Kelime olarak
dosdoğru olmak anlamına gelen istikamet, dilimize pelesenk ettiğimiz ama özünü
pek de iyi kavrayamadığımız kavramlardan. Oysa istikamet, aynı zamanda “ölçü”
demektir. Hayatımızı kendisiyle örmemiz gereken ilâhi bir ölçü...
Kitaplarımızda “dosdoğru yol üzere gitmek” olarak açıklanan istikamet, her müslümanın titizlikle üzerinde durması gereken önemli bir
meseledir. Mevcut dünya problemlerinin çözümü, ahiret
yurdunda huzur ve saadet adeta bu sihirli kelimenin hayata geçirilmesiyle
mümkündür. Ancak istikamet ilkesi hayata geçirildiği zaman topluma denge gelir,
huzursuzluk ve kargaşa yerini sükunet ve barışa
bırakır. Bu bakımdan, gemi için rota ne ise insan için de istikamet odur.
İstikamet üzere olan kişi, gerek dinî gerekse dünyevî sorumluluklarını ihmal ve
savsaklamaya gitmeden, ilâhi ölçüyü gözeterek yerine getirmeye çalışır. Çünkü
ilâhi ölçüye uymayan her işin aynı zamanda ilâhi rızanın da dışında olduğunu
bilir. Böyle biri imanında, ibadetinde, işinde, aile ve toplum hayatında her
zaman ölçülü ve tutarlıdır. Tüm işlerinde tercihini, iki zıt kutup olan ifrat
ve tefrit yerine, istikamet ve ölçünün adı olan itidalden yana kullanır. O
nedenle hayatı gelgitlere ve zikzaklara yabancıdır.
İstikamet, aslında her müminin hayatına uygulaması gerektiği ilâhi bir
düsturdur. Kur’an-ı Kerim’de, “O halde sen (ey Rasulüm) beraberindeki tevbe
edenlerle birlikte, emrolunduğun şekilde dosdoğru
hareket et.” (Hûd, 112) diye buyrulmaktadır.
İhtiyarlatan emir
Rivayete göre, bu ayetin geçtiği Hûd Suresi için
Efendimiz s.a.v. “Hûd suresi beni ihtiyarlattı.”
buyurmuştur. Hatta anlatıldığına göre salihlerden
birisi, rüyada gördüğü Peygamberimiz s.a.v.’e; “(Ey Allah’ın Rasûlü s.a.v. ) senin Hûd Suresi
beni yaşlandırdı.’ dediğin söyleniyor.” demiş. O da “Evet.” diye tasdik
etmiştir. O zat merakla, “O surede seni yaşlandıran nedir, Peygamber
kıssalarıyla kavimlerin helâki mi?” diye sorunca, Efendimiz s.a.v. yukarıda
geçen ayeti kastederek buyurmuştur ki; “Hayır. ‘Emrolunduğun
şekilde dosdoğru hareket et.’ sözüdür.” (Ruhu’l-Beyan)
Kimsenin Allah Rasulü s.a.v. kadar bu hususa duyarlı
olması beklenemez. Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de; “Allah
hiç kimseye gücünün yeteceğinden başka yük yüklemez” (Bakara, 286) diye
buyrulmakla herkesin kaldırabileceği belli bir ölçü olduğuna dikkat
çekilmiştir. Ancak yine de bu ilâhi emri gücümüz nispetinde gözetmek boynumuzun
borcu değil midir? Nitekim bir hadis-i şerifte; “Allah’ın yasaklarından
kaçının; emrettiklerini de gücünüz yettiğince yerine getiriniz.” (Buharî, Müslim) diye buyrulmaktadır.
Burada bir hususu hatırlatmakta fayda var. Dikkat edilirse, söz konusu hadis-i
şerifte yer alan “gücünüz yettiğince” kaydı, sadece müspet manadaki emirleri
içine almaktadır. Yani gıybet, zina, içki, kumar ve benzeri menfi yasaklamalar
bu hükmün dışında bırakılmıştır. Çünkü yasaklardan kaçınmak herkesin her
durumda uyması gereken bir sorumluluktur. Onda, gücün yettiği ölçüde kaçınmak
diye bir durum kesinlikle söz konusu değildir.
Toparlayacak olursak; her insan, Allah’ın yasakladıklarından tamamıyla
kaçınmak, emrettiklerini de gücü nispetinde yerine getirmek suretiyle istikamet
ve ölçüyü korumak zorundadır.
İstikameti gözetenlerin müjdesi
Kur’an-ı Kerim’de, “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra
istikamette bulunanlar üzerine; “korkmayın, üzülmeyin, vaad
olunduğunuz cennetle sevinin..” diye meleklerin
ineceği müjdelenmiştir. (Fussilet, 30)
Bu ayetteki “istikamet üzere oldular” manasına gelen “istekâmû”
kelimesi için sahabe ve tabiînden değişik tefsirler gelmiştir. Bunlardan bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:
Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadılar; Ondan başka ilâhlara
iltifat etmediler; Allah’a taat hususunda dosdoğru oldular, kendilerince kurnazlık yapıp yan
çizmediler; amellerini Allah için yaptılar; farzları tastamam eda ettiler;
Allah’ın emrine uymada sebat gösterdiler, Ona taatte bulunup günahlardan sakındılar; Allah’tan gayrısına yüz çevirdiler; geçici olandan
el çekip, ebedi olanı arzuladılar.
Dikkat edilecek olursa söz konusu ayet aslında İslâm’ın da özlü bir tanımını
kapsıyor. Hatırlanacağı üzere Peygamber s.a.v. Efendimiz kendisine yöneltilen
“Ya Rasulullah, bana İslâm hakkında öyle bir söz
söyle ki o hususta senden başka hiç kimseye soru sormayayım..”
sorusunu “Allah’a inandım de, sonra istikamet üzere ol.” diye
cevaplamıştı. (Müslim)
Hadisin şerhinde ise şöyle deniliyor: “Bu hadis kısa olmakla beraber, soran
kişi için İslâm’ın temel esaslarını iki kelimede toplamış olmaktadır; onlar da
iman ve istikamettir. Bilindiği üzere İslâm, tevhid
ve taatten ibarettir. Bunlardan tevhid,
Allah’a inandım demekle, taat ise istikametle meydana
gelir.” (el-Vâfi fi Şerhi’l-Erbaîn en-Nevevî)
Sülemî, tefsirinde; az önce zikredilen “Rabbimiz
Allah’tır deyip sonra dosdoğru olanlar” ayeti hakkında şunları yazmıştır;
“Denildi ki; sözde dosdoğru oldukları gibi işlerde de dosdoğru oldular; halk
arasında dosdoğru oldukları gibi, yalnız başlarına kaldıklarında da dosdoğru
oldular; dıştan dosdoğru oldukları gibi içten de dosdoğru oldular. Muhakkak ki
dosdoğru olmanın temel esprisi karardan sonra ikrar değil, ikrardan sonra
karardır. Yani İslâm’ın hükümlerini, devam ve sebattan sonra tasdik etmek
değil, tasdik ettikten sonra devam ve sebat göstermektir. (Sülemi,
Hakâiku’t-Tefsîr)
Kitaplarda, istikametin farklı şekillerine de dikkat çekilmiştir. Mesela abitlerin istikameti kendilerini ibadeten
alıkoymamaları, onu terk etmemeleri, kolayını da zorunu da yerine getirmeleri
şeklinde tarif edilir. Zahitlerin istikameti dünyanın azına da çoğuna da
meyletmemeleri; tövbekârların istikametiyse küçük-büyük hiçbir günaha yeniden
dönmemeleri olarak tanımlanır.
Üç önemli unsur
İnsan nefsi, fıtratı itibariyle istikamet çizgisinden her an sapabilecek
şekilde yaratılmıştır. Eğer vücutta bulunan üç önemli uzvu istikamet üzere
tutma hususunda sebat ve kararlılık gösterilebilirse, nefsin sapması da
engellenmiş olur.
Kalbin istikameti: İstikametin aslı, kalbi tevhid
akidesinde sabit tutmaktır. Tevhid kişiye, marifet,
haşyet, tevekkül, muhabbet gibi manevi kazanımlar sağlar. Kalp bu güzel
hasletler üzere müstakim olursa diğer uzuvlar da ona itaat hususunda müstakim
olurlar. Bir hadis-i şerifte bu duruma işaretle şöyle buyrulmuştur: “Dikkat
edin! Muhakkak ki vücutta bir et parçası vardır. O salah bulduğu vakit bütün
vücut salah bulur. O bozulduğu vakit bütün vücut bozulur. Dikkat edin o,
kalptir.” (Buharî)
Dilin istikameti: Dil, kalbi istikamette tutmaya yarayan en önemli uzuvdur.
Denilmiştir ki dil kalbin tercümanıdır, yani kalpteki duyguları ifadeye döker.
Peygamber s.a.v. Efendimiz’in şöyle buyurduğu rivayet
edilmiştir: “Kulun kalbi istikamet bulmadıkça imanı; dili istikamet bulmadıkça
da kalbi istikamet bulmaz.”
Görüldüğü üzere imanı istikamette tutmak kalbin, kalbi istikamette tutmaksa
dilin istikametine bağlıdır. Belki de o yüzden Süfyan
es-Sekafî r.a. Efendimiz s.a.v.’e “Benim hakkımda en
çok korktuğun şey nedir?” dediğinde, Efendimiz, kendi mübarek dilini tutarak
“İşte budur.” buyurmuştu. (Tirmizî)
Gözün istikameti: Kalbin istikamet veya sapmasına neden olan bir diğer uzuv da
gözdür. Göz, kalbe tesir etmesi bakımından önemli bir organ. Çünkü
göze çarpan her şey kalpte yankı bulur. Kalp gördüğü şeye karşı ya heveslenip
meyledecek veya tiksinip ikrah edecektir.
Gözün haramlardan sakındırılması bu manada çok önemlidir. Çünkü harama bakmak
kalbin günaha doğru meyletmesine sebebiyet verir. Bu da kalbin istikametini
zedeler. O yüzden kutsî bir hadiste şöyle buyrulur: “Nazar (bakış), şeytanın
zehirli oklarından bir oktur. Kim onu benim korkumdan dolayı terk ederse,
kalbine öyle bir iman neşvesi ve tatlılığı atarım ki,
onun zevkini gönlünün derinliklerinde duyar. (Taberânî)
Ekler:
Keramet
istikamette
İnsanoğlunun istikamet üzere olması demek, olağanüstü olaylar göstermesi demek
değildir. Kişinin imanında ve ibadetinde istikrar ve sebat göstermesi demektir.
Örneğin, ariflerden birine kerametin tarifi sorulduğunda “Doğru yolda yürümek
kerametin ta kendisidir.” diye cevap vermiştir.
Ayrıca kişi halk içinde Hak ile olabiliyorsa, bu onun istikamette olduğunu
gösterir. Kerametin uçup kaçmakta olduğunu zannedenlerden bazıları bir gün
büyüklerden birini ziyarete gelmişler.
Aralarında şöyle bir konuşma geçmiş:
– Efendim falan zat su üzerinde yürüyor.
– Balık ve kurbağa da aynısını yapıyor.
– Falan zat havada uçuyor.
– Kuşlar da böyle yapıyor.
– Falan kişi bir anda doğudan batıya, batıdan doğuya gidip geliyor.
– Bunu İblis de yapıyor.
– Efendim, o halde kemal ve olgunluğun sizce anlamı nedir?
– Dışta halkla, içte Hak’la olmaktır.