
Chilton bu gerçeği şu sözleriyle vurgulamıştır: “Kaybetmeyi, ahlâksız bir
kazanca tercih et. İlkinin acısı bir ân, ötekinin vicdan azabı ise bir ömür
boyu sürer.”
Huzur iklimine uzanmak
İnsanlara karşı ne zorbalığa başvurmalı, ne de ezilip büzülmeliyiz. En etkili
yol, hem güçlü hem de vicdanlı olmak, yani insan olduğumuzun bilincine
varmaktır.
Vicdanî değerlerden uzak bir insanın anlamı, değeri nedir ki! İnsan,
insanîliğini ancak vahye teslimiyetle keşfedebilir. Çünkü vahye teslimiyet, iki
ruhun buluşması ve barışması demektir; beden kalıbında bulunan ruhla, Rabbin
Kitabında olan ruh… İki ruhun tevhidi veya bileşkesi… Muvahhid ve muttakî
insan…
İşte insan olmanın mahiyeti ve hedefi budur: Ruh’a ruh katmak, yani Allah’ın
boyası ile boyanmak; ahlâkı ile ahlâklanmak; beden ve ten çamurundan huzur ve
huşû iklimine uzanmak… Ruhsal sorunların, düşünsel çoraklığın, sosyal
çürümelerin ve siyasal kirlenmelerin temelinde bu Ruh’tan ve Kur’an’dan kopuşun
yattığını
görüyoruz.
Dünya lezzetlerinin çekici, caydırıcı, baştan çıkarıcı etkilerinden
sıyrıldıkça, vahyin manyetik alanında vicdanımızın sonsuz güzellikteki
açılımlarını gerçekleştirmiş olacağız. Dünya merkezli bir bakış açısından
kurtulup, ahiret merkezli bir yaşam tercihimizde netleşme oranında, yeryüzünde
insanlığın barışa ermesinde katkımız ve hareket gücümüz artmış olacaktır.
Ekler:
Ya
Kötülük Yayılırsa
İnsanlar ya menfaatlerine göre ya da vicdanlarının sesine göre yaşarlar. İnsanî
değerleri yaşayan ve yaşatan insanların artması en büyük idealimiz olmalıdır.
Kendimiz hırslarımızdan veya bazı psikolojik engellerden dolayı bu ideali
yaşatamıyorsak, hiç olmazsa, kalbinin derinliklerinden gelen ilâhî sese kulak
verip insanîliğini ortaya koyan
insanlara engel olmamalıyız.
Devesiyle birlikte çölde ilerlemekte olan bir bedevî, dudakları susuzluktan
kurumuş bir adama rastlamış. Adam su istemiş. Bedevî, devesinden inip ona su
vermiş. Suyu içen adam birden bedevîyi iterek deveye atladığı gibi kaçmaya
başlamış.
Bedevî arkasından bağırmış:
– Tamam deveyi al git ama senden bir ricam var. Sakın bu olayı kimseye anlatma!
Bu isteği tuhaf bulan hırsız, biraz duraklayıp nedenini sormuş.
– Eğer anlatırsan, demiş bedevî, bu her yere yayılır ve insanlar bir daha çölde
muhtaç birini görünce yardım etmezler.
Derdimiz deve değil de kötülüğün yayılmaması ve iyilik yapan güzel insanların
hayallerinin yok olmaması olsaydı, insanlık olarak şimdiye kadar dünyada çok
şeyleri halletmiş olacaktık.