Küresel
Finans Krizini Nasıl Okumak Lazım?
Küresel finans krizi dünyanın en güçlü ekonomilerini sarsmaya devam ediyor.
Yeni Amerikan başkanı Barak Hüseyin Obama, krizi önlemek için 800 milyar
dolarlık yeni bir teşvik paketini onayladı. Fakat en iyi durumda bile Amerikan
ekonomisinin normale dönmesi en az iki yıl sürecek. Bu süre zarfında yeni bir
kriz dalgası gelmezse işler belki normale dönecek. Aksi halde
bütün dünyada krizin derinleşmesi mümkün.
Küresel kapitalizm bütün dünya ekonomilerini birbirine bağımlı hale getirdiği
için, hiç bir ekonominin bu sürecin dışında kalması mümkün değil. Avrupa
ekonomileri şimdiden çatırdamaya başladı. Amerika’daki kadar büyük ve derin
olmasa da İngiliz, Alman ve Fransız ekonomileri ciddi sarsıntı geçiriyor.
Avrupa’nın büyük ekonomik bir krize girmesi, bütün dünya ekonomisini ve tabii
bizi de etkileyecektir. Zira Türkiye’nin en büyük ticaret
ortağı Avrupa Birliği.
Krizin etkileri Uzak Doğu Asya’da da görüldü ve dünyanın en büyük otomotiv
üreticisi Toyota, tarihinde ilk defa zarar açıkladı. Bu, Japonya yanında Çin ve
Hindistan’ın da krizden ciddi bir şekilde etkileneceğini gösteriyor. Çünkü bu büyük ekonomilerin en büyük müşterileri Amerika ve Avrupa
pazarları. Buralardaki bir daralma talebi düşürecek, bu ise üretimi
azaltacaktır.
Türkiye krizden ne kadar ve nasıl etkilenecek? Öncelikle şunu ifade etmek
gerekir ki Türkiye gibi orta ölçekli bir ekonomik gücün küresel krizden
etkilenmemesi diye bir durum söz konusu değildir. Çünkü Türk ekonomisi kendi
içine kapalı küçük bir ekonomi değil. Dünyayla ithalat ve ihracat yapan her
ülke gibi Türk reel sektörü de bu krizden etkilendi, etkileniyor. Nitekim geçen
ay açıklanan işsizlik rakamları ve ithalat-ihracat dengesi, krizin etkilerini
gösterdiğini teyid ediyor.
Küresel finansal krizin uzun vadeli etkileri ekonominin ötesine geçecek gibi
görünüyor. Pek çok batılı gözlemci bir “jeo-politik
deprem” yaşadığımızı düşünüyor. Ekonomik rekabet gücündeki değişim, gelişmekte
olan orta ölçekli ekonomilerin önünü bir anda açabilir. Tüketim üzerine kurulu
bir ekonomiye sahip Amerika gibi toplumların tersine üretim-tüketim dengesini
kurabilmiş ülkeler uzun vadede muazzam avantajlar elde edebilir. Elinde sıcak
para olan Körfez ülkeleri, dünyanın önde gelen finans kurumlarını, borsalarını
adeta satın alabilir.
Fakat bunların hepsinden önemlisi, insanlık bir bütün olarak üretim ve tüketim
tarzını gözden geçirebilir. İnanılmaz bir hızla büyüyen dünya ekonomileri refah
getirmekten çok, oligarşik azınlıkları zengin ediyor.
Dünyadaki fakirlik, salgın hastalıklar, çevre sorunları, küresel ısınma, haksız
kazanç, insan ticareti gibi sorunlar her gün biraz daha büyüyor. İnsanın
fıtratına aykırı bu üretim-tüketim çılgınlığını artık ne insanlık ne de doğal
çevre taşıyabiliyor. Belki bu kriz biraz yavaşlamamıza ve bazı temel şeyleri
gözden geçirmemize vesile olur.
İsrail Seçimlerinin Mağlubu Yok
Geçtiğimiz ay İsrail’de yapılan seçimlerin mağlubu yok zira bütün şahinler
seçimden kazançlı çıktılar. Şu andaki dışişleri bakanı ve son Gazze katliamının mimarlarından Livni’nin
başında olduğu Kadima Partisi 29 sandalye ile birinci
oldu. Fakat şovenist politikalarıyla tanınan Benjamin
Netenyahu’nun Likud
Partisi, 28 sandalye ile ikinci oldu ve cumhurbaşkanı Peres,
hükümeti kurma görevini Netenyahu’ya verdi. Seçimden
kazançlı çıkan bir diğer parti, Gazze’ye atom bombası
atılmasını savunan faşist ve ırkçı “İsrail Evimiz” partisi oldu.
Bu tablo, İsrail siyasetinin tamamen aşırı sağa kaydığını gösteriyor. Gazze katliamına İsrail halkının % 80’inin destek vermesi
zaten bu eğilimin ne kadar güçlü olduğunu gösteriyordu. Bu şu anlama geliyor:
İsrail iç siyasetinde başarılı olmak, Filistin kanı dökmekten geçiyor. Ne kadar
Filistinli öldürürseniz o kadar yahudi oyu
alıyorsunuz.
Bundan sonra Filistinlilerin işi biraz daha zor olacak. Çünkü Netenyahu’nun liderliğindeki bir koalisyon hükümeti,
sertlik ve şiddet yanlısı politikaları biraz daha arttıracak ve Filistinlileri provoke
etmeye çalışacaktır. Gazze katliamından sonra ciddi
bir “halkla ilişkiler” sorunu yaşayan İsrail, kendini yeniden masum ve mağdur
göstermek için her tür operasyonu yapacaktır.
Bu oyunu bozacak tek aktör, yine müslümanların
kendileri. Arap ve İslâm ülkeleri bir araya gelip Washington’a birazcık baskı
yapsalar bütün dengeler değişir. Bu cesaret ve feraseti gösterecek yeni bir Selahaddin Eyyubî çıkar mı
dersiniz?
Şeytanla Pazarlık
Batılı haber ajansları, Pakistan hükümetinin geçtiğimiz ay Taliban güçleriyle
ile yaptığı barış anlaşmasını bu başlıkla verdi: Şeytanla pazarlık. Niye? Çünkü
anlaşmaya göre belli bölgelerde İslâm hukuku uygulanacak ve karşılığında uzun
süreli bir barış yapılacak.
Batı basını haberi bu bağlamda verdiği için, bizim yerli oryantalist medyamız
da aynı dili kullandı. Halbuki Taliban’ı dışarda bırakarak Afganistan’da istikrar sağlanamayacağını
sağır sultan bile duydu artık. Nasıl Filistin’de Hamas’ı
dışlayarak barış yapmanız mümkün değilse, aynı şekilde Afganistan’da da Taliban’ı
sürece katmadan iç huzuru sağlamanız mümkün değil. Amerikalılar bunun farkında
oldukları için Taliban ile bir müddettir gizli görüşmeler yapıyorlar.
Pakistan-Afganistan sınırını emniyet altına almak için de Taliban’la görüşmeler
devam ediyor.
NATO kuvvetleri çerçevesinde bine yakın Türk askeri de Afganistan’da bulunuyor.
Bizim askerimiz muharip görevlerde bulunmuyor. Daha ziyade lojistik, altyapı
hizmetleri gibi alanlarda katkı sunuyor. Fakat Türkiye’nin Filistin’de Hamas’a ilişkin izlediği politika Afganistan’da Taliban
için de geçerli olabilir mi diye tartışılıyor. Bu açılım önemli, çünkü
Afganistan’da siyasi istikrar ancak ulusal bir mutabakat ile sağlanacak. Bunu
gerçekleştirmek içinse Taliban dahil herkesin siyasi
sürece katılması gerekiyor.
Batı dünyası bizim insanımızın dinî ve ahlâkî referanslarını anlamayabilir. Bu
yüzden belki de bütün bölgeye huzur getirecek bir anlaşmaya “şeytanla pazarlık”
diyebilir. Ama en azından bizim kendimize ait bir bakış açımızın olması
gerekmiyor mu?
Medya Savaşları
Bir medya kuruluşuna yazılan büyük meblağdaki vergi cezası Türkiye’de bir iktidar-medya
savaşını tekrar alevlendirdi. Maliye bakanlığı “ödenmemiş vergileri tahsil
ediyoruz” diyor. Cezanın muhatabı medya grubu “cadı avı başlatıldı, siyasete
kurban ediliyoruz” diyor. Geçen Ramazan ayında da aynı grupla hükümet
arasındaki kavga günler sürmüş ve hepimizin gözü önünde yaşanmıştı. Demek ki
iki taraf da davasından vazgeçmemiş.
Türkiye’de medyanın “beşinci kuvvet” olarak orantısız güce sahip olduğu bir sır
değil. Kendi menfaatleri için siyaseti etkilemeye çalışan bir medya, eninde
sonunda siyasetle çatışmak zorunda kalır. “Türkiye’de medyanın gücü yok, gücün
medyası var” ifadesi bu gerçeği ifade ediyor. Medyanın birinci amacı
vatandaşları aydınlatmak ve bilgi ihtiyaçlarını karşılamaktır. Fakat bizde
medyanın birinci misyonu manipüle etmek, operasyon
yapmak, siyasi kampanya yürütmektir. Türkiye’de en son 28 Şubat süreci dahil olmak üzere yumuşak ve sert darbelerin medya
marifetiyle yapıldığını biliyoruz. Medyanın işine gelmeyen siyasetçiyi nasıl
bitirmeye çalıştığını, menfaatine olan kesimleri de nasıl koruyup kolladığını
biliyoruz.
Siyasete bu kadar angaje olmuş bir medyanın masum
olduğunu söylemek mümkün değil. Fakat hükümet devletin imkanlarını
kullanarak iddia edildiği gibi muhalifleri susturma cihetine gidiyorsa bu da
gücün kötüye kullanımı manasına gelir. Bizce buradaki en sağlam hakem milletin
kendisidir. Bir yanlış yapıyorsa hükümete de medyaya da gerekli cevabı verecek
olan millettir.
Davos Rüzgârı Devam Ediyor
Başbakan Erdoğan’ın Davos toplantısına damgasını
vuran tavrı konuşulmaya devam ediyor. “Arap sokağı”
Türkiye başbakanına tam destek veriyor. Bazı Suriyeliler “Türkiye bugün
hilafeti ilan etsin, hepimiz başbakana biat ederiz” diye açıklama yaptı. Yüz
yıldır ilk defa bir Türk lideri, Arap sokağının sevgisine mazhar oluyor.
Bir asırdır Araplarla bizi birbirimize düşürdüler. Biz “Araplar bizi arkadan
vurdu, bize ihanet etti” dedik. Onlar da “Türkler gavurlaştı
ve bizi terkettiler” dediler. Ve yüz yıllık bir
husumet girdi aramıza. Şimdi bu değişiyor. Türkler ve Araplar artık birbirlerine
farklı gözlerle bakmaya başlıyorlar. Bizim monşerlerimiz
bundan çok memnun olmayabilir ama gerçek şu ki Türkü, Kürdü, Arabı, İranlısı ile bölge halkları artık birbiriyle
kucaklaşmak, aradaki fesatçılardan kurtulmak istiyor. Davos
rüzgârı bu yüzden önemliydi ve yeni kapılar açmaya devam ediyor.
İsrail’e doğruları söylemenin dünyanın sonu olmadığını gösterdi Davos. Birbirine düşman gibi gösterilen toplumların aslında
kardeş olduklarını nasıl bir anda hatırlayabildiklerini gösterdi. Davos sadece Arap sokağını harekete geçirmedi. Aynı zamanda
Arap elitlerinin ve devletlerinin de bir sorgulama yapmasına vesile oldu. Bugün
en tutucu ve baskıcı Arap rejimleri dahi İsrail ve Amerika’nın politikaları
karşısında daha cesur ve asil bir tavır almaya çalışıyor.
Şimdi yapılması gereken, adalet ve hakkaniyet ilkelerine dayalı politikalar
geliştirmek ve Filistin sorununa kalıcı bir çözüm bulmak için cesur adımlar
atmaktır. Davos rüzgârı birilerini sarsmış olabilir
ama ümmetin üzerindeki ölü toprağını silkelediği de bir gerçek.
Kısa Kısa
Ergenekon çetesinin pis işleri ve kirli ilişkileri her gün biraz daha vuzuh
kazanıyor. PKK’dan Hizbullah’a, faili meçhul cinayetlerden Cumhuriyet Gazetesi
ve Danıştay saldırılarına kadar bir sürü karanlık olay aydınlanıyor. Türkiye’de
demokrasi güçlenecekse, gerçekten halkın iktidarı hakim
olacaksa bu tür çetelerden tamamen kurtulmamız gerekiyor. İnsanı
hayrete düşüren, belli çevrelerin hâlâ Ergenekoncuların savunuculuğunu yapması.
Şimdi herkes “bu iş nereye kadar gidecek?” diye soruyor. Bu sorunun
cevabını bize göre kimse bilmiyor. Ama daha işin başında olduğumuz kesin.
İtalya’daki Gladyo çetesi çökertilinceye kadar
yaklaşık altı bin kişi içeri alınmıştı. O yüzden şu ana kadarki tevkiflere
şaşırmamak gerekiyor.
***
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yaptırdığı bir ankete göre camiye giden gençler,
cami personelini yetersiz buluyormuş. Elhak, gençler
doğru söylemiş. Din hizmeti, memur kafasıyla verilecek bir hizmet değil. İnsan
davasına inanacak, gayret gösterecek, samimi olacak, mükafatını
Allah’tan bekleyecek, bir ok gibi doğru olacak ve cemaatine güzel örnek
olacak... Bu vasıfların hangisi memuriyet kanununda var? Dinî irşat gibi hassas
bir hizmeti ancak ehil olan insanlar verebilir. Yarım doktor candan, yarım hoca
dinden eder demişler. Bilginin doğruluğu kadar onun nasıl takdim edildiği de
önemlidir. Umarız bu araştırmadan sonra Diyanet, din hizmetlilerinin kalitesini
arttırmak için adımlar atar.
***
Şişli’de bir dürümcü, kocaman bir ilan asmış: Diyet, Türk milletini
zayıflatıyor. “Zayıflatıyor” derken ne kastettiği anlaşılıyor herhalde.
Dürümcüye göre diyet hastalığına yakalananlar, yeni Türk nesillerini güçten
düşürmeyi hedefliyor. Türk tarihinin en parlak sayfalarını yazanlar öyle diyetle
miyetle işi olan insanlar değildi. 200 kiloluk bir
topu sırtlanmak, her gün aldığı kaloriyi hesaplayan adamların yapabileceği bir
iş olabilir mi? Dürümcünün haklı olduğu taraflar yok değil. Kızıyla erkeğiyle
çıtkırıldım bir neslin yetiştiği yalan değil. Ama Türkiye’de insanların
sağlıksız beslendiği de ortada. Ölçü az ya da çok yemek değil, dengeli beslenme
olmalı. Buna dikkat edersek belki yeni nesilleri kurtarabiliriz!
***
Bir araştırmaya göre aile mutluluğunun temel kuralı karşılıklı sevgi ve saygıymış.
Günaydın! Bu fıtrî gerçeği görmek için illa araştırma mı yapmak gerekiyor?
Hayır. Ama öte yandan saygı ve sevgi kavramlarına o kadar uzak kaldık ki bazen
bunların hatırlatılmasında fayda var. Aile mutluluğu en temel
değerlerimizden biri. Bu yüzden üzerinde hassasiyetle durulmalı. Fakat
medya aracılığıyla öyle değerler aşılanıyor ki örneğin anne babaya saygı,
akrabaya yakınlık, büyüklere saygı adeta “çağdışı” alışkanlıklar olarak lanse
ediliyor. Aile mutluluğu için bugünlerde ekstra dikkatli olmamız gerekiyor.