Osmanlı’da
İlk Modern Darbe Girişimi: Kuleli Vakası
13 Eylül 1859 Çarşamba günü Serasker Rıza Paşa telaş içinde soluğu Sultan 1. Abdülmecid’in huzurunda alır. Sultan’ın öldürülmesiyle
sonuçlanabilecek bir örgütlenmeyi anlatır telaşla. İçerisinde askerlerden
devlet kâtiplerine, medrese hocalarından muhallebicilere kadar her kesimden
insanın bulunduğu bu örgütlenmeyi alelacele tasfiye etmek gerektiğini padişaha
bildirir. Ellerini çabuk tutmazlarsa, ertesi gün Kılıç Ali Paşa Camii’nde
toplanacak bu grubun, Cuma selamlığında halkla iç içe olan padişaha suikast
düzenleyerek hedeflerine ulaşacakları uyarısında bulunur.
Serasker Rıza Paşa’nın anlattıkları karşısında Sultan Abdülmecid
çok şaşırır. Tez harekete geçilmesini emreder. Operasyon sonucunda, aralarında
dönemin en üst düzey askerlerinden Hüseyin Daim Paşa ve Cafer Dem Paşa’nın,
Irak’ın Süleymaniye şehrinden gelmiş ve 3 bin askeri bulunan Şeyh Ahmed, Hezergradlı Şeyh Feyzullah’ın,
İmalat Meclisi üyelerinden Binbaşı Rasim Bey’in, Tophane-i Amire katiplerinden Arif Bey ve muhallebici Erzurumlu Mehmet’in de
bulunduğu yüzlerce planlarını uygulamaya koyacakları camide tutuklanırlar.
Tutuklanan askerler Seraskerât Dairesi’ne (bugünkü
İstanbul Üniversitesi merkez binası), diğer sanıklar ise Kuleli Askeri
Lisesi’ne götürülürler. Sonrasında hepsinin yargılaması bu lisede
gerçekleşeceği için olay “Kuleli Vakası” olarak isimlendirilir.
Yargılama, olayın detayını da ortaya çıkacaktır. Sultan Abdülmecid’in
yönetiminden memnun olmayan bu grup, padişahı tahttan indirerek, yerine
Abdülaziz’i tahta çıkarmayı hedeflemiştir. Amaçlarına ulaşmalarını sağlayacak
darbe planını ise şu şekilde tasarlamışlardır:
Sultan Abdülmecid Cuma selamlığında iken ulema camide
dinî kitapları yere atarak harekete geçecek, bu sırada kapılar tutularak
deneyimli askerler olan Çerkez fedailer yardımıyla suikast
gerçekleştirilecekti. Sonrasında denizden atılacak işaret fişekleriyle
İstanbul, Üsküdar ve Kuleli çevresinde bulunan minarelerdeki örgüt üyelerine
haberin ulaştırılıp telgraf telleri kesilecek, köprüler tutulacak ve amaca
ulaşmaya mani olacak her engel silah yoluyla ortadan kaldırılacaktı. Bu
yapılanmanın kılıfı ise hazırdı; 1839 yılında ilan edilen Tanzimat Fermanı ve
1856’da ilan edilen Islahat Fermanıyla Osmanlı sınırları içinde yaşayan
azınlıklara geniş haklar verilmesi sonucu ‘din elden gitmişti’ ve ‘şer’î hükümler ancak bu grup tarafından uygulanabilirdi’.
Kısaca, darbeciler dini kendi emellerine meşruiyet kazandırmak için
kullanıyorlardı.
5 idam cezası, birçok müebbet hapis, sürgün ve tahliyelerle son bulan bu olay
sonrası, idam cezaları Sultan Abdülmecid tarafından
ömür boyu kale hapsine çevrildi. Şeyh Ahmed ve Arif
Bey Magosa’ya, Hüseyin Daim Paşa ile Rasim Bey Akka’ya, diğerleri de bazı adalara ve memleketlerine
sürgüne gönderildi. Fakat idam cezalarından biri gıyaben verilmişti. Çünkü
isyana Arnavut askeri tedarik etme sözü veren Cafer Dem Paşa, yargılanmak için
kayıkla Kuleli Kışlası’na gönderilirken kendini denize atarak intihar etmişti.
Ortaya çıkartılan bu darbe yapılanması o günlerde halk arasında büyük bir
hayrete ve şaşkınlığa sebep olmuş, uzun süre konuşulmuştu. Dönemin
gazetelerinden “Takvim-i Vekayi” ile “Ceride-i
Havadis” de bu olayı sütunlarına taşıyıp, günümüz Türkçesi’yle şu satırları
okuyucularına duyurmuşlardı:
“Halk arasında kargaşalık çıkarıp kanun ve düzeni bozmak ve kan dökmek gibi
türlü alçaklıklara girişmeye kararlı bir ittifak karşısındayız. Bunlar fesat
tuzaklarına düşürmek istedikleri hafif beyinlileri aldatmak için ‘Bizimle
beraber şu kadar bin adam ile devletin tepesindeki yöneticiler ve medrese
hocalarından çok sayıda kişi var’ diyerek türlü yalan ve iftiraları atmaktan
çekinmemektedirler. İşte tasarladıkları darbenin zamanında haber alınmasıyla
devlet ve milleti bu büyük fitneden korumak mümkün olmuştur...”
Dönemin gazetecilerinden ve aydınlarından Namık Kemal ise, yayın yönetmenliğini
üstlendiği “Hürriyet” gazetesi vasıtasıyla darbecilerin hukuka
aykırı olarak yargılandıklarını iddia ederek, hükümeti zalimlikle suçlamıştır.
Bu davada yargılanmamasına rağmen soruşturma tutanaklarında adı geçen bir diğer
gazeteci olan Şinasi de, darbe girişiminde parmağı olan dönemin aydınlarından
biri olmuştur.
Görülen bu davada en üst rütbeli darbeci olarak yargılanan Askeri Şûra üyesi
Hüseyin Daim Paşa, kendisini savunmamak için elinden geleni yapmış, büyük kan
çıbanları çıkartmakta olduğunu, günlerinin hastalıkla geçip hekimlerle
uğraştığını, hastalık haliyle kimin ne söylediğinin farkında olmadığını ileri
sürerek yakayı kurtarmaya çalışmıştır. Sorgu zabıtlarında 13 defa “hastayım”,
20 defa “hatırlamıyorum” diyen bu paşa, Abdülaziz devrinde affedildikten 8 yıl
sonra, “İttifak-ı Hamiyet” örgütünün darbe girişiminde yeniden sahneye
çıkacaktır.
150 yıl önce gerçekleşen bu olay, bugün için de oldukça manidar değil mi?
(Ayrıntılı bilgi için bkz: Burak Onaran, Tarih ve Toplum dergisi, 2007, sayı
5, s. 9-35.)
Adalet Terazisinin Şaşmaması İçin
İbrahim, Aydın ve Muzaffer çok yakın üç arkadaştır. İbrahim, resmi üniforma
görmekten çok rahatsız olan biridir. Bir gün resmi üniformalı bir polisle
karşılaşınca hemen oradan kaçmak isteyen İbrahim’in durumundan şüphelenen
polis, İbrahim’i ve arkadaşları Aydın ve Muzaffer’i sorguya alır. Sorgulama
sonucu birkaç yasadışı olayın faili olmaktan mahkemeye sevk
edilen üç arkadaş, mahkum edilerek
cezaevinin yolunu tutarlar. Fakat gerçek faillerin ortaya çıkması sonucu suçlu
olmadıkları anlaşılır ve dışarı çıkarlar. Yalnız bu sürede olan olmuş, bu üç
arkadaş suçsuz yere 6,5 yıl hapis yatmışlardır.
Başrollerini Ferhan Şensoy, Rasim Öztekin ve Ali Çatalbaş’ın oynadığı 2004 yapımı “Pardon” isimli filmi
izleyenler hatırlayacaktır. Konusunu gerçek hayattan alan bu filmin sonunda,
hukuk kurbanı bu üç arkadaşın suçsuz olduklarının anlaşılması üzerine, devlet
kendilerine “Pardon” diyerek hatasını telafi etmeye çalışmıştır.
Buna benzer olaylar ülkemizde olduğu gibi dünyanın birçok ülkesinde de zaman zaman görülür. Adaletin tecellisi için var olan mahkemeler
bu görevlerini çoğunlukla yerine getirdikleri gibi, yer yer
adil olmayan bir yargılama ya da yanlış verilen bir karar sonucu suçsuz bir
insanı parmaklıklar ardında bırakarak hürriyetini karartabilirler. Bu gibi
durumlarda gerçek suçluların kısa zamanda ortaya çıkarılması ve suçsuz
insanlara haklarının iade edilmesi kadar, adalet mekanizmasının da hatalarından
dersler çıkartabilmesi önemlidir. İşte bu türden iki olay, Fransa ve Venedik’te
yaşanmış ve bakınız bu olaylardan nasıl dersler çıkartılmıştır:
“Fransa’da 156 sene evvel Demirci Emil adında biri asılmıştı. Sonradan adamın
masum olduğu anlaşıldı. İşte o zamandan beri bir Fransız hâkimi karar verirken,
siyah elbise giymiş bir mübaşir; “Demirci Emil’i
unutmayın!” diye uyarır.
800 sene evvel de Venedik’te bir değirmenci haksız olarak asılmıştı. Bugün o
zamanki idam kararını veren adliyenin kapısında değirmencinin masumiyetini
yazan bir taş vardır ve her hâkim adliyeye girerken buna şapkasını çıkarır ve
öyle girer.”
Adem Solak, Küresel Süreçte Medya ve Şiddet,
Hegem Yayınları, İstanbul, 2008, s. 124.