Ortadoğu’da
Yeni Bir Dönem mi?
Gazze savaşının ardından Amerikan başkanlığı görevine gelen Barack Obama, Nisan
ayının başında Türkiye’yi ziyaret edecek. Obama’nın bölgemize yapacağı bu ilk
ziyaret öncesinde Ortadoğu’da bir takım kıpırdanmalar yaşanıyor. Filistin’de
bir ulusal mutabakat hükümetinin kurulması için müzakereler devam ediyor. Obama
yönetimi Hamas’la dolaylı olarak görüşüyor. Gazze savaşı ve Davos olayından
sonra Suriye-İsrail görüşmelerinin yeniden başlayabileceği ifade ediliyor. İran
konusunda bir sürpriz yapan Obama, Nevruz günü İran halkına bir mesaj
göndererek Amerika-İran ilişkilerinin gözden geçirilmesi çağrısında bulundu.
Körfez bölgesindeki Katar gibi ülkeler, Ortadoğu siyasetinde daha aktif hale
geliyor. Amerikan askerlerinin Irak’tan çekilme tarihi giderek yaklaşıyor. Eş
zamanlı olarak Irak merkezi hükümeti güçleniyor ve Amerikan sonrası döneme
kendini hazırlıyor. Bütün bu süreçte Türkiye’nin rolü giderek artıyor.
Bölgede güven, barış ve istikrarın tesisi için bütün siyasi aktörlerin sürece
katılması gerektiği konusunda artan bir mutabakat var. İsrail dışında bu
gerçeği herkes kabul ediyor. Obama yönetimi de bunun farkında olduğu için İran,
Suriye, Hamas ve Hizbullah’la dolaylı müzakerelere başladılar bile. Dolayısıyla
Türkiye’nin 5-6 yıldır savunduğu “herkesi sürece katarak müzakere” politikası,
artık herkes tarafından kabul görüyor. Fakat savaş ve izolasyona değil, diplomasi
ve müzakereye öncelik veren bir dönemin başlaması, aynı zamanda Amerikan
gücünün bölgede sınırlandırılması anlamına geliyor. Amerikan yönetiminin bu tip
bir muhasebeye hazır olup olmadığını henüz bilmiyoruz. Ama bunun bir zaruret
olduğu ortada. Umarız Obama’nın Türkiye ziyareti, bu gerçeği kavramasına vesile
olur.
Dipsiz Kuyu
Devletin içindeki çeteleşmenin sembolü haline gelen Ergenekon davası, dipsiz
bir kuyuya dönüştü. Her gün ortaya çıkan yeni deliller, günlükler, konuşmalar,
yazışmalar dudak uçuklatacak nitelikte. Asker, sivil, bürokrat, gazeteci, iş
adamı; kısacası her tür aktörün içinde yer aldığı karanlık ilişkiler olayın vehametini
daha da arttırıyor. Kanunsuz eylemlerin nerede başlayıp nerede bittiğini kimse
tahmin dahi edemiyor. Aktörler bu kadar çoğalıp ilişkiler bu kadar girift hale
gelince “1 numara kim?” sorusu da anlamını yitiriyor.
Ergenekon türü örgütlenmeler Türkiye’de güç kullanımının ne kadar sorumsuzca ve
tehlikeli boyutlar kazanabileceğini gösteriyor. Üzerinde durulması gereken konu
da bu aslında. Hukuk devletinin esası, güçlüye karşı güçsüzü korumak ve
herkesin hukuk ve adalet önünde eşit muamele görmesini sağlamaktır. Gücün en
fazla toplandığı ana aktör devlet olduğu için, hukukun birincil hedeflerinden
biri, toplumu ve bireyi devletin orantısız gücüne karşı korumaktır.
Devletin elindeki askerî, ekonomik ve bürokratik güce hiçbir vatandaşın ya da
zümrenin sahip olması mümkün değildir. En azından teorik olarak bu böyledir.
Devletin herkese karşı eşit mesafede olması, bu tür örgütlenmelere karşı tedbir
almasını gerektirir. Devletin bu “nötr” konumunu garanti altına alına şey ise,
hukuk devleti ilkesidir. Şeffaf bir hukuk devletinde herkes ve her şey yasalar
önünde eşittir. Bu yüzden “devlet içinde devlet” niteliği arzeden her
örgütlenme hukuk nizamına karşıdır. Buna herkesten önce devlet kurumlarının
karşı çıkması gerekir.
Ergenekon örgütlenmesi, fiilî durumun hiç de böyle olmadığını gösteriyor.
Kendilerini her tür ilke ve kanunun üstünde gören birtakım gruplar, “devletin
menfaati bunu gerektirir” diyerek devletin gücünü vatandaş ve millet aleyhine
kullanmaya kalkışabiliyor. Bu insanlar kendi kişisel çıkarlarını ve küçük
menfaatlerini her şeyin önüne koyuyorlar ama bunu “devletin âlî menfaatleri”
diye yansıtabiliyorlar. Dahası, devlet adına cinayet işliyor, haksız kazanç
elde ediyor, darbe planları yapıyorlar.
İşte hukuk devleti burada iflas ediyor. Ergenekon davası da bunun için önemli.
Türkiye’nin gerçek manada özgür ve şeffaf bir hukuk devleti haline gelmesi,
devletin bünyesindeki bu tür hastalıkları söküp atmasına bağlı. “Güç
yozlaştırır” ilkesi gereğince gücün sorumsuzca, hoyratça ve keyfî bir şekilde
kullanımına hukukun sınır getirmesi gerekir. Fakat hukuku yaşatacak olan da
toplumun şuur sahibi bireyleridir. Zira Hz. Peygamber Efendimiz “Siz nasılsanız
öyle yönetilirsiniz.” buyurmuştur. Bu sözün derin hikmeti hakkında bugünlerde
yeniden tefekkür eylemekte fayda var.
Nevruzun Ardından
Demek ki bazı şeyler isteyince değişebiliyormuş. Bu yıl ki Nevruz kutlamaları,
Türkiye’nin bir toplum olarak olgunlaştığını gösteriyor. Düne kadar Nevruz
kutlamak suçtu. Baharın müjdecisi olan ve Balkanlardan Orta Asya’ya çok geniş
bir coğrafyada kutlanan Nevruz, Türkiye’de Kürt sorununun kronik sembollerinden
biri haline gelmişti. Nevruzu kutlayanlar PKK’lı, Nevruza karşı çıkanlar Kürt
düşmanı olarak gösterildi yıllarca. Şimdi bunlar geride kaldı. Bugün bakanıyla,
askeriyle, bürokratıyla, gazetecisiyle, sade vatandaşıyla, Kürdü ve Türküyle
isteyen herkes Nevruzu gönlünce kutluyor. Kimse Nevruz kutlayana “niye
kutladın? Sen örgüt üyesi misin?” demiyor. Kutlamayana da kimse baskı yapmıyor.
İşte İslâm’ın salık verdiği “iktisat” yani orta yol bu. Bu olgunlaşmanın bedeli
hepimiz için ağır oldu. Ama nihayet ve çok şükür Nevruz bir fitne ve nifak
aracı olmaktan çıktı. Balkanlardan Anadolu’ya, İran’dan Orta Asya’ya uzanan
coğrafyayı birleştiren bir bayram haline geldi. Bu olgunlaşma süreci, pek çok
sorunumuzu çözüme kavuşturacaktır.
Şimdi Nevruz’dan sonra diğer kronikleşmiş, fitne ve fesat aracı haline
getirilmiş sorunların üzerine kararlılıkla gitmemiz gerekiyor. Türkiye Kürt
sorununu da, özgürlükler sorununu da bu olgunluk ve özgüvenle aşacak. “Özgürlük
devleti zayıflatır” diyenler ne kadar yanıldıklarını gördüler. Devleti korumak
adına başvurulan her zorba yöntem, toplumu biraz daha böldü ve parçaladı. Şimdi
yaraları sarma zamanı. İnşallah Nevruz hayırlı bir başlangıç olur.
Küresel Kriz ve Sıradan Vatandaş
Küresel ekonomik kriz giderek derinleşiyor. Ardı ardına gelen tedbir ve teşvik
paketleri kötü gidişatı tersine çevirmeye yetmiyor. Son olarak Dünya Bankası
Başkanı, 2009 yılının dünya ekonomisi açısından riskli ve kötü bir yıl
olacağını söyledi. Başkana göre 2009’da küresel büyüme %1-2 civarında olacak.
Yani dünya ekonomisi küçülecek.
Son altı aydır birbiri ardına iflasın eşiğine gelen finans şirketleri ve
bankalar, devletler tarafından kurtarılıyor. Krizin en fazla hissedildiği ülke,
aynı zamanda kapitalizmin en ileri aşamasına ulaştığı Amerika. Kapitalizm,
devletin serbest piyasa şartlarına müdahale etmemesi ilkesi üzerine kurulu. En
azından teoride bu böyle. Fakat gerçekte tek başına “serbest piyasa” diye bir
şeyin olmadığını biliyoruz. Devlet, büyük sermaye, uluslararası şirketler,
spekülatörler, “serbest piyasa” denen mekanizmaya her daim müdahale ederler.
Üstelik bu müdahaleyi, ekonomik kaynakların adil bir şekilde paylaşımı için değil,
tekel oluşturmak için yaparlar. Bu yüzden serbest piyasanın en büyük düşmanı,
yine kapitalizmdir.
Nitekim son ekonomik kriz, finans sektöründeki tekelcilik hırsının ve sorumsuz
yatırımların bir sonucu olarak ortaya çıktı. Dünya finans piyasasını kontrol
eden bir kaç düzine şirket, şimdi kurtuluşu sıradan vatandaşların vergisiyle
oluşan devlet bütçesinde arıyor. Yani bizim gibi sıradan vatandaşları sömürerek
büyüyen kapitalizm, şimdi kurtulmak için yine bizim kapımızı çalıyor.
Irak Türkiye’ye Ne Kadar Irak?
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 33 yıl aradan sonra Irak’ı resmen ziyaret eden ilk
Türkiye Cumhurbaşkanı oldu. Son iki yılda çok hızlı mesafe alan Türk-Irak
ilişkileri bu geziyle yeni bir boyut kazandı. PKK ve sınır sorunlarından
enerjiye, ticaretten eğitime kadar pek çok konu masaya yatırıldı. Gezinin en
anlamlı yanı Iraklılara “yanınızdayız” mesajını vermiş olması.
Bütün dünyanın gün be gün takip ettiği Irak’a Türkiye’nin yeteri kadar
ehemmiyet verdiği söylenemez. 2003’ten sonra bir müddet sürecin dışında kalan
Türkiye, şimdi tekrar Irak’a özel bir önem göstermeye başladı. Buna şiddetle
ihtiyaç var. Zira Kürt sorunundan Irak’ın iç istikrarına ve toprak bütünlüğüne
kadar pek çok ortak konumuz var. Amerikan askerlerinin çekilmesinin ardından
Irak’ta nasıl bir siyasi ve ekonomik tablonun ortaya çıkacağı bizi yakından
ilgilendiriyor. 2003 işgalinin yaralarını sarmak için de Türkiye’ye önemli
görevler düşüyor. Asıl önemlisi son yıllarda öne çıkan yeni coğrafî tasavvur,
Irak’ı Türkiye insanî coğrafyasının doğal bir parçası ve devamı olarak görüyor.
Türkiye’nin müslüman komşularıyla aralarında adeta sınır yokmuş gibi ilişkiye geçmesi,
hem tarihî hem de coğrafî derinliğimizin bir gereğidir.
Abdullah Gül’ün Irak gezisi, bu tasavvuru güçlendiriyor ve Türkiye ve Irak
toplumları arasındaki bağları kuvvetlendiriyor. Umarız Amerikan askerleri
çekildikten sonra da bu ilişkiler güç kazanmaya devam eder.
Kısa
Kısa
Almanya’daki son okul katliamı, Batı gençliğindeki cinnet eğilimini bir kez
daha ortaya koydu. Kendi okuluna girip dokuz öğretmen ve üç öğrenciyi öldüren,
kaçarken de üç kişiyi öldüren ve sonra kendisi de öldürülen 17 yaşındaki Alman
gencini nasıl izah etmeli? Daha doğrusu böyle bir hadisenin izahı olur mu?
Sözün tükendiği yer burası olsa gerek. Ne yazık ki Amerika ve Avrupa toplumları
bu tür katliamların önüne geçemiyor. Hayatı anlamsız bulan gençler, ölümün de
filmlerde izledikleri bir senaryo olduğunu zannediyorlar. Gerçek ile hayalin bu
kadar iç içe geçmesi endişe verici.
***
Evrim teorisi, Darwin’in doğumunun iki yüzüncü yılında tekrar büyük bir
tartışmaya sebep oldu. TÜBİTAK’ın popüler bilim dergisi Bilim ve Teknik’in
kapağının son anda değiştirildiği ve Darwin’in yerine çevre konusunun kapak
yapıldığı ileri sürüldü. Türkiye’deki Darwinci zevat ayağa kalktı. Yine dindar
kesimleri yobazlıkla, bilim düşmanlığı yapmakla suçladılar. Dergide yaşanan
hadisenin detaylarını bilmiyoruz. Kasıtlı bir sansür yapılmışsa bunun
incelenmesi gerekir. Ama Darwin’in evrim teorisini mutlak bir bilimsel
hakikatmiş gibi sunmak ve bunu din karşıtlığına dönüştürmek bağnazlığın en
büyük örneğidir. Darwin’in biyolojik evrim modeli, ortaya atıldığı günden beri
tartışılıyor. Adı üstünde evrim “teorisi”. Teoriler bir anda ispatlandı da
bizim mi haberimiz yok?
***
Bazıları “keşke bir yolunu bulsak da 24 Nisan’ı takvimlerden koparıp atabilsek”
diyor. Sebebi malum: Ermeni soykırım iddiaları. Ermeniler 24 Nisan’ı dünya
soykırım günü olarak ilan etmek istiyorlar. Onların iddiasına göre Türkler
1915-1916 yılları arasında iki milyona yakın Ermeni’yi katlettiler. Ermeniler
Amerika gibi güçlü ülkelerde lobi yaparak Türkiye’ye bedel ödetmek istiyorlar.
Bu yüzden Amerikan başkanının 24 Nisan’da yaptığı konuşmada “soykırım”
kelimesini kullanıp kullanmayacağı tartışması yapılıyor her yıl. Obama’nın şu
ana kadarki eğilimleri soykırımı kabul ettiğini, ama siyasi gerekçelerle bu
kelimeyi kullanmaktan kaçındığını gösteriyor. Bu seneki 24 Nisan’da ne
olacağını hep beraber göreceğiz.
***
İsrail, en katı ve fanatik hükümetlerinden birini kurmaya hazırlanıyor. Sertlik
yanlısı Benyamin Netenyahu’nun liderliğinde kurulan yeni koalisyon hükümeti, Lieberman
gibi fanatik İsraillileri de içeriyor. Aslında buna ne şaşırdık ne de üzüldük.
Zira İsrail’in barış istediği ama muhatap bulamadığı yalanı, Netenyahu hükümeti
ile bir kez daha gün yüzüne çıkacak. Bölge ülkeleri bunun farkında ama acaba
Obama yönetimi bu gerçeği görebilecek mi? Obama’nın gerçekten değişim yanlısı
olup olmadığını, Filistin ve İsrail siyaseti gösterecek.